“Ça commence avec un oeuf, ça finit avec un boeuf”, “Hırsızlık bir yumurtayla başlar öküzle biter”. Pek çoğunun hayatında tek bir Türkü tanımadığından şüphe etmediğimiz Ermeni diasporasının bugün ulaştığı nokta budur. 1970’lerde ASALA’nın terör eylemlerine başlamasına kadar her biri Fransız olmuş Ermenilerin Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleriyle sımsıkı ilişkileri bulunuyor, bayramları birlikte kutluyorlardı. Çok değil 1999 yazındaki depremden sonra bazıları başkonsolosluklarımıza kadar bizzat gelip karınca kararınca bağış yapmıştı. Bazıları da telefon edip ağlamaklı bir sesle acımızı paylaştıklarını söylemişti. Hele Aubagne’dan gelen yetmişini geçmiş Ermeninin Türk kahvesi eşliğinde kırık dökük Türkçesiyle yaptığı sohbette buram buram Türkiye kokusu vardı.

 

Onlarınki insanca ilişkilerdi. Ama onların önceleri önemsiz suçlamalarla işe başlayan çocukları bugün aynı temsilciliklerimize gözü dönmüş bir şekilde saldırmaktadır. Dünyanın beşinci büyük ekonomisine sahip ancak gözü iktidardan başka bir şey görmeyen politikacıların insafına kalmış Fransa ile dünyanın on altıncı büyük ülkesi olan Türkiye’yi bir kez daha karşı karşıya getirmeyi başardılar.

 

1984 yılında yayınlanan HISTOIRE isimli dergi 24 Nisan öncesinde, 1915 yılındaki olayların Osmanlı ile Ermeniler arasında meydana gelen olaylar sırasında her iki taraftan da insanların öldüklerini, Ermenilerin kayıplarının çok daha büyük olduğunu, sonuçta Ermenilerin katliama uğradıklarını anlatır.

 

Aradan geçen sürenin diasporanın ısrarlı ve programlı çalışmalarının semeresini verdiğinin kanıtı olarak yine bir başka Fransız dergisinde Ermeni olayları ele alındı. Ama bu kez katliam yerine soykırım suçlamalarıyla… Üstelik suçlamaların yer aldığı bu dergi ülkede ve dünyada güvenilir olarak kabul edilen Le Monde gazetesi tarafından basıldı. İki ayda bir yayınlanan derginin Ağustos-Eylül 2004 tarihli, “Les Génocides Dans L’Histoire” başlıklı sayısında Türkiye’yi akla hayale gelmeyecek iddialarla suçlama görevi Taner AKÇAM’a verildi. Bilindiği gibi bu şahıs sosyolog-tarihçi olarak tanınmakta ve Kanada/Toronto’daki Ermeni soykırım yalancılarına ait Zoryan Enstitüsünde çalışmaktadır.

 

La Turquie hantée par le génocide armenien-Ermeni soykırımı Türkiye’nin kâbusu oldu, başlıklı yazıda bazen bu kadar da olmaz dedirtecek ölçüde çarpıtılmış, Atatürk’e ve dönemin diğer liderlerine ait sözleri kendince anlamlandırdığı ifadelerle telaşla soykırım iddialarını kanıtlamaya çalışıyor. 

 

Yıllardır insanların gözüne sokarak, kulağının dibine girerek birbiri ardına yüzlerce kez gerçekleştirilen propaganda çalışmaları sonucunda diasporanın sözlerinden başkası duyulmaz oldu. Kanlı siyasi cinayetlerle çıktıkları yolda, çabalarının karşılığını alarak mağdur olan taraf koltuğuna yerleştiler. Biraz geç kalmış olmanın verdiği telaş, biraz da hedefimizi yeterince tanımamanın hatasıyla bugün çözümü tarihçilerin belirtecekleri görüşlerinde aramaya başladık. Ne var ki gerçekler bu düşüncenin geçerliliğinin olacağı konusunda ciddi şüpheleri barındırıyor. Tarih elbette soykırım olmadığını belgelerle söylüyor. Uzun boylu araştırmaya bile gerek bırakmıyor. Ermeni isyancıların arkalarına batının ve doğunun güçlü ülkelerinin desteğini aldıkları, Cenevre’de basılmış sözde bağımsızlık bayrakları, Paris gazetelerine verilen ilanlar, M’amûretü’l-aziz’de, Haçin’de, Van’da ele geçen binlerce silah, bomba ve mühimmat, bugün hâlâ Iğdır’da, Erzurum’da ortaya çıkan günahsız insanlara ait toplu mezarlar ve daha belki yüzbinlerce kanıt Ermenilerin katliamlarını ortaya koymaktadır. Eğer dünya kulak verecek olursa mademki sadece Ermeniler soykırıma uğradılarsa bunca silah ve mühimmatla, örgütle, propagandayla ne yaptığının cevabı düşünmesi fazlasıyla yeterlidir.

 

Yahudi soykırımıyla eş tutarak Gayssot yasasının benzerini Ermeniler için çıkarmaya çalışan Fransız politikacıların, Nazilerin kapılarını çalarak gecelikleriyle evlerinden topladıkları Yahudilere yaptıklarıyla, eli silahlı Ermeni katillerine Osmanlının yaptığının birbiriyle hiçbir surette ilgisinin bulunmadığını bilmediklerini düşünmek mümkün müdür?

 

Tarihçilerin söyleyecekleri ne diasporanın ne de Fransız politikacının işine gelir. Onlar soykırım olmadığını zaten biliyorlar, kavgalarının temeli bu gerçeğin kabul edilmemesidir. Var güçleriyle bunun için çaba gösteriyorlar. Google’da yapılacak küçük bir araştırma bunu ortaya koyacaktır. “assasin Turc, genocide, 1915” kelimeleriyle yapılacak bir sorgulama neticesinde bir değil birkaç dilde binlerce haber, bilgi, film, fotoğraf dökülecektir. Aynı şekilde Türkiye’nin feryadı doğrultusunda yapılacak araştırmadan ise son derece mütevazı bir sonuç alınacaktır. Bu durumda hangi tarihçinin sözleri duyulacaktır.

 

Osmanlı tarihi konusunda uzmanlığı tüm dünyaca kabul edilen tarih profesörü Gilles VEINSTEIN, bir kez Aix en Provence Üniversitesinde bu konularda konferans vermeye kalktığında soykırım militanlarınca neredeyse dövülecekti. Fikir adamlığıyla güvenilir duayen bir gazeteci olan Alexsandre ADLER, köşesinde Türkiye’nin AB için önemini anlatması bile diasporanın saldırılarına hedef olması için yetip arttı. Gazetelere verdikleri tam sayfa duyurularla o saygıdeğer gazeteciyi soykırımı onaylamakla suçladılar.

 

2001 yılında binbir emekle Ermenistan ve Türkiye temsilcileri arasında oluşturulan Türk-Ermeni Barışma Komitesi’nin ömrü ancak birkaç ay olabildi. Soykırım militanları buraya da karışarak Ermeni temsilcilerin üzerinde kurdukları baskıyla komitenin varlığına son verdiler.

 

Diaspora Ermenisinin edepsizliği Lyon’da kaçak Ermeni anıtı diktirdi. Belediye başkanı sivil bir hareket olan Bellecour ve Antonin-Poncet Meydanları Mirasını Koruma Vakfı’nın uyarılarına ve anıtın kaldırılması isteğine kulaklarını tıkadı.

 

Orly katliamının katilinin davasının görüldüğü mahkemede, önümüzdeki günlerde yasanın çıkmasıyla belki soykırımı inkâr suçlamasıyla yargılama yapacak olan Fransız yargısı, Türk heyetinin derdini anlatmasına bile izin vermedi.

 

Bunca edepsizliğin ortasında hangi tarihçi gerçekleri söylemeye cesaret edebilir, söylese bile kim işitir?

 

2001 yılındaki karardan sonra Türkiye’de yer yerinden oynarken, Fransız medyası protesto gösterileriyle dalga geçti. Haber programlarında yer verilen Türkiye’den görüntülerden seçildiği açıkça belli olan, küçük grupların Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nin önünde yumurta atmalarını, göstericiler arasındaki, ufak-tefek kirli sakallı seyrek dişli birini özellikle tekrar tekrar gösterdiler. Türkiye’nin aldığı boykot kararırıyla da dalga geçmeyi ihmal etmediler. Ne yazık ki ülkemizin açgözlü ve ahlâksız işadamlarından edindikleri tecrübelerine dayanarak gazetelerin köşe yazılarında Türkiye’de kuralının her dönemde işlediğini öne sürdüler. İhale edilen işin yüzde on üçünü rüşvet olarak verilmesinin boykotu işletmeyeceğini anlatmak istiyorlardı. Birkaç kişinin hatasını bütün bir millete mal etmenin vicdansızlığı ve adaletsizliği onları hiç etkilemedi.

 

Ellerini kollarını sallayarak Türkiye’nin her köşesinde gezerek özellikle kenar mahallelerin halkıyla yaptıkları görüşmelerin içinden şikâyet ve bilgisizlik içerenleri özellikle seçerek yayınladılar. İzleyenlerde devletimizin Fransa’ya husumetle davrandığı, buna karşılık halkın muhabbet beslediği izlenimini yarattılar. Fransız halkını, bütün protestoların loup grise-bozkurtlar ile devletin eseri olduğuna ikna ettiler.

 

Bütün bu Türkiye aleyhtarı kamuoyu yaratma çabaları Haçlılar zamanından kalma olumsuz Türk yargısının üzerine monte edildiği için başarılı sonuç almaları oldukça kolay olmaktadır. Fransızların bu hassasiyetini iyi değerlendiren diaspora yılın her döneminde Türkiye ve Türkler karşıtı televizyon programları yayınlanmasını sağlamaktadır. Fransa’nın yerel bir televizyon kanalı veya gazetesi bile ülkemize gelip, etnik bölücülerin derneklerine kadar gidip, ülkemizi karalayanların sesini duyurmaktadır. Eğri oturup, doğru konuşalım; bugüne kadar Türkiye’nin basınından, televizyonundan birinin gidip Fransa’nın Pau veya Bayonne şehirlerinde Basklarla ilgili bir program, haber yaptıklarını gördük mü?

 

Kızgınlıkla bazı çevrelerimizde Fransa’da bulunan Müslümanlarla işbirliği yapılması suretiyle soykırım iddialarına karşı mücadele edilebileceğini seslendirenler bulunmaktadır. Bu düşüncenin uygulamaya geçirilmesi kolay görünmemektedir. Çünkü diaspora, Kürtçülerin yanı sıra Arap dernekleriyle de iyi ilişkiler içerisindedir. Görünen her hangi bir yararı olmamakla beraber örgütsüz Arapların sempatisinin aksine örgütlü olanların soykırım militanları lehine etkileri çoktur. Bunların başını ırkçılığa karşı olduğunu öne süren ve başında Cezayir asıllı bir Arabın bulunduğu SOS RACISME gelmektedir. Sadece bununla da kalmayıp MRAP, ATTAC, CIMADE, Medecine du Monde gibi daha birçok HDÖ (STÖ) ile de ilişki halindedirler. Bütün bu çevrelerin ortak özelliği Türk ve Türkiye husumetidir.

 

Fransa’ya, Cezayir katliamını hatırlatmanın, bu olay nedeniyle onu tarihiyle yüzleşmeye çağırmanın bir yararı yoktur. Zira Fransa yıllar önce çıkardığı bir yasayla Cezayir konusunu kapatmış bulunmaktadır. Ayrıca bu tezimizin geçerliliğinin olması için Cezayirlilerin desteğini almamız gerekir ki buna en azından şimdilik imkân yoktur. Fransa’nın en güvendiği K. Afrikalı bir lider olan bu ülkenin devlet başkanı Buteflika’dan Fransa yanlısı bize karşı bir çıkış gelirse bu hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

 

1999 yılı eğitim döneminde orta dereceli okulların öğrencilerine verilen tarih ve coğrafya kitapları soykırım iddiaları doğrultusundadır. (1) Bu kitaplarda, Türkiye’nin topraklarının “Kürdistan”a ait olduğu, Kürtlerin özgürlüklerinin bulunmadığı, Ermenilere soykırım yapıldığı anlatılır. Yine Ermeni öğrenciler için hazırlanan ders kitabında ise “Hayastan”dan, soykırıma kadar her türlü Türkiye karşıtı konuya yer verilir.

 

Son zamanların en çok öne çıkarılan “Kürt soykırımı” yalanları, Ermeni yalancılarından önemi destek almaktadır. Yurt dışının genelindeki bu işbirliği diasporanın varlığı sayesinde Fransa’da çok daha güçlüdür. Fransız parlamentosunda dün (22.11.2011) yapılan oylamadan sonra zafer sarhoşluğunu Ermeni militanlarla birlikte yaşayan PKK’lılar, yarın sıranın “Kürt soykırımı”na geleceğini umut ediyorlar.

 

Geldiğimiz aşama yaklaşan soykırım yalanlarının yüzüncü yılı nedeniyle bizim için kırmızı alarm durumu anlamını taşıyor. Fransız politikacıların daha ileriye gitmelerine ihtimal vermek zor gibi görünüyor. Sürecin şimdiki noktasında bırakılması muhtemeldir. UMP içerisinde güçlü bir konumu bulunan ve Türk dostu olarak tanınan Alain JUPPE’nin bu konuda belirleyici bir etkisinin bulunması beklenebilir. Ancak yasanın yaptırıma dönüşmesi halinde ortam tümüyle yalancı ve iftiracıların eline geçecektir. Fransa içerisinden gerçeği dile getirmeye imkân kalmayacağı gibi dışarının doğrulamasının da önü kesilecektir. Böyle bir durumda Fransa’yı diğer ülkelerin de izlediğini düşünmek bile olası felaketin büyüklüğünü görmeye yetecektir.

 

Fransa’nın geneline dağılmış durumdakilerin de dahil edilmesiyle toplamı yüzü aşan Ermeni derneklerin tümü soykırım için güçlerinin üzerinde faaliyet göstermektedir. Böylesine güçlü bir karşı cephede olanlara karşılık Türkiye’nin ve gurbetçi Türklerin önümüzdeki bu kısacık sürede gerekli önleyici çalışmaları başarıyla gerçekleştirmeleri oldukça zor görünmektedir. Devlet olarak Fransa’ya uygulanacak boykotun yeterince etkili bir şekilde uygulanabilmesinin önünde uluslararası sözleşmeler, tahkim kurulları engelleri bulunmaktadır. Öfkenin ilk ateşiyle çeşitli iş ve kamu çevrelerinden yapılan Fransız mallarının ve firmalarının boykot edilmesi çağrılarının bir bütünlük içerisinde uygulanması ve uzun ömürlü olması zorunluluğu bulunmaktadır. Geçmişteki gibi saman alevi misali boykotların hiçbir ciddiyeti bulunmamaktadır. Önceki deneyimlerini esas alan Fransa aynı beklentiyle şimdiki çağrıları umursamadığını söyleyebiliriz.

 

Diplomasi siyasetle, siyaset örgütlü kamuoyuyla desteklenmedikten sonra bir yararı olmayacaktır. Bu bakımdan Türkiye’deki ve Fransa’daki herkese, her HDÖ’ye sorumluluk düşmektedir. Haksızlığa duyulan toplumsal öfkeyi daha da çoşturan ve uygulanmaktan uzak söylemler yerine mantıklı ve birlikte girişimlere öncelik vermek zorundayız. Zaman geçirilmeden üzerinde anlaşılacak ortak projelere belediyeler, meslek odaları, işçi sendikaları, üniversiteler, basın ve yayın organları tüm güçleriyle destek vermelidirler.

 

Sayıca Ermenilere eşit oldukları halde, onlardan sonra gelmiş olmaları, vatandaşlık hakkı alanların sayısının az olması, daha düşük eğitimleri gibi nedenlerle varlıklarını ortaya koyamayan gurbetçi vatandaşlarımıza da önemli görevler düşmektedir. Bunun başarılması içinse diplomatik temsilciliklerimizin amaca uygun kadrolarla desteklenmeleri, altından kalkmakta zorlandıkları konsolosluk işlerinden gurbetçilerimizi daha çok bilgilendirecek, bilinçlendirecek çalışmalara fırsat bulmaları sağlanmalıdır. Hemşerilik, siyasi görüş, mezhep temelinde parçalanmış olan gurbetçilerimizin soykırım tehdidinin büyüklüğüne inanmaları sağlanarak hiç olmazsa bu konuda ortak hareket etme yetenekleri geliştirilmelidir.

 

Dünya genelinde Ermeni soykırım militanları büyük projelerle yüzüncü yıla hazırlanıyorlar. Bu çerçevede ABD’de Michigan Üniversitesi’nde Assessment of the Armenian Studies (ASP) adındaki projeyle dünyanın her yerindeki Ermeni bilgileri tek bir merkezde toplanacaktır. Büyük paralarla yürütüldüğü muhakkak olan böyle bir projeyle elde edilecek bilgi-belge üstünlüğüne karşı koymak hiç kolay olmayacaktır.

 

Batının Ermeni davasını sahiplenmesinin gerisinde kalmayan Rusya’da atılan adımlar da aynı tehdit boyutlarındadır. Bu yıl içerisinde Moskova’da oluşturulan “Armenian Fund”a Rus-Ermeni işadamlarının bağışlarıyla 18 milyon dolar toplandığı bildirilmektedir. Dünyanın öbür ucunda, Arjantin’de “Hayastan Armenian Fund”a geçen ay kutlanan Şükran Günü’nde, 12 milyon dolar bağış yapılması sözünün alındığı, Ermeni asıllı işadamı Eduardo EURNEKIAN tarafından, Dağlık Karabağ’a 11 milyon dolarlık yatırım yapılacağı haberleri verilmektedir. Dağlık Karabağ giderek Ermenileştirilmekte, iadesi geciktirilmek suretiyle Azerbaycan’a olan tarihi ve doğal aidiyeti yavaş yavaş yok edilmektedir.

 

Önümüzde az bir zaman bulunurken, bir an önce yerine getirmek zorunda olduğumuz çok miktarda çalışma vardır. Bugüne kadar pek çok fırsatı kaçırdık. Diasporanın yüzüncü yıla yönelik tehlikeli oyununu bozmanın bu son fırsatını ne pahasına olursa olsun kaçırmamalıyız. Vatan sevgisi, hak ve adaletin üstünlüğüne duyulan inanç, ticari çıkarlara düşkünlük, tüketimde Fransız markalarına olan tutkunluk ya da akla gelebilecek bütün diğer gereklilikler doğrultusunda Türkiye’nin sadece bu amaç uğruna tek yürek olması zorunludur. Aksi halde Ermeni Gayssot yasasının önüne geçilemezse çözülme başlayacak ve dünyanın irili-ufaklı birçok devleti bu yasayı kabul edeceklerdir. Yurdumuzda ve dışarıda başını önünde tutmak zorunda kalmak istemeyen her mezhepten, dinden, etnisiteden, meslekten, sosyal ve ekonomik sınıftan kimseleri kısaca bütün Türkiye’yi ağır, acil ve tek seferlik bir görev beklemektedir.

 

Dipnotlar

 

(1) Histoire Géographie 3e Programme 1999 Nathan ve Histoire Géopraphe 6e Nouveau Programme Haiter