Fransa Parlamentosu’nda 22 Aralık 2011 günü sözde Ermeni soykırımının olmadığının dile getirilmesi çıkartılan bir yasa ile suç kapsamına alınmıştır. “Yasayla Kabul Edilen Soykırımların İnkârının Cezalandırılmasına İlişkin Yasa” ile Fransa’nın 4 saatlik bir süre içerisinde yıllardır tartışılan bu konu hakkında yargıya varması ve tarihi kendi açılarından yazma hevesiyle hareket etmesi işin içinde siyasi hesapların olduğunu da ister istemez gün yüzüne çıkarmış, yasaya aykırı hareket edenlere bu çerçevede bir yıl hapis cezası ve 45 bin Euro para cezası getirilmiştir. Yasa teklifinin onaylanıp onaylanmayacağı ise 22 ve 26 Ocak 2012 tarihleri arasında senato genel kurul oylanması sonucu belli olacaktır. Farklı kelimelerle ifade etmek gerekirse, Türkiye ziyareti sırasında çiğnediği sakızla tepki toplayan Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy, son dönemde de seçilme kaygısıyla tarihsel olayları ifade özgürlüğünü görmezden gelerek siyasi bir yatırım aracı olarak kullanmasından dolayı tepki almıştır.

 

Ulusal kimliklerini ve uluslarına bağlılık söylemlerini sözde soykırım iddiası üzerinden kuran Ermeni diasporası ve Sarkozy Fransa’sı arasındaki ilişkilerin son dönemlerde bu denli gelişmesine ve söz konusu yasanın parlamentodan geçmesine ortam sağlayan nedenlerden biri iki tarafın da Türkiye’ye karşı bir söylem benimsemesi olarak gösterilebilir. Ermeni diasporasının uluslararası alanda uzun süre devam ettirdiği çalışmalarına, Fransa’nın AB içerisinde devam ettirdiği Türkiye karşıtı açıklamaları bu yasada bir bakıma aynı potada eritilmiştir. Bunların yanında, söz konusu durumun Fransa’da 2001 yılından bu yana çeşitli evrelerde seyreden bir süreç olduğu unutulmamalıdır.

 

Arap Baharında “Türk Modeli” ve “Fransa Öncülüğü”

 

22 Aralık’ta kabul edilen yasa hakkında görüş belirtirken Fransa’daki Ermeni diasporasının baskısı ve bu kısımlardan oy beklentisi dışında Arap Baharı’nda Türkiye ve Fransa arasındaki rekabete de değinmeden geçilmemelidir. Türk-Fransız ilişkilerinin son döneminde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bireysel rekabet ve diğer yandan iki ülke arasında son dönemde Arap Baharı sürecindeki rol kapma savaşı ilişkilerde öne çıkan konulardan olmuştur. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yaşanan halk ayaklanmaları çerçevesinde Fransa’nın “öncü” bir pozisyon alarak, bölgede kaybolmaya başlayan Fransız etkisini pekiştirmek istemesi ile Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasındaki etkinliğini tekrar elde etmek için “model” olarak bölgede faaliyet gösterme isteğinin çatışması da iki ülke arası ilişkilerde sıkıntı yaratmıştır.

 

Diğer yandan, Anglosakson etkiden arınmış bir Avrupa isteyen ve bu bağlamda İngiltere’yi Avrupa Birliği (AB) dışında tutmak isteyen Charles De Gaulle Fransa’sının AB politikalarına benzer bir şekilde son yıllarda Nicolas Sarkozy’nin Fransa’sı da Türkiye ile arasına mesafe koymakta ve “Türkiye’siz bir Avrupa” eksenli politikalar izlemektedir. Bu anlayış, sözde soykırımı inkar yasası temelinde kullanılarak AB genelinde Türkiye’nin cezalandırılmasını istemekte ve Türkiye bu yasa üzerinde köşeye sıkıştırılmak istenmektedir.  Bu bağlamda, Brüksel’deki Fransız diplomatlar, tasarının Fransız Senatosu’nda yasalaşması durumunda AB’nin 2007 yılında kabul ettiği Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla Mücadeleye İlişkin Çerçeve kararı kapsamında değerlendirilmesi için girişimlerine başlamıştır. Böyle bir durumda, sözde soykırımı inkar eden bireyler sadece Fransa’da değil AB genelinde 1 ile 3 yıl arasında hapis cezasına çarptırılabilecektir.

 

Arap Baharı dışında Fransa’nın sözde soykırım yasasını kabul etmesi, Türkiye-Azerbaycan-Ermenistan üçgenindeki ilişkilerin en önemli belirleyicisi Karabağ Sorunu üzerinde de etkili olmuştur. Azerbaycan’daki siyasiler ve çeşitli sivil toplum kuruluşları sorunun çözülmesi için kurulan Minsk Grubu üyesi olan Fransa’nın tarafsızlığını yitirdiği kanaatine yol açmıştır. Fransız Parlamentosu’nda sözde soykırım yasasının onaylandığı 22 Aralık 2011 tarihinde sadece bir gün önce görev süresi biten AGİT Minsk Grubu Fransız Eşbaşkanı Bernard Fassier, Ermenistan’a veda ziyaretinde yaptığı açıklamada Karabağ Sorunu’nun askeri yollarla çözümünün imkansız olduğunu belirtmiş ve bu da Azerbaycan’a bir yönelik bir ikaz olarak algılanmıştır.[1] Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in “Gerek barış, gerek harp yoluyla Karabağ’ı alacağız” söylemiyle bir arada değerlendirildiğinde bu açıklama gerçekten de Ermenistan’a yakın bir açıklama olarak görülecektir.

 

“Millilik” ve “Popülizm” Bağlamında Sözde Soykırım İddiaları

 

Türkiye’nin sözde soykırım söylemlerine karşı politikalar oluşturmasında bir eksik de çok fazla bahsedilmese de kültürel alanda yaşanmaktadır. Orta Doğu ve Balkan televizyonlarında Türk dizilerinin istilası yaşanırken Türkiye’de Ermeniler tarafından iddia edilen soykırım konusu sinemada etraflıca anlatılan bir konu haline gelmemiştir. Buna rağmen, Ermenistan tarafına bakıldığı zaman Türkiye’yi yeren ve kendi açılarından sözde soykırımı savunan, yönetmenliğini Atom Egoyan’ın yaptığı “Ararat” ve Türkiye’deki adli ve sosyolojik yapıyı bozulmuş olarak göstermeyi kendine amaç edinen ve birçok ödül alan “Gece Yarısı Ekspresi (Midnight Express)” gibi filmler görülmektedir. Türkiye’nin kendisini tam anlamıyla anlatmak için gereken yollardan birisinin de kültürel araçlar olduğu unutulmamalıdır. Yine bu konuda “Otel Ruanda (Hotel Rwanda)” filmi çok çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyadaki birçok kişi, Ruanda’nın haritadaki yerinden, Hutu ve Tutsi gibi etnik gruplardan habersizken bu filmi izleyenler bir anda yüz binlerce Tutsinin yaşanan olaylar sonucu hayatını kaybettiğini öğrenebilmiş ve Ruanda’daki soykırımdan haberdar olmuştur. Buradan hareketle, 2004 yapımı Otel Ruanda’nın Fransız Ulusal Meclisi’nden geçen sözde soykırım yasasına karşı söylemlerinde Fransızların rolü olduğu Cezayir ve Ruanda’daki soykırımı kullanan Türk hükümetinden daha geniş bir kitleye ulaştığı söylenebilir. Kaldı ki, Cezayir Başbakanı Ahmed Ouyahia, Türkiye’nin söz konusu yasaya karşı Fransa’nın Cezayir Soykırımı’nın sorumlusu olduğu argümanı ile ilgili olarak söylediği “Osmanlı 1830’da 3 günde Cezayir’i Fransa’ya teslim etti. Kimsenin kanımızdan faydalanmaya hakkı yok”[2] sözleri, açıklamaların istenen etkiyi yapmadığına ışık tutmaktadır.

 

Fransız Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy’nin de bu bağlamda sözde soykırım iddialarını popülist bir şekilde kullandığı görülmektedir. Sarkozy’nin bizzat kendisine ait olan “Popülerlik ve popülistlik arasındaki farkı hatırlatmak isterim. Popüler olmak, Fransızların zihnini işgal eden konuları konuşmaktır. Popüler olmak, insanın vatandaşları tarafından anlaşılmasıdır. Popüler olmak, bir çözüm önerisine şaşırmadan önce olayın kendisine şaşırmaktır. Popüler olmak insanların günlük hayatını değiştirmeye ve geliştirmeye çalışmaktır. Popüler olmak kuralları reddetmektir. Popülist olmak, bir düşüncenin yalnızca yaygın olduğu için doğru olduğunu düşünmektir. Popülist olmak aydınların ve aracı kurumların halk adına yetkin olmadığını düşünmektir. Popülist olmak bir krizi çözmek için önlem almadan halkın desteğini almaya çalışmaktır. Reform yapmadan nutuk çekmektir. Bir öneride bulunmadan ortalığı karıştırmaktır. Bu tutumun tamamen karşısındayım.”[3]sözleri değerlendirildiğinde Sarkozy’nin aslında kendisiyle çeliştiği de kolayca görülmektedir. Popülist sıfatının gerektirdiği her şeyi yapan Sarkozy, aydınları sürecin dışında bırakarak parlamentoyu devreye sokmuş, sırf Fransa’daki Ermenilerin desteğini almak için konunun özüne ilişkin herhangi bir çalışma yapmadan bu tasarının bayraktarlığını yapmıştır.

 

Diasporanın Soykırım İcat Süreci

 

Belirtilmesi gereken bir diğer nokta, sözde Ermeni soykırımının tanınmasını savunan diasporanın Türkiye’nin hareket alanını daraltmak için başka etnik kökenlere mensup kişilerle birlikte hareket edip çeşitli soykırımların icat edilmesi sürecinde de rol oynadığı ve bu faaliyetleri de kendi söylemlerinde destekleyici bir unsur olarak kullandığı görülmektedir. 7 Ağustos 2010 tarihinde Türk temsilciliklerinin karşı çıkmasına rağmen Avusturalya’nın Sidney kentinde yer alan Bonnyrigg Park’ta “Asuri Soykırım Anıtı” yaptırılmış ve Erivan’da da benzer bir anıtın inşasının planlandığı belirtilmiştir.[4] Asuri, Keldani ve Süryanilere ait olduğu iddia edilen benzer sözde soykırım anıtlarının Fransa’da bulunan Sarcelles, Saint-Brice gibi yerlerde belediye başkanlarının katıldığı törenlerle açılmasını da burada vurgulamak gerekir. Tüm bunlara ek olarak, İsviçre’de de benzer bir sürecin işlediği görülmektedir.

 

Buna karşı, Türkiye’nin yurtdışında sözde soykırım iddialarını önlemek için gerçekleştirilen faaliyetlerde yalnızlığı görülmektedir. Yıllar önce Avrupa’ya çeşitli nedenlerle göç etmiş Türk vatandaşları arasında bir türlü kurulamayan koordinasyon ve bu bireylerden bazılarının Türkiye’deki rejime karşı faaliyetleri ile durum, içerisinden çıkılamayacak bir noktaya gelmiştir. Fransa’da yaşanan olaylardan sonra ise Azerbaycan ve Türk diasporalarının artık yavaş yavaş harekete geçerek çeşitli ülkelerde ortak faaliyete geçmesi sevindirici gelişmeler olarak adlandırabilir. Finlandiya’daki Azerbaycan ve Türkiye diasporaları, söz konusu durumu birlikte kınamışladır.[5]

 

Tepkinin Ekonomik Boyutu

 

Ekonomik bağlamda nasıl bir caydırıcı mekanizmanın hayata geçirileceği incelendiğinde ise konuyu yasaya karşı en sert tepki, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin durdurulması olarak düşünülebilir. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in boykotun gündemde olmadığını açıklamasından sonra ise Türk burjuvazisinin ekonomik ilişkilerde herhangi bir yaptırıma gitmeyeceği yönündeki tutumu görülmüştür. Dolayısıyla, siyasi bağlamda yapılacak olan bazı hamleler, küresel ekonominin gittikçe daha da sıkı bağlara sahip olması sebebiyle ekonomik alana taşınamamıştır. Boykotun uygulanmasının önünde bir Avrupa Birliği üyesi olan Fransa ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği Antlaşması da önemli engellerdendir. Durum böyle olunca, ekonomik alanda verilen tepkiler, bazı kurumların inisiyatifinde yürütülmüştür. Örneğin, Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), genel müdür yardımcılarının kullanımı için Peugeot 508 modeli makam aracı alımıyla ilgili hazırlığını iptal etmiştir.[6] Bireysel çapta da bazı protestolar olmuş; fakat bu olaylar Fransa ile ekonomik ilişkilerde ciddi tahribat yaratacak ve Fransa’yı dezavantajlı duruma düşürecek bir durum olarak değil de Türkiye’de artan kızgınlığın yansıması olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla Türkiye’deki boykot genellikle ekonomik değil sosyal parametreler üzerinden şekillenmiştir. Türkiye’ye kalan şanslar, içerisinde Fransız sermayesi bulunan Toulouse merkezli Airbus uçaklarının alımlarında ve enerji piyasasındaki gelişmelerde Fransız firmaların ile olan ilişkisine temkinli davranmak olacaktır. 28 Aralık 2011 tarihinde ise Türkiye’nin Güney Akım Doğalgaz Boru Hattı’nın topraklarından geçmesine onay veren antlaşmayı imzalaması ve bu projede Electricite de France (EDF) isimli Fransız şirketinin yüzde 15’lik bir ortaklığının bulunması ekonomik tedbirler bakımından politikaların sert olmadığını doğrulamıştır.

 

Değerlendirme

 

Yasa, Fransız Parlamentosu'nun yaklaşık yüzde 10'unun bulunduğu bir oturumda geçmiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan durumun, yüzde 10'u etkileyen Ermenistan'ın başarısı mı yoksa geriye kalan yüzde 90'ı etkileyemeyen Türkiye'nin başarısızlığı mı olduğu üzerine kafa yormak, bundan sonra benzer yasaların farklı ülkelerde geçmesine engel olmak bakımından önemlidir. Diğer yandan verilen tepkiler incelendiğinde karşımıza çıkan durum; Türkiye’nin aleyhine bir durum ortaya çıkmasının ardından aktif bir şekilde reaksiyon göstermesi, onun dışında pasif bir politika izlemesidir; fakat Türk ve Ermeni tarafının sözde soykırım politikalarına daha etraflıca bakıldığında iki farklı durum karşımıza çıkmaktadır. Ermeni diasporasında sözde soykırım politikaları “milli bir” dava çerçevesinde algılanmaktayken Türk tarafının çoğunluğundaki hakim bakış açısı ise bu durumu belirli zamanlarda dış politikada karşılarına çıkan bir sorun olarak görmektedir. Ermeni tarafı milli düşüncelerini popüler araçlar vasıtasıyla anlatırken, popülist Fransa’dan yararlanmıştır. Türk tarafı politikasını git-gellerle günü kurtaracak şekilde belirlemiştir. Sorunun aslı da burada ortaya çıkmaktadır.

 

Senato'da çoğunluğu elinde bulunduran Sosyalist senatörlerin, iktidardaki Halk Hareketi Birliği'ne üye bir milletvekili tarafından hazırlanan ve mecliste kabul edilen yasa teklifini destekleme konusunda ikiye bölündüğü bildirilmiştir. Sosyalist senatörlerin bir kısmı, iktidar partisinin üyesinin hazırladığı ve meclisten geçirdiği yasa teklifi yerine, daha önce senatoya getirilen içerik olarak aynı, farklı biçimde kaleme alınan kendi yasa tekliflerini oya sunmak istemektedir.[7] Buradan anlaşılmaktadır ki, tasarı bugün reddedilse bile bunun alternatifi içerik açısından farklı değildir. Yani tasarının Senato’dan geçmemesi Fransa’da böyle bir sürecin tamamen bittiği anlamına gelmemektedir. Tasarının, Fransız Senatosu’na gitmesinden önce kapsamlı tedbirler almak gerektiği anlaşılmalı ve bunun üzerine uzunca düşünmek gerekmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Military Solution To Karabakh Conflict ‘Impossible’, http://www.azatutyun.am/content/article/24429582.html, Erişim Tarihi: 29 Aralık 2011.

[2] Bizi 3 Günde Teslim Ettiniz, Çıkarınız İçin Kanımızı Kullanmayın!, http://haber.gazetevatan.com/Haber/422663/1/Gundem, Erişim Tarihi: 9 Aralık 2011.

[3] Nicolas Sarkozy, İtiraflarım, Karakutu Yayınları, İstanbul, 2006, s.132,133.

[4] Sidney’de “Asuri Soykırımı” Anıtı Açıldı, http://www.turkishny.com/headline-news/2-headline-news/36078-sidneyde-asuri-soykrm-ant-acld, Erişim Tarihi: 25 Aralık 2011.

[5] Finlandiyadakı Azərbaycan və Türk Diaspor Təşkilatları Fransa Parlamentinə Müraciət Etdi, http://lent.az/xeber_82541_Finlandiyadak%C4%B1_Az%C9%99rbaycan_v%C9%99_T%C3%BCrk_diaspor_t%C9%99%C5%9Fkilatlar%C4%B1_Fransa_parlamentin%C9%99_m%C3%BCraci%C9%99t_etdi_-_, Erişim Tarihi: 25 Aralık 2011.

[6] Emniyet'ten Fransız Araçlarına Boykot, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1073537&CategoryID=77, Erişim Tarihi: 6 Ocak 2012.

[7] 'Soykırımı İnkar' Yasası 23 Ocak'ta Fransa Senatosu'nda, http://www.euractiv.com.tr/ab-ve-turkiye/article/soykirimi-inkar-yasasi-23-ocakta-fransa-senatosunda-023445, Erişim Tarihi: 9 Ocak 2011.