NATO Soğuk Savaş dönemi sonrası kimlik arayışı çabalarını nihayet somutlaştırarak 21-22 Mayıs 2012 tarihinde yapılan Şikago zirvesiyle son şekline oturtmuştur. Şimdiye kadar yapılan en kapsamlı katılımlı olan bu zirvede alınan kararlara bir bakılacak olursa, NATO’nun yalnız kendi üyelerinin güvenliğini ilgilendiren konularda değil, küresel anlamda dünyanın neresinde olursa olsun ortaya çıkan güvenlik krizlerine müdahale edebilecek bir kimlik ve yapı kazanma amacında olduğu anlaşılabilir. Toplantıya NATO üyesi olmayan Afganistan’da ve Libya harekatında görev yüklenmiş ülkelerde davet edilmiş ve katılmışlardır. Burada dikkati çeken en önemli husus Rusya’nın katılmamasıdır.

                                           

NATO’nun bu konuda hazır olup olmadığı konusunda hiç şüphe yoktur. Çünkü NATO Lizbon’da kabul edilen yeni stratejik konsepti ile bu şekilde bir görev üslenmeye hazır hale gelmiştir. Örgüt kendi içinde güvenliğe yönelik olarak üyelerinin işbirliğini içeren Kollektif Savunma kavramının yanında, üye olmayan ülkelerle işbirliğine yönelik Müşterek Güvenliğin sağlanması kavramını da uygulama sahasına dahil etmiştir. Şikago Zirvesi deklerasyonunda da kriz ve güvenliği tehdit eden bütün bölgelere ait temennilerin bulunması NATO’nun hedefinin ve ilgi sahasının ne kadar genişlediği konusunda bir fikir verebilir. Özellikle herhangi bir durumda üye olmayan ülkelerle, bölgesel örgütler ve BM ile işbirliği ve ortaklık içine girebileceğini rahatlıkla ifade etmesi, NATO’nun BM’in bir enstrümanı olarak görev üslenebileceğini, hatta BM’den bağımsız olarak, küresel bir örğüt olarak hareket edebileceği intibağını vermektedir. Nitekim bunun uygulamalarını Afganistan ve Libya müşahade etme fırsatını bulduk.

 

Anlaşılacağı üzere NATO Soğuk Savaş dönemindeki askeri örgüt kimliğini askıya asarak dolaba kaldırmıştır. Artık askeri gücünün ve örgütlülüğünün yanısıra küresel bir siyasal karar mekanizması olarak uluslararası arenada yerini almaya hazırdır ve buna göre teşkilatlanmasını sürdürmektedir.

 

NATO’nun bu gücünün nereden geldiği konusunu irdelediğimizde aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız mümkündür:

 

1.NATO’nun etkinlik kazanmasında en önemli güdücü unsurun ABD olduğunu vurgulamakta fayda mütalaa edilmektedir. ABD’nin başlanlangıçta Afganistan ve sonrasında ve Irak’a müdahalesinde “siz desteklemesenizde ben bunun tek başına yaparım” tavrından vazgeçerek, soruna uluslararası örgütler kanalıyla müdahil olması yaklaşımı; NATO’nun bu konudaki önemini arttırmıştır. Bunun yanısıra karşısında Soğuk Savaş dönemindeki Varşova Paktı gibi bir rakip olmaması ona hareket serbestisi kazandırmıştır.

 

2.NATO küresel anlamda dünyanın en güçlü ülkelerinin üye olduğu bir örgüttür. ABD ile birlikte AB üyesi ülkelerin büyük bir kısmı NATO üyesidir. Bunlar ekonomik, askeri ve teknoloji alanında dünyanın en güçlü ülkelerini teşkil etmektedirler. Dünya ekonomisine ve serbest Pazar dinamiğine yön veren bu ülkelerin küresel anlamda diğer ülkelerle ilişkileri barış ve istikrarın devamına bağlıdır.

 

3.NATO üyesi olan ABD, İngiltere, Fransa aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi üyesi olan ülkelerdir. Bu açıdan bakıldığında küresel anlamda karar mekanizmasında etkindirler.

 

4.NATO kendine özgü teşkilatlanması ile teoride muazzam bir askeri gücü kısa zamanda bir veya birden fazla kriz veya çatışma bölgesinde toplayacak, müdahale edebilecek ve bunu idame ettirecek bir güce sahiptir. Bunun dışında günümüzde bu elastikiyet ve yeteneğe sahip başka bir örgüt bulunmamaktadır.

 

5.Dünya barışını sağlama ve idame ettirme görevini üslenen BM’in aldığı kararları uygulamada kullanabileceği enstrumanlar ülkelerin katılımlarına bağlı olduğundan son derece hantal ve pratikte uygulaması zor bir durum yaratmaktadır. Bu bakımdan yukarıda belirtilen bu gücü siyasi irade oluşturmada ve gerçekleştirmede kullanması son derece mantıklı ve makul görülmektedir.

 

6.NATO üyesi ülkeler hem konvansiyonel ve hemde nükleer silahlar açısından oldukça güçlü bir konumdadır. Ayrıca yüksek teknoloji gerektiren modern silahların üreticisi ve satıcısı durumda olmaları nedeniyle gelişmekte olan bir çok ülkenin NATO ile işbirliğine istekli olduğu görülmektedir.

 

7.NATO yeni konsepti ile; hem açık kapı politikasıyla genişlemeye ve hemde ortaklıklarla üye olmayan ülkelerle müşterek harekete uyumlu bir hale gelmiştir. Bölgesel örgüt kimliğini aşmayı amaçlamakta küreselleşme eğilimine girmektedir.

 

8.Askeri örgütlenmesini kurmuş olduğu Tranformasyon komutanlığı ile yeniden ele almış ve küresel alanda işlerlik kazandırılması için küçük, elastiki, süratli müdahale edebilen bir yapıya getirmeye çalışmaktadır.

 

9.Askeri Stratejisini, konvansiyonel, nükleer güçlerin bir karışım halinde kullanılması ve balistik füze savunması gibi stratejik savunma kavramlarının birlikte ele alınması ile daha kapsamlı basitten karmaşığa doğru tırmanan bir şekle getirerek, krizlere müdahalede “akıllı gücün” rasyonel bir şekilde uygulanmasını esas almıştır.

 

NATO’nun bu önlenemez çıkışı karşısında Rusya ne yapmaktadır?

 

Rusya’nın Tutumu

 

Varşova Paktı’nın yıkılışından sonra Rusya birçok eski müttefikini AB ve NATO üyesi olmalarıyla kaybetmiştir. 1990’ların başından 2003’lere kadar kendi problemleriyle uğraşan Rusya, 2003’te Putin’in başa geçmesiyle birlikte ABD karşıtı çıkışlarına başlamıştır. İlk olarak ABD’nin Orta Asya’da ki varlığına karşı çıkarak, buradan ABD’nin çıkarılmasını sağlamış ve arka bahçesi olduğunu ileri sürdüğü bölgede etkinlik politikasına başlamıştır. Bu bağlamda eski Sovyetler Birliği ülkelerinde mali yardım ve borçların silinmesi gibi tavizlerle yeniden liderlik yapma stratejisini gündeme getirmiştir. Arkasından Start devamı anlaşmada Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya konuşlandırılacak radar üslerine karşı çıkması ve aynı zamanda NATO genişleme stratejisi kapsamında Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyesi olarak alınmasına itirazı ve akabinde Gürcistan’a müdahalesi bir güç gösterisi olarak algılanmıştır.

 

NATO stratejik konseptinde Rusya’ya özel bir önem vermiş ve Rusya ile her konuda işbirliğinin son derece önemli olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda NATO-Rusya Konseyi kurulmuş ve sorunlu konularda mutabakat ve işbirliği için çalışmalar başlamıştır. Nitekim START devamı anlaşmasında ve NATO balistik füze savunma sistemi tesisi gibi konularda anılan konsey son derece etkin olarak faaliyet göstermiştir.

 

Libya ayaklanmalarında BM Güvenlik Konseyi’nde olumlu oy veren Rusya NATO’nun müdahalesine de yeşil ışık yakmıştır. Ancak, uygulama sonucu gelinen noktada Rusya’nın devre dışı bırakılması onun aldatıldığına dair bir fikre kapılmasına neden olmuştur. Gerçekte de BM 1973 sayılı kararı çıkar çıkmaz Fransa inisiyatif alarak hemen hava harekatına başlamış ve daha sonra NATO’nun devreye girmesiyle harekat NATO’ya devredilmiştir. Sonuçta ise, parsayı NATO’nun büyüklerinin paylaşma girişimleri Rusya’yı hayal kırıklığına uğratmıştır. Rusya kendisini bir kenara itilmiş hissetmiştir. Sonrasında Rusya aynı hataya Suriye ve İran konusunda düşmemek üzere son derece katı bir tutum izleme yolunu seçmiştir. Aslında Rusya İran konusunda yumuşama temayülü göstermektermiştir. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin Brezilya ile Takas anlaşmasını İran’la gerçekleştirdiği dönemde Rusya yumuşama göstererek, BM’den yaptırım kararı çıkmasına evet demiştir. Bunun üzerine Takas anlaşması kadik olmuştur. Ancak, Libya örneği Rusya’ya bir NATO veya Batı uydusu olma konusunda ciddi bir tecrübe olmuştur. Bu gün gelinen noktada Rusya İran ve Suriye konusunda BM ve NATO uygulama tekliflerine son derece sert bir şekilde tepki vermektedir. Rusya’nın bu tepkisi stratejik açıdan ele alındığında haklı ol duğunitelendirilebilir. Suriye Rusya’nın Orta Doğu’da varlığını sürdürebildiği son kalesi ve Akdeniz'deki deniz varlığı için lojistik üssü olarak hayati önemi haizdir. Kaybettiği takdirde Akdenize’e filo çıkartması ve eski günlerin güçlü hazzını yaşaması mümkün olamayacaktır. Bu bakımdan Suriye’yi kaybetmemesi gerekmektedir. İran Rusya’nın Orta Doğu’ya çıkış yoludur. Aynı zamanda hem nükleer, hem de ekonomik olarak ciddi yatırımlarının ve işbirliğinin olduğu bir ülkedir. Suriye ile ilişki İran üzerinden sağlanmaktadır. Orta Doğu’nun Orta Asya’ya çıkış kapısıdır. Bu kısım bloke edilirse, Asya kıtasının Batı ile irtibatı kesilir.

 

Bu tepkiye Çin’ide katarsak ortaya ABD’nin hiçte arzu etmediği bir blok oluşumu gündeme gelmektedir.

 

Rusya ve Çin, Suriye ve İran’ı desteklemektedir. Suriye yönetimi bu güne kadar BM ve ABD tarafından ortaya konulan hiçbir tedbire aldırmadan kendi bildiği doğruları uygulamaktadır. İran bir taraftan nükleer programı ile ilgili bildiğini okurken, diğer taraftan Suriye, Irak’ta ciddi müdahalelerde bulunmakta ve kendisine müzahir bir altyapı oluşturmaktadır. Sorunlar Lübnan’a kadar inmiştir. Eğer Rusya Suriye ve İran üzerinden açık desteğini çekerse bu ülkelerin hiçbirinin kullanacak inisiyatifinin kalmayacağı bir gerçektir. Orta Doğu ve Rusya, Çin coğrafyasına baktığımızda, Rusya, Çin, İran, Suriye ve Irak’ın oluşturduğu bir bloğun BM güvenlik Konseyi’ni aşındıracağı gibi, ileride Varşova Paktının Kuzey Orta Doğu’yu kapsamı içine alan bir görüntüsünün ortaya çıkardığının farkına varabiliriz. Bu yapılanma doğal olarak zamanla Orta Asya ülkelerinide kapsayarak bütün Asya kıtasına hakim olabilecektir. ABD’nin bu işin farkına varması gerekmektedir. Böyle bir yapılanmada zaten Rusya’ya yakın olan Hindistan, bilahare baskı altında bulunan Pakistan ve zorunlu olarak da Afganistan’ın bloğa ihtimali dahil olması göz ardı edilmemelidir.

 

Bu bakımdan Rusya NATO’ya tepki olarak, Şikago zirvesine katılmamıştır. Bunun hemen arkasından yapmış olduğu yeni balistik füze denemesi, Rusya’nın verdiği bir mesajdır. Güç bileşenlerinden biri olan balistik füze ve nükleer yetenekler, ülkelerin prestij ve güç göstergesi simgeleridir. Rusya bu denemeyle “ben dünya sorunlarında etkin olan süper bir gücüm beni hafife almayın” mesajını vermiştir. Aslında bu hadise bir nevi “küba meselesi” modelinin gündeme getirilmesi hadisesi şeklinde ele almak gerekmektedir. Rusya artık bağımsız olarak süper güç kimliğiyle, Çin’le birlikte (her konuda anlaşamasalar da) ABD ve NATO kimliğine karşı bir blok oluşturma aşamasına girmiş olduğunu göstermektedir.

 

Türkiye

 

Aslında Rusya’nın Kürecik radar mevziine karşı çıkışı Türkiye’yi tehdit olarak algıladığından değildir. Çıkışlarında muhatap olarak Türkiye’yi de almamaktadır ama Kürecik radarı burada bir simgedir. Asıl muhatap ABD ve NATO’nun liderlik ve örgütsel gücüdür. Bu nedenle Kıtalararası Balistik Füze denemesi yapmıştır. Bununla “benim nükleer başlığım var, bunun ABD’ne kadar ulaştırma yetenek ve yeterliliğine hala sahibim ve teknolojimi yeniliyorum” demiştir. Bu durumda kanaatimizce korkması gereken Türkiye’den ziyade ABD’dir. Çünkü yeni bir bloklaşma tehdidi ile Rusya agrasif tavrını yeniden gündeme getirmeye başlamıştır. Rusya kendi bloğunu oluşturma çabalarını meşrulaştırmak için NATO resmen Rusya’yı tehdit olarak algılamaktan çıkartmasına rağmen, o kendisine karşı NATO’dan tehdit yaratma çabası içine girmiştir. Bunlardan biriside NATO’nun genişleme çabalarının yanısıra, savunmaya yönelik olan balistik füze savunma sistemlerinin tesisidir.

 

Bütün bu yorumlara rağmen Türkiye’nin Kürecik radarı nedeniyle tehdit altında olmadığını söylemekte çok iddialı bir değerlendirme olacaktır. ABD ve NATO ile ilişkilerde Rusya bir güç gösterisi yapmak için olur da Kürecik radarına bir hava harekatı yaparak bu radarı imha ederse. Bu harekat hem Türk topraklarında Türkiye’ye karşı ve hemde NATO alanı içinde NATO topraklarına ve güvenliğine karşı yapılmış bir harekat olarak algılanır. Bu durumda yapılan saldırı NATO’nun kollektif savunma kavramı içine gireceğinden diğer üyelerin 5’nci maddeyi yürürlüğe sokup sokmayacağı ve Türkiye’ye yapılan bir saldırının hepsine yapılmış kabul edilip edilmeyeceği konusu oldukça münakaşa götüren bir husus olacaktır. Diğer üyeler tarafından ortaya konulan davranış şekline göre, NATO’nun ya hiç bir güvenilirliği kalmayacak veya tam bir güvenlik şemsiyesi olduğu sınavı verilecektir. Bu açıdan bakıldığında Kürecik radarı NATO için pamuk ipliğinin bağlı olduğu bir sınama noktası olarak tarihte yerini almıştır.

 

Sonuç

 

Bulunduğumuz yüzyılda ABD ve NATO’nun önlenemez yükselişi karşısında eski benliğine kavuşma çabası içinde olan Rusya’nın karşı duruşuna şahit olmaktayız. ABD ve Rusya güç müdalesi alanını Orta Avrupa’dan Orta Doğu’nun Kuzey bölgesindeki sorunlara kaydırmıştır. Bu mücadele Suriye, İran üzerinden BM Güvenlik Konseyi’nde de sürdürülmektedir. Mücadele ortamı kriz bölgelerindeki bölgesel güvenliği ve İran konusunda küresel güvenliği tehdit ederken, oluşan yapılaşma ABD ve NATO karşısında yeni bir bloğun gerçekleştirilmesi şeklinde tezahür etmektedir. Bu blok; Rusya, Çin, İran, Irak ve Suriye ile Rusya’ya müzahir Orta Asya develetlerinden oluşmaya başlamıştır.

 

Türkiye yine kriz bölgelerinin dibinde NATO’nun doğuya doğru ok ucu gibi uzanan sorumluluk alanı içinde en uç noktada yer almakta ve tehdide en yakın konumdadır. Bu nedenle NATO sorumluluk alanı içindeki ülkelere karadan ve havadan, konvansiyonel ve nükleer silahlarla, klasik silahlar veya balistik füzelerle yapılacak her türlü saldırılara karşı en yakın kara parçasına sahip olarak Türkiye diğer NATO ülkelerinden çok daha hassas durumdadır. Değerlendirmelerin bu çerçevede yapılarak konulara yaklaşılması gerektiği düşünülmektedir.