8 Ağustos'ta, Gürcistan'ın kendisinden ayrılan Güney Osetya'ya girmesinin ardından başlayan Rus-Gürcü çatışması, Moskova'nın Güney Osetya ve Abhazya'yı tanımasıyla yeni bir safhaya girmiştir.

 

Kosova'nın Batılı birçok ülke tarafından tanınmasıyla Rusya Federasyonu'nun o zamanki devlet başkanı (şimdi başbakan) Vladimir Putin, aslında bugünkü olacakları bir şekilde ifade etmişti. Putin bu sürecin G.Osetya ve Abhazya'ya da yansıyacağını açıkça söylemişti. Özellikle Gürcistan savaşı sonrasında Rusya'nın böyle bir kararı alacağı bekleniyordu. Beklenmeyen husus Rusya'nın bu kadar hızlı davranacağı idi. Medvedev'in hiç vakit kaybetmeden bu cumhuriyetlerin bağımsızlığını tanıması Rusya'nın Batı ile ilişkilerinde her şeye hazırlıklı olduğunu ve her türlü riski göze aldığını göstermektedir.

 

Rusya aslında bu savaş sonrasında Kafkasya'da önemli kazanımlar elde etmişti. Ancak Rus dış politikasında SSCB'den kalma pazu gösterme alışkanlığı ve "uçak gemisi" gibi manevra kabiliyetinin kısıtlı olması orta ve uzun vadede Rusya'nın bu tanımadan zararlı çıkacağını göstermektedir. Zira Rusya bu kararla Batı'yı kendi karşısında birleştirmiştir. Burada elbette Çin'in nasıl bir tavır takınacağı önemlidir. Rusya ile beraber Ermenistan ve Beyaz Rusya ve hatta Kazakistan, Suriye gibi ülkeler de Abhazya ve G.Osetya'yı tanıyabilirler. Ama bu tanıma son derece sınırlı kalır. Bu tanıma kararı ile artık BM'nin "ülkelerin toprak bütünlüğü ilkesinin" bir anlamı kalmamıştır. Bu tanımanın yansımaları bölgede Dağlık Karabağ, Kırım ve Dnyester Yanı bölgelerinde olacaktır. Hatta Irak'ta da bunun yansımalarını görebiliriz. Bu tanımadan sonra KKTC'nin uluslararası pozisyonu güçlenmiştir. Dolayısıyla da KKTC'nin, Rum kesimi ile görüşmelerini yeniden gözden geçirmesi gerekir. Bu tanıma sonrası Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu'nun pozisyonu da zayıflamıştır. Zira Gürcistan ile Rusya'yı aynı çatı altında tutmak artık mümkün değildir.

 

Türkiye'nin pozisyonu bu tanımayla oldukça hassaslaşmıştır. Zira, Montrö'ye uygun olarak geçen ABD ve NATO savaş gemileri ile Rus savaş gemileri arasında kazara bile olsa çıkacak bir kıvılcım büyük bir yangına sebep olabilir. Ayrıca Nicolas Sarkozy'nin 6 maddelik ateşkes planının da artık bir anlamı kalmamıştır. Bu sebeple de Gürcistan Batı'yı da arkasına almışken bu karardan sonra tekrar saldırıya geçebilir. Bu savaşla beraber Gürcistan ile Rusya arasında arabulucu olmaya çalışan Türkiye bundan sonra Rusya ile Batı arasında arabulucu olma rolüne soyunacaktır. Bu amaçla Türkiye'nin Rusya ile rekabeti istemeyen Fransa ve Almanya ile daha yakın mesai sürdürmesi gerekmektedir.

 

Türkiye'nin rolü ve tutumu bu krizde belirleyici olacaktır. Türkiye bu krizde kimin yanında olacaksa o taraf bir adım öne geçecektir. Ama Türkiye'nin yapması gereken şey savaşın ilk gününden beri takındığı tarafsızlık tutumunu sürdürmektir. Türkiye'nin bu tutumu özellikle Rusya'ya avantaj sağlamaktadır. Ama Rusya'nın da bunu iyi görmesi ve okuması gerekir. Karadeniz'de bütün kıyıdaş ülkeler Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Gürcistan, Amerikan yanlısıdır. Bir tek Türkiye tarafsızdır. Hal böyle iken Rusya'nın sınırlarında beklettiği Türk TIR'ları gibi konularda Türkiye'nin sabrını ölçmemesi gerekir.

 

Rusya ile ABD ve bir bütün olarak Batı arasında devam eden bu rekabetin ABD başkanlık seçimleri ile doğrudan alakası vardır. Bu gerginliğin Neo-Conlara ve Cumhuriyetçilere yarayacağı açıktır. Bu savaş ve gerginliğin Gürcistan ana hattından geçen mevcut enerji hatlarının konumunu zayıflatacağını ve yatırımcı arayan Nobucco projesinin de yapımını geciktireceğini söyleyebiliriz. Ama her kriz gibi bu kriz de içerisinde fırsatlar barındırmaktadır. Bu fırsatları Türk dış politika yapıcılarının iyi takip etmesi gerekir. Bu kriz, Kafkasya ve Karadeniz bölgesinin Türkiye ve dünya için ne kadar önemli olabileceğini de ortaya koymuştur.