11 Eylül’den sonra küresel düzeyde dış politikasında en radikal değişimi yaşayan ülkelerden birisi de Rusya olmuştur. Başkan Putin iç politikada önemli riskler alarak terörizme karşı savaşta ABD’ye tam destek sağlamış ve Batı ile Avrasyacılık arasında bir eksene oturtulmaya çalışılan Rusya’nın yönü, 11 Eylül’den sonra Batı ile bütünleşmeye ve bu anlamda ABD ile müttefikliğe doğru çevrilmiştir. ABD ile hızlı başlayan balayı bu ülkenin Orta Asya’da birbiri ardına askerî üsler edinmesiyle neticelenmiştir. Ancak bir taraftan Rusya içerisinde yükselen Batı karşıtı söylem ve diğer yandan da ABD’den umulanın bulunamaması, Moskova’da ABD’ye verilen desteğin sorgulanmasına ve Kremlin’in dış politika alternatiflerini açık tutmasına sebep olmuştur.

 

ABD Afganistan operasyonları sonrası Rusya’nın dış politika ve millî güvenlik konseptlerinde oldukça önemli bir yer tutan “Yakın Çevre” politikasını âdeta ortadan kaldırarak Orta Asya ülkelerinde peş peşe askerî üsler edinmesi, diğer yandan da Afganistan ile hiçte alâkası olmayan ve Hazar petrollerinin geçiş güzergâhı olan Gürcistan’a askerî yardım ve teknik personel yardımını artırmaya başlaması, Rusya’nın alternatif politikalar geliştirilmesi yönündeki çabalarını hızlandırmıştır. ABD, Orta Asya’ya yerleşmekle Rus jeopolitik menfaatlerine çok büyük zarar vermiş olmasına rağmen Başkan Putin Batı’yla başlatmış olduğu işbirliğinin zarar görmemesi için buna fazla ses çıkarmamıştır. Ancak, Orta Asya’dan sonra ABD’nin Kafkasya’da da giderek ağırlığını hissettirmeye başlaması ve Gürcistan’a verdiği desteği her geçen gün arttırması, Rusya’yı bölgede oldukça rahatsız etmeye başlamıştır.

 

Rusya, ABD’ye terörizme karşı işbirliğine verdiği desteğin “terörist” olarak nitelediği Çeçenleri de kapsayacağını ümit etmiş veya en azından bu çerçevede Rusya’nın Çeçenistan’da “terörizme” karşı yürüttüğü savaşta Batılı müttefiklerinin Rusya’nın bu “iç işine” karışmamasını beklemiştir. Başlangıçta Rusya’nın Çeçenistan politikasına fazlaca karışmayan Batı’nın, zaman geçtikçe yeniden karışır duruma gelmesi ve diğer yandan Rusya’nın Gürcistan sınırındaki Pankisi Vadisi’nde Çeçenlere yönelik başlatmak istediği operasyona ABD’nin ve ondan güç alan Gürcistan’ın şiddetle karşı çıkması, Rusya’nın ABD ile müttefikliği yeniden değerlendirmesine sebep olmuştur. Rusya’nın İran, Irak ve Kuzey Kore ile olan ilişkilerinde son dönemde yaşanan ivmenin arkasındaki en önemli sebeplerden birisi de ABD’nin bölgedeki hareketlerinden duyduğu bu rahatsızlıktır.

 

Rusya’nın yaşadığı hayal kırıklığının önemli sebeplerinden birisi de Batı ile başlatılan politik yakınlığın Rusya açısından ekonomik kazanca dönüştürülememesi olmuştur. İktidara geldikten sonra Rusya’da ekonomik programları ajandasının ilk sırasına yerleştiren ve dış politikada ekonomik önceliklere daha fazla yer vermeye başlayan Başkan Putin’in ABD’den beklentilerinde de hiç kuşkusuz ekonomik öncelikler önemli bir yer tutmaktaydı. Putin, ABD’ye bu süreçte önemli tavizler verdiğini ve bunun karşılığının direkt ekonomik girdiler olarak Rus ekonomisine kazandırılması gerektiğini düşünmekteydi. Ancak 11 Eylül sonrası süreçte Rusya ekonomisi için oldukça önem arz eden Batı sermayesi  Rusya ekonomisine çekilemediği gibi Batı tarafından Rusya’ya vaat edilen ekonomik yardımlar da gelmemiştir. 24 Mayıs’ta Bush’un  Moskova’yı ziyaretiyle başlayan “enerji diyaloğu” yeniden Rusya’yı birtakım beklentiler içerisine sokmuşsa da bu umutlar kısa sürmüştür.

 

Rusya’nın 11 Eylül Muhasebesi

 

Rusya’nın yapmış olduğu 11 Eylül muhasebesiyle beraber ABD’nin “şer ekseni” olarak nitelediği ve kendileriyle ekonomik ve siyasî ilişkiler kurulmasından son derece rahatsız olduğu İran, Irak ve Kuzey Kore gibi ülkeler son dönem Rus dış politikası içerisinde ön plâna çıkmaya başlamıştır. Putin, Batı’dan özellikle ekonomik alanda yeterince ilgi görmediğini düşünerek  ABD’nin “şer ekseni” olarak adlandırdığı ülkeler ile bir dizi ekonomik anlaşma imzalamaya başlamıştır. Özellikle İran ile imzaladığı nükleer santral inşası yapım anlaşmaları ve Irak ile imzalanan 40 milyar Dolarlık ekonomik ve ticarî işbirliği anlaşması, Batı basınında ve ABD yönetiminde 11 Eylül’den sonra başlayan Rusya-ABD balayının bittiğine yönelik yorumlara sebep olmuştur. Beyaz Saray’ın bu gelişmelerden rahatsız olması, Rusya ve ABD’nin dostluklarının sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Ancak Kremlin defaatle bu anlaşmaların ABD ile ilişkilere zarar vermeyeceğini ve anlaşmaların ekonomik gerekçelerle imzalandığını açıklamıştır.

 

 ABD tarafından aslında tam olarak anlaşılamayan Rusya’nın bu yeni girişimlerinin altında Rusya açısından ciddî birtakım sebepler yatmaktadır. Bu ilişkilerde Rusya’nın kazançlarının ve kayıplarının tespiti bizim bugünkü Rus dış politikasının yönünü ve ABD ile ilişkilerini de daha kolay anlamamızı sağlayacaktır. Rusya’nın 11 Eylül muhasebesi şöyle özetlenebilir:

 

·  SSCB döneminden kalan ve Rusya’nın Batı’ya ödemesi gereken borçların silinmesini istemiş ancak bu konuda Batıdan destek bulamamıştır,

 

·  ABD’nin Orta Asya’da ve Afganistan’da kalacağı sürenin sınırlandırılmasını arzulamış ancak ABD bu bölgede uzun süre kalacağının işaretlerini vermiştir,

 

·  Gürcistan konusunda Rusya’nın istekleri karşılanmamış ve Gürcistan ABD tarafından desteklenerek Rusya’nın karşısına çıkarılmış, Orta Asya’dan sonra Kafkasya da hızla ABD etkisine girmeye başlamıştır,

 

·  Terör karşıtı koalisyon içerisinde ABD ve Batı’nın sözü dinlenilir stratejik partneri olmak arzusu karşılık bulamamıştır,

 

·  Afganistan’da Rusya’ya öncü rol verilmesi bir yana 11 Eylül öncesinden bile daha geri bir pozisyona itilmiştir,

 

·  ABD’nin ABM anlaşmasından tek taraflı çıkmaması arzusu gerçekleşmemiştir.

 

·  Çeçenistan sorununda Batı’nın 11 Eylül’ün ardından ilk altı ayda göstermiş olduğu tarafsızlık politikasından vazgeçilerek bu konu yeniden uluslararası gündeme taşınmıştır,

 

·  Jekson-Vanik’in iptalini istemiş ancak Amerikan senatosu bunu kabul etmemiştir,

 

·  Rusya’nın çelik ihracatına kota uygulanmaması isteği ABD tarafından kabul edilmemiştir,

 

·  Batı sermayesinin Rusya ekonomisine yatırımlar yapması isteği karşılıksız kalmış, Enerji işbirliğinden de bekleneni bulamamıştır,

 

·  AB ve ABD tarafından Rus ekonomisine pazar ekonomisi statüsü tanınmıştır,

 

·  Rusya’ya NATO’nun karar mekanizmalarında da yer alacak tam üyeliğin sağlanması

 

·  Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üyelik sürecinde Batının desteğini sağlamıştır,

 

·  Rusya G-7’nin sekizinci üyesi olma isteği gerçekleşmiştir,

 

·  NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin durdurulmasını engelleyememiş, kendisi karar alma mekanizması dışında kalsa bile NATO’nun 20. üyesi olmuştur,

 

·  Batı toplumuna biraz daha yaklaşarak Batı camiası içerisinde belirli bir prestije sahip olmuştur,

 

·  İran, Irak ve Kuzey Kore ile önemli ekonomik ve ticâri anlaşmalar imzalamıştır

 

Şer Ekseni

 

Geleneksel Rus dış politikası iyi incelendiği vakit aslında görülecektir ki, Bush’un “şer ekseni” olarak tabir ettiği İran, Irak ve Kuzey Kore ile Rusya’nın ilişkileri yeni değildir ve geleneksel çizgisini sürdürmektedir. Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Sovyet sonrası dönemde de Rusya bu ülkelerle ilişkilerini her zaman sıcak tutmuştur.  Özellikle Soğuk Savaş döneminde SSCB bu ülkelerin bir nevi hamisi rolünü üstlenmiş, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da Sovyet dış politika mirasını devralan Rusya Federasyonu, bu ülkelerden bir tek Irak’la ilişkilerinde 11 Eylül sonrası bir duraksamaya girmiş ama bu duraksama da fazla uzun sürmemiştir. Batı basınında veya ABD yönetimince sıkça vurgulandığı gibi Rusya bu ülkelerle yeni diyalog kurmuş veya bu ülkeleri ABD’ye karşı yeniden örgütlemiş veya güçlendirmiş değildir. Bu açıdan bakıldığında burada ilişkiler yeni değildir; ancak, yeni olan 11 Eylül’ün getirdiği terör karşıtı atmosfer ve Rusya ile bu ülkeler arasında giderek artan ekonomik işbirliğinin boyutlarıdır.

 

Kuzey Kore

 

Son üç yıl içerisinde üç defa Kuzey Kore lideri Kim Jong İl ile görüşen Putin, 11 Eylül veya ABD’nin “şer ekseni” tanımlamalarından bağımsız olarak Rusya’nın Kuzey Kore ile ilişkilerini sürdürmeye kararlı olduğunu göstermiştir. Son olarak, Ağustos ayı içerinde  Rusya’nın Uzak Doğu bölgesinde bir araya gelen iki lider ekonomik ve askerî konuları ele almışlardır. Bu görüşme sonrası bir açıklama yapan Putin, Kuzey Kore ile aralarında iki önemli işbirliği sahası olduğunu söyleyerek bunların enerji ve ulaştırma olduğunu belirtmiştir. Görüşmelerde Rusya tarafından Trans-Sibir ve Trans-Kore demir yollarının birleştirilmesi yönündeki projeler gündeme getirilmesine rağmen, Kuzey Kore lideri askerî konulara daha fazla ilgi gösterdiğini saklamamıştır.

 

Kuzey Kore, “şer ekseni” olarak ifade edilen ülkeler içerisinde yer alsa da bir özel durumu itibarıyla bu ülkeyi ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekebilir. Zira bu ülke zaman zaman karşı çıksa bile bugün ABD’nin en önemli müttefiklerinden sayılan diğer yarısı Güney Kore ile birleşme girişimlerine kapılarını kapatmamıştır ve bu görüşmelerin olumlu neticelenmesi ihtimali mevcuttur. Diğer yandan ABD’nin “şer mihveri” tanımlaması içerisinde yer alan ve nükleer programlar geliştirdiği endişesi taşıdığı Kuzey Kore’nin nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın denetlenmesine açacağını açıklaması bu ülkenin şer ekseni tanımlaması içerisinde çıkmak için bir gayret içerisinde olduğunu göstermektedir.

 

Irak

 

Putin’in, Irak politikasını tek başına Amerikan karşıtı olarak algılamamak gerekmektedir. Politikalarında Saddam Hüseyin sonrası opsiyonları sürekli açık tutan, bir yandan Irak’ın resmî hükümetine destek verirken diğer yanda da Iraklı muhaliflerle görüşmelerini de sürdüren Rus diplomasisi, Irak politikasında birden çok varyasyon üzerinde çalışmaktadır. Dolayısıyla Rusya ile ABD arasında müdahale konusunda ciddî sorunlar yaşanacağı düşünülmemektedir. Ancak bir sorun yaşanacaksa da bu, müdahalenin yapılıp yapılmamasından ziyade, müdahale sonrası nasıl bir yapılanmanın olacağı ve çıkar paylaşımında Rusya’nın ne oranda tatmin edileceği hususlarında olabilecektir. Rusya, Irak politikasıyla hangi taktik ve stratejik hedeflere ulaşmak istemektedir? sorusunu aşağıdaki başlıklar altında incelemek mümkündür:

 

ABD ile pazarlıklarda elini güçlendirmek,  40 Milyar Dolar gibi abartılmış rakamlardaki ekonomik işbirliği anlaşmaları imzalayarak Saddam Hüseyin’li veya Saddam sonrası Irak’ın ekonomik paylaşımından mümkün olan en fazla payı alabilmek, SSCB döneminden kalma yaklaşık 8 Milyar Dolarlık borcunu tahsil edebilmek veya bir şekilde bunu ABD’ye verdiği destek karşılığı fatura edebilmek, ABD’nin Orta Asya’da ve giderek Kafkasya’da aktifleşmesine alternatif politikalar oluşturabileceğini göstermek, SSCB’nin dağılmasından sonra dünya liderliğini ilân eden ve uluslararası politikada Rusya’yı pek fazla ciddiye almayan ABD’ye Rusya’nın bölgesel güç olduğunu ve bu bölgede ona danışılması gerektiğini hatırlatmak gibi amaçlar taşımaktadır.

 

Rusya hükümeti desteğinde Rus şirketleri Irak ile yaklaşık 40 Milyar Dolarlık bir ekonomik ve ticarî işbirliği anlaşması imzalamışlardır. Bu anlaşmanın özellikle ABD’nin Irak’a müdahaleyi gündemde tuttuğu bir döneme denk gelmesi, akla Rusya’nın pazarlık gücünü artırmaya yönelik bir eylem olduğunu getirmektedir. Nitekim birçok uluslararası gözlemci de bu anlaşmanın aslında sembolik bir değer taşıdığını ve bu anlaşmanın daha çok Rusya’nın Irak’ta ekonomik çıkarlarının olduğu yönünde ABD’nin dikkatini çekmeye yönelik olduğunu ileri sürmektedirler. Zira her ne kadar Rusya Dışişleri Bakanı İvanov diplomasi diliyle, “Rusya, Saddam Hüseyin’in bir tehdit oluşturduğuna dair Washington tarafından ikna edilemedi” diye bir açıklamada bulunsa da; bu açıklamayı uluslararası ilişkiler lüteratüründe iknanın sadece Saddam Hüseyin’in bir tehdit unsuru olup olmadığına yönelik değil, aynı zamanda ABD’nin Rusya’yı ikna için yeterli ekonomik tavizler vermediği şeklinde de algılamak doğru olacaktır. Ancak bu açıklamaları “şimdilik” şeklinde algılamak gerekmektedir. Zira müdahalenin yapılacağı zamana kadar ABD’nin Rusya’yı ikna edebileceği düşünülmektedir.

 

İran

 

11 Eylül, uluslararası ve bölgesel ilişkilerin boyutlarını önemli ölçüde değiştirse de Rusya ve İran açısından ABD tehlikesini daha da artırmış ve ABD’nin Orta Asya’ya yerleşmesiyle bu ülkeler birbirine daha da yakınlaşmıştır. İran-Rusya ilişkileri “şer ekseni” ülkelerinin diğer ikisinden daha farklı bir mana taşımaktadır ve ABD için en tehlikeli olan ilişki de budur zaten. Rusya’nın Irak ve Kuzey Kore (kısmen askerî) ile olan ilişkileri daha çok ekonomik yönüyle ABD’nin tepkisini çekerken, Rusya’nın tamamlanmak üzere olan Buşehr nükleer santralinin yanı sıra, İran’da beş yeni (Buşehr-2, Buşehr-3, Ahvaz-1 ve Ahvaz-2) nükleer santral yapacağını açıklamasının ardından bu karar ABD ile İsrail’i ciddî bir şekilde rahatsız etmiş ve bu ülkeleri bir tehdit algılaması içerisine sokmuştur. Rusya Buşehr nükleer santralinden 800 milyon Dolar gelir sağlarken yeni imzalanan nükleer santral yapımından ise 5 ila 10 milyar Dolarlık bir gelir beklemektedir. Dolayısıyla Rusya’nın İran ile olan ilişkileri, üçüncü tarafları doğrudan tehdit eder duruma gelmiştir.

 

Aslında çok büyük petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olan ve bir enerji darboğazıyla karşılaşmak bir yana, ciddî oranlara ulaşan enerji fazlası olan İran’ın bu şekilde büyük nükleer santraller yapması, ABD’nin ve İsrail’in aklına İran’ın nükleer silâhlara sahip olma isteğini getirmekte ve yukarıda gösterilen sebepler dolayısıyla da bu endişeleri uluslararası arenada haklılık payı bulmaktadır. Bu sebeple de Irak’tan sonra sıranın İran’a geleceği yönündeki tahminler gerçekçi bulunmamakla beraber, ABD veya İsrail kuvvetlerinin İran’ın nükleer santrallerine yönelik ilerde saldırılar düzenleme ihtimali de her zaman mevcuttur. Ancak bizim kanaatimizce, şimdilik ABD, Rusya-İran anlaşmasına pratikte askerî bir reaksiyon vermeyecek ve/fakat bu yönde Rusya’ya yönelik pazarlık gücünü artıracak baskılara devam edecektir. İran’ın amacını aşan bu nükleer santraller inşa etme isteği sebebiyle  ABD’nin bu aşamadaki Rusya’ya karşı tutumu jeopolitik bir üstünlük kurma mücadelesinden çok diplomatik bir baskı niteliği taşıyacaktır.

 

Sonuç

 

Rusya’nın ABD politikası aslında bir dilemma karşısındadır. Rusya bir yandan ABD’ye terörizme karşı işbirliğinde destek vermiş ve yeni müttefik ilişkileri kurmaya başlamıştır. Ancak buna karşılık ABD, Rusya’nın “arka bahçesi” sayılan Orta Asya’yı edindiği askerî üslerle de tamamıyla kontrolü altına almış ve şimdi gözünü Kafkasya’ya ve onun kilit ülkesi Gürcistan’a dikmiştir. Orta Asya’dan sonra Güney Kafkasya’ya yerleşecek olan bir ABD, Rusya için kesinlikle (özellikle Çeçenistan açısından düşünüldüğünde) bir tehdit unsuru sayılacaktır. Rusya’nın rahatsızlık duyduğu konular arasında -Gürcistan hariç- genelde bu sorunların ekonomik ikame imkânları mevcuttur.  Kuzey Kafkasya’ya stratejik bir derinlik veren ve Avrasya’da Rusya ile ABD arasındaki rekabetin en önemli unsuru olan bölgenin enerji kaynaklarına hakimiyet açısından önemli bir geçiş ülkesi olan  Gürcistan (ve dolayısıyla Çeçenistan) sorunu Rusya açısından stratejik ve politik bir içerik taşımaktadır.

 

Rusya’nın “şer ekseni” olarak nitelenen İran, Irak ve Kuzey Kore ile olan ilişkileri daha çok jeoekonomik bir karakter taşımaktadır ve ABD tarafından ikame edilebilir niteliktedir. Bu sebeple Rusya’nın ticarî kaygıları Batı tarafından karşılandığı takdirde Rusya bu ülkeler ile olan ilişkilerine sınırlamalar getirebilir. Bu niteliği ile bu ülkeler Rusya-ABD ilişkilerinde bir sorun oluşturuyor gibi gözükse de ikame edilebilir nitelikleri sebebiyle bu sorun stratejik nitelikte değildir. Batı tarafından Rusya’nın ekonomik beklentilerinin tatmin edilebildiği noktada bu sorun çözülebilecek ve Rusya “şer ekseni” ülkelerle olan ilişkilerini yeniden gözden geçirebilecektir. Kısa ve orta vadede Rusya-ABD arasında eğer bir sorun ortaya çıkacaksa bu kesinlikle Kafkasya’da ve özelde Gürcistan’da olacaktır. Zira ABD ve Rusya’nın çıkarlarının çatışacağı nokta Gürcistan’dır ve bu sorunun ikame edilebilir nitelikleri oldukça zayıftır. ABD’nin Gürcistan’da takınacağı tutum, bize gelecek dönem Rusya-ABD ilişkilerinin ne yön alacağı hususunda ciddî ipuçları verecektir.