Son üç yıldır Aralık ayı sonu ve Ocak ayı başlarında Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan doğalgaz krizi Avrupa ile beraber Türkiye’yi de esir almıştır. İki ülke arasındaki sorun kısa bir süre içerisinde ikili sorun olmaktan çıkarak bölgesel bir sorun haline dönüşmüştür. Yine son üç yıldır bu sorun Avrupa ülkelerinin olaya müdahale olmasından sonra bir dahaki sonbahara kadar çözülmektedir.

 

Bu yıl yaşanan sorunlar da öncekilerden pek farklı olmadı. Ancak bu yıl yaşanan sorun daha derin ve korkutucuydu. Her iki ülke de elindeki bütün silahları kullandı. Bütün tehditler yapıldı, ancak sonunda doğalgaz çekişmesinden her iki ülke de kaybetti. Her şeyden önce inanılırlıkları ve güvenilirlikleri konusunda ciddi bir sıkıntıya girdiler. Ukrayna’nın güvenilir geçiş ülkesi imajı zarar görürken, Rusya’nın önem verdiği güvenilir doğalgaz teminatçısı ülke görüntüsü zarar görmüştür. Bütün bu çekişme ve aslında doğalgaz üzerinden yaşanan siyasi hesaplaşma sonucunda Avrupa ülkeleri güvenilir alternatif enerji kaynakları konusunda arayışlarına hız vermiştir. Bu arayışlar içerisinde ilk akla gelen hatlardan birisi de Türkiye’nin söz sahibi olduğu hatlardan birisi olan Nabucco Doğalgaz Hattı yeniden dikkat merkezine alınmıştır.

 

Rusya ile Ukrayna arasından yaşanan krizin ayak sesleri bu defa epey erken gelmişti. Sonbahar mevsimi geldiğinde Vladimir Putin Avrupa ülkelerini uyararak, Ukrayna’nın taleplerine karşılık vermediğini, süresi yakında bitecek olan anlaşma konusunda hiçbir adım atmadığını ve kış ayında bu sebeple Avrupa ülkelerinin doğalgazdan mahrum kalabileceklerini ifade ederek Avrupa ülkelerini uyarmıştı. Hatta Batılı ülkelere biraz da “dokundurarak” “sizin müttefikiniz olan Ukrayna’yı anlaşma masasına oturması için ikna edin” tarzında bir serzenişte de bulunmuştu. Aslında Ağustos ayında Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırması ve ardından Rusya’nın bu savaşa dahil olması ve Ukrayna’nın da açık bir şekilde Gürcistan yanlısı tutum sergilemesi sebebiyle Rusya ve Ukrayna arasında krizin kaçınılmaz olduğu belliydi. Nitekim beklenildiği gibi Aralık ayı geldiğinde kriz de beraberinde geldi.

 

Krizin ilk ciddi belirtisi Gazprom’un CEO’su Aleksandr Miller’ın Naftogaz Ukrayna Şirket başkanı Oleg Dubina ile 24 Aralık günü yaptığı görüşme sonrası Ukrayna’nın Rusya’ya olan gaz borcunu 2008 yılı sonuna kadar ödeyemeyeceğini açıklaması ile ortaya çıktı. Ardından her iki ülke tarafından karşılıklı suçlamalar geldi. Rusya Ukrayna’yı yaklaşık 2 milyar dolar tutarında olan doğalgaz borcunu ödememekle ve Avrupa’ya giden Rus gazını çalmakla suçladı. Ukrayna ise farklı bir fatura çıkardı ve Rusya’yı doğalgazı kendisine karşı baskı unsuru olarak kullanmakla suçladı.

 

2008 yılı biterken 31 Aralık 2008 günü Naftogaz Başkanı Oleg Dubina Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşenko tarafından Gazprom ile yürütülen görüşmelerden geri çağrıldı. Görüşmeler kesilirken Gazprom Ukrayna’ya gaz verilmesi için hiçbir yasal gerekçe kalmadığını açıkladı. Rusya ayrıca Ukrayna’ya uyguladığı indirimli tarifenin de geçerliliğini yitirdiğini açıkladı ve yeni fiyat olarak 418 dolar istedi. Rusya Ukrayna’ya verdiği gazı azaltırken aynı zamanda Gazprom Naftogaz’ı Stockholm’daki Uluslararası Tahkim Mahkemesine verdi. Kiev Yüksek Mahkemesi ise (resmi tatil olmasına rağmen) Rusya ile 2010 yılına kadar geçerliliği olan Ukrayna üzerinden Avrupa’ya gaz sevkiyatı ile ilgili antlaşmayı fes ettiğini açıkladı. Kriz Avrupa’da büyük yankı uyandırırken Rusya Beyaz Rusya ve Mavi Akım gibi alternatif hatlardan gaz sevkiyatını artırdı. Bu gelişmeler üzerine Ukrayna kendi topraklarından Avrupa ülkelerine gaz taşıyan dört boru hattını tamamıyla kapattı. Rusya’da Ukrayna’nın Rus gazını çaldığı iddiasını yenileyerek bu ülkeye giden bütün vanaları kapattığını açıkladı. Karşılıklı olarak her iki tarafın birbirini suçlaması krizi daha da derinleştirirken Avrupa ülkelerinin araya girmesiyle sorunun çözüleceğine yönelik umutlar artmaya başladı.

 

10 Ocak 2009’da Rusya ve Avrupa Birliği arasında Ukrayna üzerinden gerçekleştirilen doğalgaz sevkiyatını denetleyecek uluslararası bir kontrol mekanizmasının kurulması için olan protokol antlaşması imzalandı. Ukrayna bu anlaşmayı gecikmeli de olsa imzaladı. Ancak iki ülke arasındaki sorunlar çözülmedi. Eski faturalar yeniden gündeme alındı. Ukrayna bütün borçlarını ödediğini açıklarken Rusya Ukrayna’nın 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren çaldığı gaz karşılığı 614 milyon dolarlık borcu hala ödemediğini açıkladı. Ayrıca Rusya, Ukrayna sınırından doğalgazın verilmeye başlamasına rağmen Ukrayna’nın bunu Avrupa’ya göndermediğini söyledi. Bu konuda detaylara inildikçe sorun daha da içinden çıkılamaz hal almaya başladı. Ukrayna bu defa yeni bir protokol ve AB’nin de bu protokole dahil olmasını istedi.

 

Yukarıda da görüldüğü gibi sorun uzadıkça çetrefilleşti. Ancak Türkiye’den farklı olarak bazı Doğu Avrupa ülkeleri ve Batı Avrupa ülkeleri doğalgaz krizinin uzamasından ciddi bir şekilde etkilendi. Krizin uzaması bu ülkeler için adeta bir kabus halini aldı. Rusya ve Ukrayna bu konuda birbirini suçlamakta ve kendilerini haklı göstermeye çalışmaktadır. Ancak Avrupa ülkeleri için kimin haklı olmasından ziyade sorunun ne zaman çözüleceği daha öncelikli bir konu haline geldi. Rusya’nın Batıya giden gazı tamamıyla kesmesi özellikle Yunanistan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti gibi Doğu Avrupa ülkelerini oldukça zor durumda bırakmıştır. Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacının ¼’ünü Rusya’dan karşıladığını dikkate aldığımızda sorunun ciddiyeti daha da çıplak bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

 

Gazprom günlük gelirinin 200 milyon dolar olduğunu ve bu kriz sebebiyle günlük yaklaşık 120 milyon dolar zarara uğradığını açıklamıştır. Ukrayna ise transit gelirlerinden önemli kayıpları olduğunu ve transit ücretlerinin de artması gerektiğini açıklamıştır. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ise, “Ukrayna’nın adımları Washington tarafından yönlendiriliyor.” iddiasını gündeme getirdi. Sorunun sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir içerik taşıdığı en üst seviyede dile getirilmiş oldu. Yine Rusya tarafından Amerika Ukrayna’nın doğalgaz dağıtım sistemini ele geçirmekle de suçlamıştır. Aynı suçlamanın Ukrayna tarafından Rusya’ya da yapıldığını hatırlatmak gerekir. Zira bundan birkaç yıl önce Anatoli Çubays’ın gündeme getirdiği “Liberal İmparatorluk” teziyle Rusya’nın yakın çevresindeki ülkelerde ekonomik etkinliğinin artırılması tezi ortaya konmuş ve Rusya başta Ermenistan ve Beyaz Rusya olmak üzere bir çok komşu ülkenin ve hatta bazı eski Doğu Avrupa ülkesinin enerji altyapısının kullanım hakkını elde etmiş ve bazı enerji şirketlerinin özelleştirmişti.

 

Tüm bu krizler yaşanırken Avrupa ülkelerinde Rus gazına olan bağımlılığın azalmasına yönelik bazı çalışmaların da gündeme geldiğini görmekteyiz. Polonya, petrol ve doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığın en aza indirilmesi için bir eylem planı üzerinde çalıştığını açıkladı. Uzun süreden beri ortak bir enerji politikası olmayan ve bu sebeple de Nabucco hattı için Türkiye’ye yeterli desteği veremeyen Avrupa ülkeleri bu hattın önemini kavramaya başladılar. 2006 yılında yaşanan krizde bu hattın önemini vurgulamıştık. Hatta bu hattı Rusya ile rekabet ederek değil işbirliği yaparak gerçekleştirmek gerektiğini, bu sebeple de Rusya’nın da bu hatta davet edilmesi gereğinin altını çizmiştik. Yine en son Ağustos 2008’de Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaş sonrasında biz bu alanda çalışan uzmanların genel kanaatinin aksine bu savaşın Nabucco’nun şansını artırdığını belirtmiştik. Şimdi de bu krizin Nabucco’nun şansını artırdığını ifade ediyoruz.

 

Bu krizde her ülkenin farklı hesapları vardır. Ukrayna bu krizde Avrupa ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. Ukrayna ayrıca Avrupa’ya Rusya’nın güvenilir kaynak olmadığını da göstermek istemektedir. Ancak kendisinin de bu arada güvensiz bir geçiş ülkesi olduğunu teşhir etmektedir. Rusya ise doğalgaz kriziyle Ukrayna liderlerini halkını soğukta bırakan lider pozisyonuna düşürerek aslında bir yerde iç politikaya oynamaktadır. Rusya şunun açık ve net bir şekilde farkındadır ki, Ukrayna’daki Turuncu Devrim kadrosu iktidardan uzaklaşmadığı sürece iki ülke arasında sadece doğalgaz alanında değil her alanda sonunlar çıkmaya devam edecektir. Bu sebeple sorun kökünden çözülmek istenmektedir. Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in doğalgaz krizi ile ilgili açıklamalarında sık sık Turuncu Devrim’e ve onun kadrolarına göndermelerde bulunması buna kanıttır.

 

Rusya krizden uzun vadeli çıkış için Avrupa ülkelerine yer altı doğalgaz depolama tesisleri inşa edilmesini önermektedir. Gazprom CEO’su Aleksey Miller enerji güvenliği bakımından yer altı doğalgaz depolarının büyük önem taşıdığına işaret ederek, Avusturya, Fransa, Almanya, İngiltere'de ve Belçika'da yer altı depolarının kurulması için çalışıldığını açıkladı. Aslında bu krizde Ukrayna’nın rahat davranmasının altında yatan asıl sebep de budur. Ukrayna Avrupa’nın en büyük yer altı depolarına sahiptir ve kriz öncesinde bu depolar ağzına kadar doldurulmuştur. Bu hususu bizzat Başbakan Yuliya Timoşenko’nun “bir yıllık gaz ihtiyacımızı depoladık” açıklamasında net bir şekilde görmekteyiz.

 

Yeraltı depoları aslında bu tür krizlerin can simididir. Bunan yaklaşık üç yıl önce 5 Ocak 2006 tarihinde Rusya “Rusya ile Ukrayna Anlaştı: Çıkarmamız Gereken Dersler…” başlığı ile kaleme aldığımız yazıda öneri olarak şunları söylemiştik:

 

Yer altı depolama tesisleri bir an önce faaliyete geçirilmelidir. Zira, Rusya ile Ukrayna’nın yaşadığı türden bir kriz yeniden yaşanabilir ve beklide Türkiye ile yaşanabileceği gibi herhangi bir doğal afet dahi Türkiye’yi bir enerji krizine sokabilir.

 

Bir ülkeye bağımlılık oranı NATO ve AB standartları olan yüzde 35-40 seviyelerine çekilmelidir.

 

Bu çerçevede Türkmenistan’dan gelecek doğalgazı almak için Trans-Hazar (Nabucco) hattının yapımı gerçekleştirilmelidir.

 

Azerbaycan ve İran seçenekleri daha verimli kullanılmalıdır.

 

Türkiye kaynak çeşitliliğini mutlaka sağlamalıdır. Bu çerçevede güneş enerjisi, rüzgar enerjisi ve nükleer enerji seçenekleri değerlendirilmelidir. Aynı şekilde ülkemizin sahip olduğu su kaynakları ve kömür kaynakları da verimli kullanılmalıdır. Doğalgazdan elektrik üretimi asgari seviyelere indirilmelidir.

 

Türkiye doğalgaz boru hatlarını Ceyhan limanına kadar indirmeli ve burada ihraca yönelik bir doğalgaz sıvılaştırma tesisi (LNG) kurmalıdır.

 

Görüldüğü gibi yukarıda sıraladığımız öneriler bugün de hala geçerliliğini sürdürmektedir. Bugün de aynı önerilerin önemini bir kez daha vurguluyoruz. Ayrıca şunu da ilave etmek istiyoruz ki, bu tür sorunların çözüm yeri uluslararası ticari mahkemeler ve bu ülkelerin küresel ekonomik sisteme entegrasyonundan geçmektedir. Bu anlamda Rusya’nın yıllardır Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği hususunun sürekli veto edilerek Rusya’yı sistemin dışına itenler bu durumu yeniden düşünmelidirler. Bu tür ülkeler dünyaya entegre oldukça dünya daha az sorun yaşayacaktır. Bu tür ülkeler sistem dışına itildikçe sorunların çözümü artacak ve içeriği karmaşıklaşacaktır.

 

Bu kriz vesilesiyle Enerji Bakanımızın Rusya ziyareti esnasında Rusya ile yeni bakış açısıyla enerji alanındaki işbirliği yeniden ele alınmalıdır. Rusya’nın Nabucco’ya alternatif geliştirdiği Güney Akım Projesi’nin şansının azalacağını daha önce de açıklamıştık. Daha öncede açıkladığımız hususu bir kez daha tekrar etmekte fayda vardır. Nabucco hattının şansı Kafkasya Savaşı sonrası artmıştı. Bugün de doğalgaz krizi sonrası da artmıştır. Rusya bir an önce Nabucco’ya ortak edilerek alternatif hatların önü kesilmeli ve bu alanda rekabet yerine işbirliği ön plana çıkarılmalıdır. Bu girişimin bölgede artan tansiyonu düşüreceği ve bölge barışına sayılamayacak ölçüde katkı yapacağı açıktır.

 

Rusya-Ukrayna doğalgaz krizi sonrasına gelen Avrupa ülkelerinin Fransa cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin önerisiyle Rusya ve Ukrayna’ya yönelik tazminat davası açabileceklerini açıklamaları Rusya ve Ukrayna’nın masaya oturmalarına sebep oldu. Ardından Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev konuya taraf ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarını Moskova’da 17 Ocak 2009 tarihinde doğalgaz zirvesine davet etti. Davete bir çok ülkenin devlet Başkanı, Başbakanı veya Türkiye’den olduğu gibi Enerji Bakanı bu toplantıya katıldı. Bu toplantı öncesinde ve hemen ertesinde Ukrayna Başbakanı Yuliya Timoşenko’da Moskova’ya geldi ve meslektaşı Vladimir Putin ile görüşerek sorunu şimdilik çözen imzayı attı.

 

Ancak 17 Ocak zirvesi öncesinde Ukrayna'dan gelen gaz akışını kontrol için oluşturulan izleme komisyonunda Türkiye'nin yer almaması tartışmaya sebep oldu. Avrupa Komisyonu, Rusya ve Ukrayna hükümetleri Ukrayna'dan doğalgaz transit geçişini gözlemlemek üzere bir izleme mekanizmasının kurulması konusunda anlaşmaya varması üzerine bu komisyonda krizden etkilenen ülkelerin birçoğunun temsilcileri yer aldı. Ancak Türkiye’den herhangi bir temsilcinin bu komisyonda yer almaması eleştirilere sebep olmuştur. Avrupa'da Rusya'nın ikinci büyük müşterisi olan Türkiye’nin yer almadığı komisyonda Almanya ve Fransa gibi ülkelerin temsilcilerinin yanı sıra Çek Cumhuriyeti, Moldova, Bulgaristan gibi ülkelerin temsilcileri yer almıştır.

 

17 Ocak Moskova zirvesinde imzalanan anlaşmanın yürütülmesi ve istikrarı konusunda endişelerin olması bu şimdilik çözülmüş görünen krizin yeniden ortaya çıkabileceği yönünde endişeler tam olarak giderilememiştir. Zaten anlaşmadan birkaç gün sonra anlaşma maddelerinden birisinin bu anlaşmanın gizli kalması şeklinde olmasına rağmen anlaşmanın tam metninin 22 Ocak 2009 tarihinde Ukraynskaya Pravda isimli bir Ukrayna gazetesinde yayınlanması bu şüpheleri haklı çıkaracak niteliktedir.

 

Kriz taraf ülkeleri sadece siyasi olarak değil aynı zamanda ekonomik olarak da zarara uğratmıştır. Gazprom bu krizde günlük kaybının 120 milyon dolar olduğunu açıklamıştır. Rusya ayrıca Ukrayna’nın gaz çalması sebebiyle de zarara uğradığını açıklamıştır. Aynı şekilde Ukrayna da hem geçiş ücretlerini alamadığı sebebiyle zarar ettiğini açıklamıştır. Ancak asıl zararı doğalgaz alamayan ülkeler görmüştür. Bu ülkelerden Bulgaristan kriz sebebiyle yaklaşık 320 milyar dolar zarar ettiğini açıklamış ve bu zararı karşılamak için Gazprom’u dava etmiştir. Ayrıca Slovakya gibi bazı Avrupa ülkelerinin de benzer şekilde tazminat talepleri bulunmaktadır. Bu krizde Türkiye de zarara uğramıştır. Türkiye Batı hattından alamadığı gaz yerine daha pahalı olan LNG’ye yönelmiştir. Ayrıca bir takım kesintilere de gitmiştir. Ancak enerji politikamızı yürütenlerden uğranılan zararın tazminine yönelik herhangi bir açıklama gelmemiştir. Tüm bu tazminat taleplerine rağmen Avrupa ülkelerine doğal gaz sevkiyatının durdurulmasının Gazprom’un elinde olmayan sebeplerden dolayı gerçekleştiğini ifade eden Gazprom, bu yüzden Gazprom’un tazminat ödemeyeceğini açıklamıştır. Gazprom Başkan Yardımcısı Aleksandr Medvedev, Slovakya’da yaptığı açıklamada, Gazprom’un doğal gaz sevkiyatının durabileceği konusunda Avrupalı partnerlerini uyardığını ifade etmiştir.

 

Doğalgaz krizinin bizzat Başbakan Vladimir Putin tarafından yönetilmesi ve hatta karargahını zaman zaman Gazprom’um merkez ofisine taşıması Rusya’nın bu konuya verdiği önemi göstermesi açısından önemlidir. Bu sorunu bir taraftan da son yıullarda gündeme gelen Gaz OPEC’i (GECF) olarak da adlandırılan çalışmalar ile beraber değerlendirmek gerekir. 24 Aralık 2008 tarihinde Moskova’da toplanan Doğalgaz İhraç Eden Ülkelerin 7. Toplantısında bu toplantıların kurumsallaşmaya gitmesi ve resmi bir kurum oluşturulması yönünde karar alması önemlidir. Başbakan Putin de bu toplantıda düşen petrol fiyatlarına rağmen “artık ucuz doğalgaz devri bitti” şeklinde bir açıklama yaparak doğalgazın düşen fiyatlara rağmen Rus dış politikasında önemli bir dış politika aracı olarak kalmaya devam edeceğinin işaretlerini vermiştir. Önümüzdeki dönemde Gaz OPEC’inin kurumsallaşma çalışmalarına hız vereceğini ve önümüzdeki kış ayında bu kurumun artık küresel bir aktör haline gelme çalışmalarını hızlandıracağını öngörebiliriz.

 

Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan ve Türkiye dahil bir çok Avrupa ülkesini tehdit eden doğalgaz anlaşmazlığının çözüme kavuşmasının üzerinden sadece birkaç gün geçmesinden sonra 26-27 Ocak 2009 tarihlerinde Macaristan’da (Budapeşte) “Nabucco Zirvesi” hayata geçirilmektedir. Birçok ülkenin devlet ve/veya hükümet başkanının katılacağı toplantıya Türkiye’den Enerji Bakanı Hilmi Güler katılmaktadır. Nabucco Zirvesi’nde genel esaslar ve bir yol haritasının görüşülmesi beklenmektedir.

 

Toplantının en ilginç yanlarından birisi Nabucco için aslında “kurtuluş” olabilecek ülkelerden birisi olmaya aday İran’ın davet edilmeyişi olmuştur. İran Ulusal Gaz İhracat Şirketi Genel Müdürü Rıza Kasaizade, ülkesinin Macaristan'daki toplantıya davet edilmediğini açıkladı. Bu zirveye sadece tüketiciler ve güzergah ülkeleri değil, aynı zamanda doğalgaz vermesi planlanan üretici ülkeler de davet edilmiştir. Bu çerçevede Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan'ın yanısıra, Irak ve Mısır da davet edilmiştir. Zirveye sadece İran’ın değil, zengin doğalgaz rezervlerine sahip Özbekistan’ın da davet edilmemesi bir eksiklik olarak değerlendirilmektedir.

 

Bu zirvenin en renkli ve en çok konuşulan ülkesinin Türkiye olması beklenmektedir. Zira Türkiye’nin şimdiye kadarki tüm desteğine rağmen Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye bu projede sadece geçiş ülkesi olarak yer vermek istemeleri ve Türkiye’nin bu projede söz sahibi olmasının engellenmesine çalışılmaktadır. Diğer taraftan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, geçtiğimiz günlerde Brüksel'e yaptığı ziyaret sırasında AB müzakerelerinde Rum Kesimince bloke edilen "Enerji" başlığı ile Nabucco projesi arasında bir "bağlantı" kurmasını bazı Avrupa ülkeleri Türkiye’nin proje üzerinden "şantaj" yaptığı da öne sürülmektedir. Bu zirvenin Türkiye’nin rolü etrafında şekillenmesi beklenebilir. Bu zirvenin en çok merak edilen konularından birisinin ise Ermenistan’ın geçiş güzergahı olarak dikkate alınıp alınmaması olacaktır.

 

Bu makale Ekoenerji Dergisi’nin 29 Ocak 2009 tarihli 25. sayısında yayınlanmıştır.