Ben şahsen 1990’ın ilk yarısında PKK’yı görmek için güney komşularımıza ve Rusya’ya, 1990’ın ikinci yarısında AB’ye, Irak’ın işgalinin öncesinde ve sonrasında ise ABD’nin başını çektiği batıyla ilişkilerimize bakmaktaydım. Nedeni basitti; geçmişte Türkiye’nin bu yönlerde attığı her adımın cevabı PKK’dan geliyordu. Şimdilerde ise PKK’yı görmek için hem kendi güneyimize hem de öncekinden çok daha küresel çapta, bir o kadar da etkili olan gelişmelere bakıyorum. Bu anlamda içeride ve dışarında dört yönden gelen zorlamalar, olaylar PKK’nın tutumuna doğrudan yansımaktadır. Bunların arasında bizzat eliyle şekillendirdikleri olduğu kadar aklına dahi getirmediği öyle gelişmeler var ki PKK’yı öfkelendirip, telaşlandırmaktadır.

 

Bir kere Kürtçülerin tanımlamasıyla “Güney Kürdistan”da bölgesel yönetimin rüştünü kanıtlamakla geçirdiği her gün PKK için bölgedeki varlığının zayıflaması anlamına gelmektedir. Bununla bağlantılı olarak rahatsızlığının başlıca kaynağı Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK) ve onun başkanı Faik Gulpi’nin durumudur. Barzani’nin engellemeleri nedeniyle rahat değiller. Gulpi’nin kaçırılması ve mahkûm edilmesinden ayrıca 2009 yılındaki bölgesel yönetim başkanlığı seçimine PÇDK’nın alınmaması nedenlerinden dolayı PKK ile Kürt Bölgesel Yönetimi arasında gizli bir mücadele sürüyor. Goran ve değişim isteyen diğer çevrelerle birlikte hareket eden PÇDK, Barzani karşıtı yapılan gösterilere katılarak küçük kazançlar elde etmeye uğraşıyor. KCK da halkın isteklerine cevap verilmesi gerektiğini açıklayarak onun arkasında durduğunu gösteriyor.

          

Avrupa’da yaşadığı gelişmeler PKK’yı terörü terk etmeye ve siyasallaşma yolunda iradesinin dışında adım atmaya zorlamaktadır. Örneğin AİHM, beklentileri boşa çıkararak Alman mahkemesinin verdiği karar doğrultusunda sözlü olsa bile PKK’nın desteklenmesinin suç olduğuna karar verdi. Bu karar henüz üzerinden çok zaman geçmemiş olan Hollanda’nın örgütün şiddet yoluyla suç işlediği açıklamasının üzerine tuz-biber etkisi yaptı. İngiltere’deki örgütsel faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde son derece önemli rolleri bulunan Kürt Toplum Merkezi ve Halk Evi’ne polis baskın gerçekleştirdi.

          

Yaklaşan genel seçim nedeniyle PKK, bir bakıma hırçın ve sinirli olmakta haklı. İşi bu kez oldukça zor. Sıkıştığı zamanlarda İran-Irak savaşı, Sovyetlerin çökmesi, Irak’ın Kuveyti işgali sonrasında da Irak’ın işgale uğraması, Kürt Bölgesel Yönetiminin işbaşına gelmesi şeklinde birbiri ardına eklenen olaylar düze çıkmasında çok önemli etkenlerdi. O günlerde Türkiye’de herkese dediğini yaptırabiliyordu. Öncelikle örgütte en baştaki lider ve onun paralelinde MK’nın sesinden başka ses çıkmıyordu. Onların seslerini duyuran Serxwhebûn gibi yazılı basın ve kaçak yayın yapan radyo vardı. Ama bu kez durum eskisinden çok farklı… Artık örgütün üst düzey üyelerine muhalif ve eşkonumda olan siyasiler var. Onların arkasındaki uluslararası destek silahlılarda olmadığı kadar güçlü. Basın-yayın tek elden yürümüyor. İsteyen küçük bir ücret karşılığında webden sayfa kiralayarak örgüte aykırı sesler çıkarıp, çevreye duyurabiliyor.

          

PKK’nın dışında kalanlar ilk kez ellerine böyle bir fırsat geçmişken ne yapıp yapıp kendilerine yer açmanın telaşı içindeler. Örgüt içindekiler ise bir yandan yenileşme ve birazcık daha bağımsız hareket etme gücünü ele geçirme çabasındalar. Bunu yaparken de kendilerini tribünlere gönderecek her türlü tepeden inme kararlara karşı durumlarını sağlama almayı ihmal etmiyorlar. Parlamentoya girmek veya yerel yönetici olmak onlar için çok önemli. KCK ise bunca sorunun ve belirsizliğin arasında hasımlarına mı bakacağına, Öcalan’ın mı derdine yanacağına, seçimlerde diğer tüm Kürtçü muhalifleri mi susturacağına, adaylar arasından en sadık adamlarının kimler olduğuna karar vermek için bir sağa bir sola koşturup, duruyor.

           

Kemal BURKAY’ın dönebileceğini açıklaması PKK’nın hiç hoşuna gitmedi. Arkasından Yaşar KAYA’nın kendisiye görüşen gazeteciye aynı yönde niyet taşıdığını söylemesi örgüt için yeterince uyarıcı oldu. Dönüşlerin bir kere başlaması demek yurt dışında ne kadar örgüt muhalifi varsa yurda dönüşleri ve ayaklarını sağlam basarak PKK’nın karşısına çıkışları demekti.

          

Bir diğer sorun bölge esnafının tutumu.. Esnafa kepenk kapattırmak artık eskisi kadar kolay olmuyor. Tepkiye neden olduğu için esnafın korkutulmasında tehdit dozunun arttırılmasının da fazla bir yararı olmuyor. Bu yüzden Diyarbakır’da mermer ocağı işleten Raif TÜRK’ün referandumda evet oyu vereceğini açıklamasına orantısız bir şiddetle cevap vererek, makinalarını yaktı, tesisleri ateşe verdi, kırıp-döktü. Bu kadar şiddetin amacı başka cesaret edebilecek olanlara gözdağı vermekti. Ama bu cezalandırma şekli korku etkisi kadar tepki de yarattı.

          

Hedef kitlenin halk olduğu propaganda önceleri kadar inandırıcı olmamaktadır. Halkı örgütün doğrularına uygun bir şekilde çekip-çevirmekte zorluklarla karşılaşılmaktadır. Örneğin onca inkârının para etmemesi üzerine PKK, Batman’da halk üzerinde büyük tepkiye yol açan mayınlı eylemi üstlenmek zorunda kaldı. Petrol rafinerisindeki yangını söndürülmesine yardım etmek için giden İHD ve BDP eski yöneticilerinin yola döşenen mayının patlatılmasıyla ölmelerinden doğan halk öfkesini devleti adres göstererek kullanmaya kalktı. Ne var ki eylemi bizzat yapan olduğu için mızrak çuvala sığmadı. Halkın öfkesinin tepkiye dönüşmesinin önüne geçmek için kendi başına hareket ettiğini öne sürdüğü iki örgüt üyesinin eylemi gerçekleştirdiğini ve cezalandırıldıklarını duyurdu. İşine geldiği zaman kabullenen, gelmediği zaman inkârı seçen bir özelliği olduğu için bu duyurunun hiçbir inandırıcılığı olmadı. Halkın tepkisinden korktuğu için kabullenmek bambaşka bir sorumluluğu da beraberinde getirdi. Danışıklı bir hareketle Cenevre Çağrısı örgütüyle imzaladığı mayınların sivillere karşı kullanılması anlaşmasının bu eylemle bağdaşan bir yönü yoktu. Halk nazarında kullanılan çözüm buna da uyarlandı. Cenevre Çağrısı’nı imzalamakla elde ettiğini sandığı uluslararası hukukta varlığı kabullenilen bir örgüt olduğu varsayımıyla, eylemcileri askeri disiplini çiğnemekle suçladı. Yargılanacaklarını öne sürerek bu sorumluktan da sıyrıldı. Aksini iddia edecekler için tek yolun Kandil’e kadar gidip, hesap sorması olduğu için bu olay da şimdilik kapandı.

          

Kitlenin üzerindeki kontrol etkisi için tehlike olarak algıladığı her şahsa her gelişmeye duruma göre ya tehditle ya da karşı propaganda taktiklerini işleterek engel olmaya çalışmaktadır. Silah kullanılmasını çağdışı bulduğunu söyleyen Osman BAYDEMİR’i susturan ve politik kimliğini etkisizleştirmek için yanına eşbelediye başkanı atayan ÖCALAN, muhalif Kürt kanaat önderlerini de tehdit etti. Avukatlarıyla yaptığı görüşmede; “Şivan onlarla ilgili değerlendirmelerim olacak. Mehmet METİNER, Orhan MİROĞLU bunların isimlerini dahi ağzıma almak istemiyorum. Birileri bunlara sus demelidir. Özellikle Musin KIZILKAYA gibileri. Bu kişileri tamamıyla para ilişkileriyle kendilerine bağlamışlar” dediği öne sürüldü. Bu sözlerin ardından Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) tarafından yapılan ölüm tehdidi geldi. Şivan PERVER ise çok kısa bir süre önce zaten aforoz edilmişti.

          

Hizbullah’ın yeniden etkin bir konuma erişmesinden, seçimlerde bölge oylarının bölmesinden korkuluyor. İlaveten Kürt halkı içinde giderek yaygınlaşan cemaatleri kendisine ciddi birer rakip olarak değerlendiren PKK, halkla ilişkilerinde biraz daha hırçınlaşıyor.

          

ÖCALAN, kendi kişisel konumunu ve örgütün siyasallaşmaya geçişini kamuoyu, devlet ve uluslararası kurumlar nezdinde yasal bir temele oturtmak amacıyla hazırladığı “yol haritası” hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. “Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları Kürdistan’da Çözüm Modelleri” adıyla da duyurulan yol haritasının ana unsurları Kürt halkının içerisinde diliyle, etnisitesiyle yer alacağı “demokratik anayasa” “demokratik cumhuriyet” ve bu çerçevede “Kürt sorunu”nun çözümüdür. Bu temel esaslar doğrultusunda gerçekleştirilecek uygulamalar ise “çatışmasızlık ortamı”, Hakikatleri Araştırma Komisyonunun oluşturulması ve teröristlerin de af edilmeleri şeklinde sıralanmaktadır.

          

Örgüt açısından talimat anlamına gelen bu belirlemeler doğrultusunda “çatışmasızlık ortamı” sağlamak amacıyla KCK tarafından ateşkes kararı alındı. Oysa daha önce birçok kez kanıtlanan bir gerçek vardı ki PKK silahı bırakmıyordu ve dahası bırakamazdı da… Çünkü gücü tek ve silahlı olmaktan geliyor. Halk benimsediği için değil, halkı silahla korkuttuğu için varlığını sürdürüyor. Verilen sürenin bitiminde yani 1 Mart tarihinde ateşkesin uzatıldığı bildirildi. KCK ateşkesle ilgili açıkladığı kararında aktif savunma ifadesini kullandı. Bunun anlamı kendisince gerekli görülürse çatışmadan kaçınmam demektir. PKK hep yaptığı gibi ayrıntıların içinde gizleyererek açıkça belirtmemekle birlikte kitle eylemleri devam edecek dedi. Pek çok kimsenin zihninde ateşkesle denildiğinde kırsaldaki silahlı faaliyet canlanmaktadır. Oysa kentlerdeki birimlerinin kışkırtmayla gerçekleştirdikleri havai fişekli, molotoflu eylemleri gözden kaçırılmaktadır. Bu nedenle yaptığı çatışmasızlık çağrılarının bir anlamının bulunmadığı düşünülmemektedir. Söylemlerinde gerçekleri çarpıtırak, gözlerden uzak tutarak çatışmasızlık ortamı sağlamak için çaba gösterdiğini iddia etmektedir. Taklit ettiği IRA ve ETA’da böyle bir iki yüzlülük yoktur. Onlarda ateşkesle birlikte tüm çatışmalar durdurulmaktadır.

           

Temel uygulamalardan bir diğeri olan Hakikatleri Araştırma Komisyonu Güney Afrika’dan alınmadır. Bununla devlet, örgüte karşı yürüttüğü sözde kirli savaştan aklanacak ve karşılıklı güven temelinde işbirliğinin yolu açılacaktı. Ancak gerçekte durum PKK’nın hesapladığından çok farklıdır. Bu komisyon kurulmalıdır ama ısrarla istemesi nedeniyle önce PKK’nın hakikatleri araştırılmalıdır. Örgüt içi muhalefetin hangi cinayetlerle susturulduğu, kadın örgüt üyelerinin “yoğunlaşma evlerinde” nasıl muamele gördükleri, Kürt halkının maruz kaldığı baskı ve şiddet eylemlerinin neler olduğu, organize suç örgütü olarak dünya pazarlarına sunduğu eroinin ne kadar olduğu, insan kaçakçılığından elde ettiği para ve aidat, yayın geliri adıyla kimlerden haraç topladığı, karşı çıkanlardan kimlerin işyerlerinin tahrip edildiği, arabalarının yakıldığı, çocuklarının kırsala kaçırıldığı ve daha pek çok konunun vicdan ve ahlâk sahibi üyelerce araştırılması zorunludur.

          

PKK, eylemliliğinde 1970’lerdeki Filistin’i, dış ilişkilerinde Güney Afrika’nın siyahlarını, organize suç faaliyetlerinde Kolombiya’nın yerli halkını, siyasallaşmaya geçişte ve ateşkes süreçlerinde Basklılar ile K. İrlanda’nın protestanlarını ve altın-elmasa yatırım yaparak parayı değerlendirmede ve paranın çeşitli alanlara aktarımında ise El Kaide’yi taklit ediyor. Filistin hareketi gibi silahlı birimi halkın arkasına gizleyerek serhıldan eylemleriyle taktik kazanımların, Mandela’nın başında bulunduğu halk hareketini taklit ederek onun konumuna ulaşmanın ve Kolombiya’nın yerli halkının içinden çıkan FARC’ın uygulamalarıyla uyuşturucu kaçakçılığını halk nazarında kazanılmış bir meşruiyet içinde sürdürmenin peşindedir.

          

PKK nın Kürt halkının tek temsilcisi olma saplantısında değişen bir şey yoktur. Tek adam tek örgüt mantığıyla soğuk savaş döneminin terörist örgütlerinin özelliğini değiştirmeyen PKK, iradesine karşı çıkanları ajanlıkla öldürdü. Bunların örgüt saflarında yoldaşlık yapmaları dahi öldürülmelerinin önüne geçmeye yetmedi. Eğer sorunların çözümünde terörden başka bir yol bilmiyorsanız böyle bir katliam kaçınılmazdır… Çünkü silahlı biriminin değil fesh edilmesi, yaptırım gücünde küçük bir azalma, en tepeden başlayarak aşağıya doğru bugüne kadar elde edilmiş kazanımlarının tehlikeye atılması demektir. Silahlı birimini fesh etmediği zaman da karşısına siyasallaşmada karşılaştığı açmazlar çıkmaktadır. DTK çatısı altında halkın PKK’nın demir yumruğu altında örgütlenmesi taktiği bu konuda şimdilik bir ölçüde çözüm gibi görünmektedir. Ancak bu taktiğin tıkanması da söz konusu olabilecektir. Çünkü birkaç ay sonra genel seçimler yapılacaktır. Hep olduğu gibi bu seçimlerde de Kürt oylarından diğer partilere dağılacaklar olacaktır. Hatta başka Kürtçü partiler bile oylara talip olacaktır. Bu ihtimal PKK’yı telaşlandırmaktadır. İşaretler gelişmelerin bu yönde gittiğini göstermektedir. Şimdilik zararsız olan bu işaretler bile PKK’yı derhal harekete geçmeye zorlamaktadır. 

          

Birbiri ardına sıralanan taktik girişimlerle ulaşılmak istenen bir diğer hedef, ÖCALAN’ın Mandelalaştırılmasıdır. Örgütü daha etkili yönetebilmek için cezasını onun gibi ev hapsinde tamamlamayı hedefliyor. Bu ve diğer tasarılarına karşı çıkacaklara yine en iyi bildiği yolla cevap vererek, dökülecek kandan ben sorumlu değilim, devreden çıkabilirim diyerek tehdit etmektedir. Mandela ve G. Afrikalı siyah hareketi tanıyanlar için bu hedefin görünüşte bir taklitten başka bir anlamının olmadığı bilinmektedir. Sadece bir farkın bile dikkate alınmasıyla bu gerçek ortaya çıkmaktadır. Cezaevinden çıktığında mazlumu da zalimi de özgürlüğüne kavuşturma bilgeliğine eren Mandela ile İmralı’dan tehditler yağdıran, ben olmazsam çok kan dökülür diyen birini aynı yargılarla değerlendirmek nasıl doğru olabilir ki?

          

PKK’nın girdiği bu yeni güzergâhtaki en önemli atağı DTK’nın (Demokratik Toplum Kongresi) kurulmasıdır. Cephe örgütü olarak oldukça önemli bir görevi yerine getirmeye başladığına tanık olmaktayız. Demokratik Özerklik Çalıştayı adıyla Aralık 2010 ayındaki toplantıdan sonra yapılan açıklamanın içeriği DTK ile neyin hedeflendiğini ortaya koydu. Hukuktan “özsavunmaya” kadar sekiz başlık altında topladıkları çalışma esaslarını; siyasi irade halinde “Demokratik Özerk Kürdistan” inşası hedefi olarak duyurdular. Oysa açık bir savaşa girdikleri bu hukuk onların varlıklarının garantisi olan devletin hukukuydu. Neticede ÖCALAN’ın ev hapsi tartışmalarının yapıldığı günlerde hukukta yapılacak küçük bir değişiklikle bunun mümkün olduğunu öne sürdüler. Hiçbir ciddiyetle bağdaşmayan bir tutum içinde devletin hukukunu bir gün yok saymayı, sonraki gün varlığına sığınmayı alışkanlık haline getirdiler. Açıklamada çok doğru bir belirlemeye yer vererek, “bir halk için en büyük felaket tarihinin başkaları tarafından yazılmasıdır” dediler. Buna katılmamaya imkân yoktur. Evet haklıydılar… Minorsky’nin, Bruniessen’in ve McDowall’ın yazdığı tarih Kürt tarihini değil sömürgecileri anlatmaktadır. Onların elinden çıkan tarihin Kürtlere ait olmadığı açıktır.

          

DTK’nın oluşturulmasında “Yerel Yönetimler Avrupa Sözleşmesi”ni referans olarak aldılar ve böylelikle hukuki bir dayanağa bağladılar. Kağıt üzerinde söylenecek bir söz yok. Ancak sözleşmeyi açıp okuyunca şeklen benzetilmenin dışında hiçbir yakınlığının bulunmadığı görülmektedir. 18 maddeden ibaret olan sözleşmenin her satır başında halkın serbest iradesiyle seçeceği temsilcilerden söz edilmektedir. KCK’ya bağlı olarak oluşturulan DTK’nın, terör ve şiddetten ne kadar bağımsız olduğunu kanıtlayarak halkın hiçbir baskı ve tehdide maruz kalmadan seçtiği temsilciye rıza göstermeyeceğini düşünmek bile zaman kaybıdır. Asıl amaç, halk ile devletin arasındaki maddi ve manevi bağları koparmak, koparılan bu bağları kendisine zorla da olsa bağlamaktır. Tek bir çatı altında gerçekleştirilecek cephe örgütlenmesiyle sevk ve idaresi tümüyle KCK’nın eline geçecek halk iç ve dış hukukta kullanılacaktır. Ortaya sürülen halkın arkasından PKK’nın isteklerinin kabul görmesine çaba gösterilecektir.

          

DTK’nın hızla faaliyete girişmesi ve açıklamalarıyla kamuoyunda Kürt halkının özerkliğinin öncüsü olduğuna ilişkin kanaat oluşması üzerine duruma ÖCALAN el koydu. Cephe örgütünün üstlendiği görev konusunda aynı şeyleri söylediği halde gerginliğin dozunu azaltmak zorunda kaldı. DTK’nın yanlış anlaşıldığını aslında Kürtlerin statüsünü ifade ettiğini öne sürdü. Hemen ardından da Mısır’daki halk hareketine atıfta bulunarak; “Diyarbakır Mısır gibi sokağa dökülürse barış gelir” çağrısını yaptı.

          

Bu çağrının çok öncesinden harekete geçmiş olan KCK’nın Yürütme Konseyi başkanı M. KARAYILAN, “Kürdistan”da referandum yaptıklarını ve üçbuçuk milyon kişinin ÖCALAN’ı “Kürdistan’da siyasi bir irade olarak gördüğünü ifade ettiğini, sonucu Belçika’da bir notere onaylattıklarını söyledi. Bir süre sonra şehir yapılanmaları benzeri bir çalışmayı Kürtçe konusunda yaptılar. Açıklamalarında bir milyonu aşkın imza toplayarak halkın anadil talebini TBMM Başkanlığına ve UNESCO, AB ile BM’ye gönderdiklerini söylediler. Bu çabalarının doğrultusunda “Kürdistan”ın kültürel ve tarihi kimliğini özellikle dünyaya duyurmak amacıyla Kürtçe yer ve makam isimlerini kullanmaya başladılar. Yer isimlerini kullanmak suretiyle yazı diline girmesini ve yerel yönetimler üzerinden iki dilliliğe resmiyet kazandırmanın peşindedirler. Etnistenin önemli bir ayağı olan coğrafi mevkii ve yer isimlerinin genel kabul görmesini hedeflemektedirler. İki dilli tabela veya yer isimleri gibi girişimlerinde kullanacakları ve hukuki dayanağı olan bir Kürtçe olacaktır. Kaçınılmaz bir şekilde iç hukukun tükendiği iddiasıyla başvuracakları uluslararası mahkemelerde kullanacakları meşru gerekçeyi oluşturmaya çalışmaktalar. DTK’nın varlığını uluslararasında kanıtlamaya kalkmaları ve buna karşı duran Türkiye’nin durumunu hukuk sorunu haline getirmeleri sürpriz olmamalıdır.

          

Yaklaşan genel seçimde karşılaşacakları muhtemel olan rekabete izin vermemek ve DTK’yı Kürt halkının tüm katmanlarında yaygınlaştırmak amacıyla hızlı bir faaliyet temposuna girdiler. ÖCALAN’ın yol haritasında ortaya koyduğu hedeflerine ulaşmada Hakkari’nin bulunduğu bölge vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Buranın kurtarılmış yani devletle bağı tümüyle kesilmiş bir bölge haline getirilmesiyle diğer yerlere yönelik adımların atılması kolaylaşacaktır. Özerk Kürdistan hayalinin gerçeğe dönüşmesinde bu nedenle çok önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu önem doğrultusunda Hakkari il merkezi ve ilçeleri bir an bile sukûnet yüzü görmemektedir. PKK var gücüyle serhıldan eylemleri gerçekleştirmektedir. Bundan ayrıca doğu ve batı olduğuna bakmaksızın Kürt toplumunun bulunduğu her yerde film gösterimi, tiyatro oyunu, konser ve dernek toplantılarıyla halkı hep yakınlarında ve etkileri altında tutuyorlar. Dernek, platform örgütlülüğü altında işkence, gözaltı, toplu mezar iddialarıyla toplumsal tepkinin yaratılmasına çabalıyorlar. İmralı’dan hızlı hareket eden Kandil’in ateşkes kararının açıklanmasından önce meslek odalarını ve dernekleri kullanarak olası çatışmaların sorumlusunun devlet olacağı propagandasıyla iç ve dış destekçilerine yol gösterdiler. ÖCALAN’ın ele geçişinin yıldönümü olarak kabul edilen 15 Şubat bu sene “Kürt ulusal soykırım günü” adı verildi. Halkı kışkırtmalarına hukuk kılıfı geçirmek amacıyla Kürt halkının isyanının önüne kimsenin geçemeyeceği, böyle bir patlama noktası gördükleri tehdidinde bulundular. Taşlı-sopalı sokak çatışmalarında çocukları öne çıkararak güvenlik güçlerinin müdahalesini boşa çıkarma taktiği izliyorlar. Devletin temel görevlerini yerine getirmede Kürtlere ayırımcılık yaptığı iddialarına dayanak olması için eğitimde ve sağlıkta anadil isteklerini tekrarlıyorlar. Kürtçe anadil isteklerinde Pontuscularla birlikte hareket ediyorlar. Böylece tek kurbanın Kürtler olmadığı, asimilasyonun bir devlet politikası olduğu tezlerine inandırıcılık kazandırmayı hedefliyorlar. Dünyada büyük sempati toplayan bu çevrelerin desteğini almak üzere çevre sorunlarına el atıyorlar. Bölücülüğün Türk halkı tarafından yapıldığı propagandasını inandırıcı hale getirmek için mevsimlik Kürt işçilere iş verilmediği yalanlarını ortaya atıyorlar. Cezaevlerinde hukuk dışı uygulamalar bulunduğu iddialarıyla yurt dışındaki destekçilerini Türkiye’nin hukukunu sorgulamaya davet ediyorlar.

          

Her ne kadar çatışmasızlık ortamı sağlanmasında PKK olarak üzerine düşeni yerine getirdiğini iddia etsede terör tehdidi alışkanlığından vazgeçemedi. PKK’nın sözde kontrol edemediğini öne sürdüğü Komalên Ciwan isimli gençlik örgütü 15 Şubat bahanesiyle tehditle dolu bildiri yayınladı. İstanbul’da arabaları kundaklayıp, mülk sahiplerini cezalandırmak için bölgede asker ve polislere kiralanan evleri, binaları ateşe verdiler.

          

Söz konusu PKK olduğunda alışıldık şekilde dışarıdan gelen destekteğe de değinmemek olmaz. Kırsal ve kentlerde atılan adımlara destek her zaman olduğu gibi çeşitli isimler ve ünvanlar altındaki batılı şahıs ve kurumlardan gecikmeksizin geldi: Bonn’da toplanan Avrupa’nın 16 ülkesinde örgütlü Demokratik Hukukçular Birliği’ne üye hukukçular ile Kanadalı meslekdaşları PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkarılmasından başlayarak, “Türkiye’nin suçlarını” ortaya çıkarmaya kadar bir dizi konuda neler yapılabileceğini tartıştılar.

          

Anayasa ve İnsan Hakları İçin Avrupa Merkezi (ECCHR) yayınladığı raporunda PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkarılmasının gerekçelerini açıkladı. HDÖ olan bu kuruluşun ortak hareket ettiği diğer kuruluşlar arasında Kurdish Human Rights Porject ve Open Society Institut’un bulunduğuna bakarak “sahibinin sesi” olduğunu anlamak zor değildir.

          

Batı, KCK davasında yargılananları unutmadı. Duruşmaları izlemek için gelenler daha yola çıkmadan önce sahip oldukları yargılarında en küçük bir değişiklik olmadan tekrar ülkelerine dönüp, basın-yayın yoluyla Türkiye’ye suçlamalar yönelttiler. Davalıların bilinçli bir şekilde Kürtçe savunma yapma inatları böylelikle batıdan destek gördü. Çözümsüzleştirilen dava yavaşça batıya mal edilmeye başlandı. Danışıklı ve ikili oynanan bu oyunun tarafının KCK davalıları olmaktan çıkıp, devletin yargısının muhatabının batılı örgüt destekçileri haline gelmesi süreci başlatılmış oldu.

           

Anadil inatlaşmasından önce Londra Üniversitesi’ndeki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (School of Oriental and African Studies-SOAS) Kürtçenin geleceği konferanslarının yapılmış olmasına dikkat etmek gereklidir. Tek merkezin yönetiminin yarattığı eşzamanlılık ve uyum içerisinde KCK davasında Kürtçenin bilinmeyen dil tanımlamasına karşı ses derhal Polonya, Fransa ve Amerikalı dil bilimcilerden geldi.

          

Brüksel’de AB Parlamentosunda Kasım 2010 ayında yapılan “ 7. Uluslararası AB Türkiye ve Kürtler Konferansı” sonuç bildirisinde ÖCALAN da unutulmadı. Türkiye’nin özellikle sağlığıyla ilgili tavsiyeleri uygulaması istendi. Çok geçmeden de cezasının ev hapsine çevrilmesi isteği geldi.

          

Avrupa Konseyi'nin yerel konulardaki organı olan Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi (AYBYK), Türk hükümetinden ademi merkeziyetçiliği kuvvetlendirmesini talep eden bir denetim raporu hazırladı. Raporda, belediyelerin öz kaynak elde etmede daha serbest bırakılmaları ve Türkçe dışında başka dillerde kamu hizmeti verebilmelerinin sağlanması da isteniyor. AYBYK tarafından hazırlanan rapor ve beraberindeki tavsiye kararı metninde öncelikli olarak, 2007 yılından bu yana Türkiye’de yerel ve bölgesel demokrasi alanında fazla ilerleme kaydedilmediği vurgulanıyor. AYBYK bu durumun asıl nedeninin “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerinin sosyal, politik ve kültürel mirasından kaynaklandığı görüşünü” not ediyor. Varılacak son hedefin cumhuriyetin ve onun imzası bulunan uluslar arası anlaşmaların geçersiz sayılacağı sürecin aşamalarından birisi olacağı açıktır. Kürt halkını azınlık haline getirecek, batının işgal yıllarında bir türlü başaramadığı ayırımcılığa istediği şeklin verilmesi çabalarında neleri ileri süreceğini görmek için biraz daha beklemek gerecektir.

          

Ardından Avrupa Konseyi, Türkiye’yi yerel demokrasi alanında süren sorunlar ve engellemeler nedeniyle eleştirdi. Türkçe dışında dillerde kamu hizmetine imkan sağlamasını istedi. Bölgedeki terörü başlıca sorun olarak görmeme alışkanlıklarının devam ettiğine bir kez daha tanık olduk. Zorla kepenk kapattırılan esnaf, yerel demokrasi-demokratik toplum adıyla en küçük yerleşim birimlerinde bile örgütlenip baskı ve şiddet yoluyla sindirilen halk varken hangi yerel demokrasi güçlendirilsin çelişkisinden kaçınmaya devam ettiler. Bu gerçeği elbette biliyorlar ama bu onları ilgilendirmiyor. Örgütün planlaması doğrultusunda önce hak talebi, sonra şiddet, daha sonra barış ve demokrasi çağrıları ve en sonunda da batılı çevrelerden gelen eleştiriler ve sürecin başında örgüt tarafından dillendirilen sözde çözüm önerilerinin tekrar önümüze sürülmesi, yıllardır hiç değişmeyen taktik bir uygulama olarak devam etmektedir.