Romanya’da 2017’den bu yana politik elitler ve halk arasındaki uçurum gitgide büyüyen bir görüntü arz ediyor. Öyle ki ülkede bitmek bilmeyen protestolar, 16 Aralık 1989’da başlayan ve Nicolae Ceausescu’nun iktidardan indirilmesine kadar uzanan Rumen Devrimi’nden sonra ülkede yaşanan en geniş katılımlı toplumsal hareket olarak değerlendiriliyor. Acaba Romanya’da yaşananlar sadece yolsuzluk karşıtı gösterilerden mi ibaret yoksa yıllardır ülkede aradığını bulamayan halkın öfke patlaması mı?

 

Aslına bakılacak olursa Romanya’da devam eden gösteriler aslında 2017’de başlayan toplumsal bir dışavurumun devamı niteliğinde; ancak elbette ki her toplumsal harekette olduğu gibi Romanya’da yaşanan gösterilerin de arka planında olayların fitilini ateşleyen bir olay var. İlk olarak Şubat 2017’de başlayan gösteriler hükümetin yolsuzluğu teşvik eder nitelikteki birtakım düzenlemeyi kabul etmesiyle başladı. O haftadan itibaren yoğun kar yağışına rağmen tahminen 500 bin Romanya vatandaşının başta başkent Bükreş olmak üzere ülkenin çeşitli şehirlerinde sokağa çıkmasıyla beraber bugüne dek devam eden süreç başlamış oldu. Olaylar esnasında kolluk kuvvetlerinin de göstericilere karşı yüksek oranda güç kullanması aslında protestoların daha da ivme kazanmasını sağladı.

 

Olayların bu denli kontrol edilemez bir hale dönüşmesinin ardındaki temel sebeplerden birisi de şüphesiz ki iktidarda bulunan Sosyal Demokrat Parti’nin hem kendi içerisinde hem de diğer devlet mekanizmalarıyla yaşamış olduğu büyük problemler. Bir başka ifadeyle, Sosyal Demokrat Parti’nin dışarıya çizmiş olduğu son derece kırılgan profil halk nezdinde partinin de meşruiyetinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda, hakkındaki suçlamalar nedeniyle politik yasaklı olan Liviu Dragnea halen Sosyal Demokrat Parti’de gücü elinde tutan kişi olmasına rağmen eski başbakanlardan önce Sorin Grindeanu sonra da Mihai Tudose ile yaşamış olduğu iktidar kavgası Romanya’nın kısa sürede iki başbakan değiştirmesine neden oldu ve Dragnea halen göstericilerin hedefindeki ilk kişi konumunda.

 

Ülkedeki güncel olaylar ise daha evvel belirttiğim üzere 2017’de başlayan olayların devamı niteliğinde. Ülkede yolsuzlukla mücadelede simge isim haline gelen başsavcı Laura Kodruta Köveşi iktidarın hedefindeki isim durumunda. Öte yandan, Köveşi’nin siyasal iktidarın baskılarına daha ne kadar dayanabileceği ise cevabı kestirilemeyen bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Elbette ki, ülkede meydana gelen olaylara daha geniş bir perspektiften bakacak olursak, aslında meydana gelen hareketin altında yatan temel sebep orta sınıfın gitgide yok olmasına bağlı olarak gelir dağılımının son derece adaletsiz bir hale dönüşmesidir. Özellikle, Ceausescu ile birlikte sosyalist rejimin yıkılmasından sonra Batı demokrasisi ve Batılı politik değerler etrafında şekillenen ülkenin genç nüfusu çok büyük bir hayal kırıklığı içerisinde bulunmaktadır. Ülkenin, 2007’de Avrupa Birliği'ne (AB) üye olmasına rağmen Romanya’nın kronik sorunları halen çözülememiş olup bu durum hem ülkeden dışarıya devam eden yoğun bir genç beyin göçüne sebep olmaktadır; hem de ülkenin AB nezdinde zaten düşük olan prestijini daha da geriletmektedir.

 

Nihayetinde Romanya, tıpkı 1989’da olduğu gibi bir kırılma sürecinden geçmektedir. Ülkede yolsuzluk söylemleri etrafında şekillenen ancak çok daha fazla ve büyük sorunlardan kaynaklanan toplumsal hareketin nasıl bir sonuç doğuracağı aslında önümüzdeki dönemde nasıl bir Romanya profiliyle karşılaşacağımız sorusuna cevap verecektir. Bir yandan ise Devlet Başkanı Klaus Iohannis’in krizi nasıl yöneteceği ve devlet mekanizmaları ile halk arasında bir uzlaşma sağlayıp sağlayamayacağı da son derece önemli bir belirleyici faktör olacaktır.