Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide, çıkmaza giren Kıbrıs müzakerelerine ilişkin, "Endişeli olduğumu paylaşmak istiyorum. Sürecin sıkıntılı olduğu konusunda şu üç yıldaki herhangi bir dönemden daha fazla endişeliyim" ifadelerini kullandı. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias ile Atina'da görüşmesinin ardından basın mensuplarına açıklama yapan Eide görüşmelerin zor bir süreçten geçtiğini söyledi ve Cenevre'de yapılması muhtemel yeni bir uluslararası konferans için "yöntem, yapı ve sıralama" hususlarında taraflar arasında anlaşma sağlanamadığının altını çizdi. Eide, garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık'ta bir dizi görüşmelerde bulunacağını dile getirerek, "Cuma günü bir anlaşma çıkmadı ancak pes etmiyoruz" dedi.

 

Bunun yanında, Rum haber kaynaklarına göre Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis, Eide’nin “enerji konusuna ilişkin olarak yaz ayında sıcak çatışmadan  kaçınmanın en iyi reçetesinin, müzakerelerin yeniden başlaması” şeklindeki açıklamalarını kabul edilemez olarak nitelendirdi.

 

Eide’nin açıklamalarını, Kıbrıs müzakerelerinde gelinen son süreci ve tarafların tutumunu E. Büyükelçi Tugay Uluçevik, TÜRKSAM için değerlendirdi.

 

Eide'in bu açıklaması beni şaşırtmamıştır çünkü mevcut çerçevede Kıbrıs sorununa gerçekçi bir çözüm bulmak mümkün değildir. Kaldı ki, Kıbrıs Rum tarafının tarihi emeli değişmiş de değildir. 1960 Antlaşmaları, Kıbrıs'ta Enosis'e ulaşmak hevesiyle zamanında feda edilmiştir. Bunun için Rumlar Kıbrıs Türk toplumuna yönelik katliama girişmişlerdir. Bu tarihi gelişmeleri herkes bilmekte, bugün de Rum tarafının bu temel hedefinin değişmediği ortadadır. Rumlar, çözüm arayışı görünümü altında başarısızlığın sorumluluğunu Türk tarafına yıkabilmek için vesileler aramışlardır çünkü Rum tarafının yaşayabilir bir çözüme ihtiyacı yoktur. Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların temel hak ve hürriyetlerini koruyacak, eşit ortaklık haklarını kabul edip tanıyacak bir çözümü Rum tarafı hiç bir zaman istememiştir. Onların yapmak istediği adanın tamamına hükmedebilecekleri ve bu  çerçevede Kıbrıs Türk toplumuna azınlık haklarını verebilecekleri bir düzeni ortaya çıkarmaktır. Bunun içi devamlı ayak sürümektedirler.

 

Daha önce 1968 yılında başlayan, 49 yıldır devam eden ve sonuç alınamayan müzakerelerde de hep aynı emel ile buna bağlı taktikleri yürütmüşlerdir. Türk tarafı ise daima çözüm yolunda samimi davranmıştır. 1968 yılından beri aşağı yukarı her çözüm döneminde ilk adımlar ve esneklik davranışları hep Türk tarafından gelmiştir. Rum tarafı ise yukarıda söylediğim Enosis ülküsü yüzünden daima çözüme yaklaşıldığı zaman engelleyici tavır takınmışlardır, bu sefer de böyle olmaktadır.

 

Benim şahsi düşünceme göre hata olmakla birlikte, Türk tarafı belki de belli hesapları yaparak ve risk alarak Cenevre Konferansı’na gitmekle Rum tarafına bir açılım yapmıştır. Güvenlik ve garantilerin görüşüleceği beşli konferansa geçilebilmek için bazı şartların belirmesi gerekmektedir. Bu şartlar öncelikle güvenlik ve garantiler dışındaki gündemin taraflar arasında çözülmesiydi. Oysa KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da dile getirdiği üzere, henüz yönetim, yetki ve özellikle toprak paylaşımı konusunda, mülkiyet başta olmak üzere bir karşılıklı mutabakat ortaya çıkmış değildir. Buna rağmen güvenlik ve garantilerin ele alındığı beşli konferansa gidilmiştir ve sonuç çıkmamıştır. Orada Rumların maskesi düşmüştür çünkü Rum tarafı Türkiye'nin garantilerden vazgeçeceği beyanında bulunmasını istemiş, diğer konuları sonraya bırakmamıştır. Böyle bir yaklaşımla çözüme ulaşmak mümkün değildir.

 

“KKTC'nin Diğer Ülkelerce de Tanınması Süreci Başlatılmalıdır”

 

Rumlar önümüzdeki Şubat ayında seçime gideceklerdir. Seçim atmosferine Rum tarafında bir sene öncesinden girilir. Nitekim artık o seçimlere bir seneden az kalmıştır. Binaenaleyh, Rum liderliği artık iç politikaya oynamaktadır. Bu sebeple de bu seferki çözüm fırsatını heba etmiştir. Bundan sonra devam etmek beyhudedir, Kıbrıs Türk halkının haklı davasında zaman kaybettirmektir. Kıbrıs Türk halkının davasının hedefi kendi hak ve hürriyetlerinin ve egemenlik hakkının uluslararası planda da kabul edilmesidir. Kısacası, KKTC'nin diğer ülkelerce de tanınması süreci başlatılmalıdır. Ancak bu taktirde Rumlar belki gerçekleri görür ve hiç olmazsa “Zararın neresinden dönülürse kardır” anlayışıyla Türk toplumuyla eşit, kurucu ortaklık ve egemenlik hakları temelinde bir anlaşmaya razı olabilir. Aksi taktirde bugünkü şartlarda Rumların ve Yunanistan'ın çözüme ihtiyacı yoktur. Hatta kendi açılarından zarar görme ihtimalleri daha fazladır. Bu sebeple artık bu işin adı konulmalıdır.

 

“BM Barış Gücünün Fiili Bir Fonksiyonu Yoktur”

 

BM, adadaki barış gücünün görev süresini sona erdirmenin işaretini verirse belki bu Kıbrıslı Rumları mantıklı olmaya ve yeniden çözüm arayışlarını kabul etmeye sevk edebilir. Çünkü bugün Kıbrıs'taki barış ve istikrar, barış gücünün sayesinde değil Türk askerinin varlığı sayesindedir. Çünkü Barış gücü bugün 1000 askerin altına düşmüştür. Oysa 21 Aralık 1963'ten sonra adada konuşlandırılmış olan BM Barış Gücünün asker sayısı 7500 civarıydı. O sayıdaki bir kuvvet dahi Rum katliamının önünü alamamış, Kıbrıs Türk halkını Rumların katliamından koruyamamıştır. Onun için bu barış gücünün fiili bir fonksiyonu zaten yoktur. Uluslararası toplum beyhude bir masraf yapmaktadır. Bu masrafların zaten yüzde 75'ini Rumlar ve Yunanistan karşılamaktadır. Barış Gücü oradan giderse onlar da bu yükten kurtulur. Ayrıca Türkiye'nin askeri varlığına dayalı bir statüko belki BM'nin de gerçekleri görerek KKTC'nin kabullenmesi ve bu temelde yeni bir müzakere imkanını araştırmasıyla gerçekçi bir çözüme varılabilir.

 

“Enosis Planından Vazgeçmiş Değiller”

 

Anastasiadis'in geçmişi de esasen Kıbrıslı Türklerle bir federasyon temelinde çözüm yapmaya el vermemektedir. Unutmamak gerekir ki, mensubu olduğu parti, EOKA-B'nin kurucuları tarafından kurulmuştur, temel unsurunda EOKA-B vardır. Onlar bu Enosis planından vazgeçmiş değillerdir. Çünkü 2004'deki referandumda Rumlar yüzde 76'ya varan bir oyla çözümü reddetmişlerdir. Oysa Anastasiadis'in liderliğini yaptığı ve ondan sonra Cumhurbaşkanı seçildiği partisinin bir önceki seçimde oy nispeti yüzde 33'tür. Yani partileri 'Evet' demiş olsaydı bugün o referandumda sonuç çözüm olurdu. Anastasiadis partisinin referandumda çözümü desteklediğini söylüyor. Desteklemiş olsalardı asgari yüzde 33 alınırdı. Oysa onlardan başka partiler de vardı. Onlarla beraber ‘evet’ oyları yüzde 45 hatta yüzde 50'ye varabilirdi. Varmadığına göre iktidar partisi 2004'te büyük bir fire vermiştir. Bu da gösteriyor ki, Anastasiadis ve partisi çözümde samimi değildir ve Enosis fikrinden de vazgeçmiş değillerdir. Hatırlarsınız bir kaç ay önce meclisin kabul ettiği bir kararla 1950 Enosis Plesibiti’nin okullarda kutlanması kabul edilmişti. Bu da Güney Kıbrıs Rum Parlementosu tarafından ifşa edici bir durumdur. Bu kararı kaldırmak yerine Kıbrıs Türk tarafını oyalayıcı yöntemlerle işi uyutmayı tercih etmişlerdir. Bu da Rumların samimiyetsizliklerini göstermektedir.

 

“KKTC'nin Başka Ülkeler Tarafından Tanınması İçin Çalışmalıdır”

 

BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Eide'in yaptığı açıklama beni şaşırtmamıştır. Ben bundan önce son iki yılda yazdığım yazılarda Anastasiadis döneminde çözüm olmayacağını açık seçik ifade etmiştim. Hatırlayacaksınız, Mehmet Ali Talat Cumhurbaşkanı olduktan sonra Hristosyas'la çözüm sağlanacağı yolunda kamuoyunda büyük bir heves ortaya çıkmıştır ama bunlar gerçekleşmemiştir. O zaman yayınladığım makalelerde Hristosyas zamanında da çözüme ulaşılmayacağını belirtmiştim çünkü çözümün çerçevesi yanlıştır, temeli yanlıştır. Kıbrıslı Rumların tarihi Enosis emeli değişmemiştir. Aynı değerlendirmeyi daha sonra Anastasiadis seçildikten sonra da yaptım ve maalesef yanılmadım. Bundan sonra da artık çözüm beklemek beyhudedir. Artık Türkiye diplomasisi KKTC diplomasisi ile el ele verip KKTC'nin başka ülkeler tarafından da tanınması için çalışmalıdır.