Uzun süredir AB’yle (Avrupa Birliği) olan ilişkileri son derece gerilimli bir zemine oturmuş olan Romanya’nın AB dönem başkanlığına geçmesi yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Uzun süredir yolsuzluk söylemleri etrafında şekillenen Romanya siyaseti açısından en çarpıcı gelişme ise iç siyasi bir sorun olarak görülen yolsuzluk iddialarının artık ülkenin AB’yle olan ilişkilerindeki belirleyici unsur olduğu gerçeğidir. Bir diğer ifadeyle, AB’nin halen “vicdan muhasebesi” yapmasına neden olan “büyük Doğu genişlemesinin” bir çıktısı olarak 2007’de gerçekleşen Romanya’nın AB üyeliği, her iki tarafı da halihazırda memnun etmemektedir. Hatta, Doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri tarafından modernleşme ve siyasal/ekonomik istikrarlaşmanın “sihirli reçetesi” olarak görülen AB üyeliği, zaman geçtikçe her iki taraf açısından daha da sorgulanır hale gelmiştir.

 

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ve Yugoslavya’nın çöküşlerinden sonra Avrupa’nın doğusunda meydana gelen muazzam güç boşluğu doğal olarak başta ABD ve AB olmak üzere Batılı aktörlerin “iştahını kabartmıştı”. AB’nin politik “rüştünü ispat etme” çabaları Putin’le beraber yeniden yükselişe geçen Rusya’nın Batı açısından yeniden bir tehdit olarak algılanmasıyla birleşince, AB’nin “apar topar” gerçekleştirdiği Doğu genişlemesi vuku bulmuştu. Öte yandan, başta Romanya ve Bulgaristan olmak üzere birliğe son yıllarda katılan ülkelerdeki sosyalist döneme ait alışkanlıklar halen giderilememiştir. Hatta bu alışkanlıklar her geçen gün kendini birlik içerisinde daha fazla hissettirmektedir. Konu Romanya özelinde ele alındığında ise ülkenin yakın siyasetindeki en önemli figür olan Nicolae Ceausescu dönemine benzer alışkanlıkların ve uygulamaların bugün AB üyesi olan Romanya’da yeniden canlandığı görülmektedir. Malum olduğu üzere diğer eski sosyalist ülkeler gibi Romanya da o dönemde çok az sayıdaki politik elit tarafından toplumsal sorunlar büyük ölçüde göz ardı edilerek keyfi bir şekilde yönetiliyordu. Bu sürecin sayısız çıktısı olmakla beraber siyasal elitler ve bürokratik kadro açısından büyük yolsuzluklar, toplumsal tabanda ise bunun bir alt seviyesi olan rüşvet, devlet mekanizması içerisinde son derece normalleştirilmişti.

 

1989 Devrimi’yle beraber aradan geçen 30 yıllık süreç şüphesiz ki Romanya’nın ekonomik ve politik açıdan modernleşmesi açısından son derece büyük önem arz etmektedir. Bilhassa, 2007’de gerçekleşen ülkenin AB’ye katılımı ve öncesinde geçen zorlu müzakere süreçleri bu sürece olumlu katkıda bulunmuştur. Öte yandan, son yıllarda Rumen siyasetinin yükselen figürlerinden birisi olan Sosyal Demokrat Parti lideri Liviu Dragnea ile birlikte Romanya’nın bahsi geçen modernleşme sürecinin tıkandığı görülmektedir. Aile üyelerine ve şahsına haksız yollardan para kazandırmak ve AB fonlarını zimmetine geçirmekle suçlanan Dragnea, hak etmiş olmakla beraber hakkındaki 3,5 yıllık hapis cezası nedeniyle başbakanlık mevkiine oturamamış; ancak yakın müttefiki olan Viorica Dancila’nın başbakan olmasıyla beraber adeta Dragnea, Romanya’nın gayri resmi başbakanı haline gelmişti. Bu süreç Romanya’da uzun süredir parça parça devam eden kitle protestoları şeklinde tezahür etmektedir. Öte yandan, bu süreci son derece manipülatif bir şekilde yönetmeye çalışan Dragnea, suçlamaları reddetmekle beraber AB vasıtasıyla Romanya devleti içerisinde adeta “gölge bir devletin” oluşturulduğu imajını oluşturarak seçmenlerini konsolide etme yoluna gitmektedir. Ülkede yüzde 50’nin altına düşen AB’ye destek oranı da Dragnea’nın çabalarının karşılık bulduğu şeklinde yorumlanabilir.

 

Süreç AB açısından değerlendirildiği zaman şüphesiz ki, bu durum Romanya’nın “AB karnesi” açısından çok büyük bir olumsuzluk arz etmektedir ve AB’nin Romanya üzerindeki baskılarının da gün geçtikçe artacağını iddia etmek yanlış olmayacaktır. Öte yandan, bu baskıların Romanya siyasetinde nasıl karşılık bulacağı ise ilerleyen süreçte Romanya’nın AB’yle olan ilişkilerindeki esas belirleyici unsur olacaktır. İlk senaryoya göre, Dragnea’nın Romanya siyasetinden pasifize edilmesiyle beraber Romanya ve AB arasında yeni bir sürecin başlaması muhtemeldir. Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken husus ise Dragnea’nın Romen bürokrasisi ve yargısında ne derece etkili olabileceği sorunsalıdır. Her ne kadar Dragnea’ya hapis cezası verilmesi hususunda Romen yargısı galip gelmiş gibi görünse de yolsuzluk affına ilişkin yasal düzenlemeler konusunda da Sosyal Demokrat Parti’nin radikal kararlar alabileceği görülmüştür.

 

İkinci senaryo ise Dragnea ve Sosyal Demokrat Parti’nin ülkenin Moldova ile birleşmesi gibi milliyetçi ve popülist söylemlerle Romanya’nın dış ve iç politikasında önemli bir eksen kaymasına yol açabileceği gerçeğidir. Bu söylemler daha önce de ifade edildiği üzere AB’nin Romanya açısından artık “iyi” olmadığı algısının oluşturulmasıyla beraber ülkede geniş tabanlı bir AB karşıtlığına dönüşme riskini taşımaktadır.

 

Son tahlilde AB’nin, Romanya ile olan ilişkilerinde ortaklık anlayışından sıyrılarak katılım müzakereleri sürecindeki gibi havuç-sopa politikasına dönmesi son derece olasıdır.