Mart ayı sonlarında Romanya ve Moldova’nın tekrar birleşmesine yönelik uluslararası kamuoyuyla paylaşmış oldukları niyet deklarasyonu başta Romanya ve Moldova olmak üzere Avrupa siyasetinde büyük bir heyecan yarattı. Tarafların bu niyetlerini ifade etmelerindeki en büyük argümanları hiç şüphesiz ki, bu iki ülkenin daha önce de birleşmiş olmalarıdır. Politik romantizmin etkileriyle ortaya çıkan bu tasarının uygulanabilirliği ise oldukça zor bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Öncelikle, SSCB’nin çöküşüne bağlı olarak ortaya çıkan yeni dünya düzeni sonrasında Avrupa’da fiziksel sınır değişikleri çok beklenen/istenen bir durum olarak görülmemektedir. Her ne kadar taraflar bu niyetlerini self-determinasyon ilkesiyle bağdaştırsalar da bu hamlenin Republika Srpska, Transdinyester (Transnistria) veya Katalonya gibi Avrupa’nın kritik bölgelerinde domino etkisine sebebiyet verebilme riski bu tasarının önündeki en büyük engellerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbette ki, bu durum farklı dinamiklere sahip ülkelerden müteşekkil Avrupa coğrafyasını ciddi bir politik kriz sürecine sürükleyecektir. Avrupa Birliği’nin de son dönemlerde yaşamış olduğu siyasal güç kaybı da düşünüldüğünde, kontrol mekanizmasından yoksun yeni bir politik kriz Avrupa’nın bu dönemde maruz kalmak isteyeceği en son seçenektir.

 

Moldova’nın böylesi bir hamle ile hedeflemiş olduğu en büyük kazanç politik romantizmin de ötesinde realizm ile açıklanabilir. Bir başka ifadeyle, bir Avrupa Birliği ülkesi olan Romanya ile birleşmek Avrupa’nın en izole ülkelerinden birisi olan Moldova’nın kıta ile bütünleşmesi bağlamında son derece büyük ekonomik ve politik avantajlar içermektedir. Öte yandan, açıklamanın sahiplerine bakıldığı zaman ise bu projenin politik altyapısının yeteri kadar sağlam olmadığı göze çarpmaktadır. Öncelikle, Romanya’daki iktidar partisi PSD’nin lideri Liviu Dragnea ülkede son dönemde yaşanan toplumsal hareketlerin neticesinde meşruiyetini önemli ölçüde yitirmiştir ve PSD’nin daha ne kadar Romanya siyasetini belirleyebileceği cevabı zor bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaldı ki böylesi bir hamle (özellikle self-determinasyon ilkesinden beslenirse) Romanya’daki Macar azınlık üzerinde de benzeri etkiler doğurmaya müsaittir ve bu durum Romanya’nın toprak bütünlüğünün mevzu bahis olması anlamına gelecektir.

 

Durum Moldova açısından değerlendirildiğinde de ilk göze çarpan dinamik Moldova siyasetinin de homojen bir görüntü çizmediği gerçeğidir. Ülkenin toplumsal ve siyasal yapısında halen Rus geleneğinin son derece baskın olduğu unutulmamalıdır. Daha da önemlisi sui generis bir yapıya sahip olan Transdinyester Bölgesi, Rusya açısından askeri ve stratejik anlamda hayati bir öneme sahip olduğundan böylesi bir birleşme Rusya’nın ve Romanya’nın karşı karşıya gelmesi demek olacaktır.

 

Son tahlilde, yazıya konu olan deklarasyonun tarihsel bir romantizm beyanından öte geçmesi karmaşık uluslararası güç dengelerinden ötürü mümkün görünmemektedir.