PKK, ne kadar ciddi olduğunun anlaşılması için yeni anayasada Kürtlerin etnikliklerinin tanınması ve demokratik özerklik gibi hak taleplerini yüksek perdeden seslendirirken, savurduğu tehditlerinin ölçüsünü de kaçırmış bulunmaktadır. Seçime az bir sürenin kalması ve bölgede yeni küresel projelerin ilk uygulamalarının başlaması terör örgütünde hareketli bir dönemin yaşanmasına yol açmaktadır. Neticede PKK, bir yandan seçimde olabilecek en yüksek başarı için terör ve şiddeti seçim propagandasının bir parçası haline getirirken diğer yandan da bölgesel dengelerle ilişkilerini düzenlemeye ve örgüt içi dağınıklığı toparlamaya çalışmaktadır.

 

ÖCALAN ve üst kadro bugün bulunduğu yeri, küresel güçlerin bölgeyi şekillendirme çalışmalarını çok yakından izlemeye ve daima onların istedikleri noktada durmaya borçlu olduğunun bilincindedir. Bu özelliğin PKK’nın üzerinde durulması gerekli en hassas noktasını oluşturduğu değerlendirilebilir. Ancak değişim dalgasının, öncesine oranla çok daha geniş bir alanı etkisi altına alması nedeniyle küresel güçlerin tutumları aynı ölçüde karmaşık hale gelmektedir. Bu da PKK’nın uyum konusundaki yeteneğini zorlamaktadır.

 

Öncelikle Suriye’ye baktığımızda halk ayaklanmasına ABD’nin yaklaşımının pek çok çevrede “acaba” şüphesiyle izlendiğini görmekteyiz. Bir kere Washington ve arkasından gelen batı, Libya lideri KADDAFİ’den esirgediği hoşgörüyü Beşar ESAD’ın önüne sermiş bulunmaktadır. Elbette ki bu hoşgörünün ucu açık değildir. Başkan OBAMA’nın, Şam yönetimine reformları gerçekleştirmesi kaydıyla işbaşında kalabileceğini belirttiği söylenmektedir. Reform yapılması için zamanın artık çok geç olmasından dolayı hoşgörünün ne kadar geçerli olduğu ise ortadadır. İyi niyetinden şüphe edilmese bile Suriye devletinin yapısı reformların yapılmasının önündeki en büyük engeldir. Özetle reformu yapacak organların acilen reforme edilmesi zorunludur ki artık ok yaydan çıktığı için bir yararı yoktur.

 

ABD’nin oğul ESAD’a böylesine hoşgörülü davranmasının nedenleri çok ve çeşitlidir. Küresel güçlerin Uzak Doğu, Alt Kıta, K. Afrika, Ortadoğu ve Arap dünyasına ilişkin yüzyıllık temel politikaları Yemen’de ve Bahreyn’deki Şii ayaklanmasının tehdidi altındadır. Buralardaki psikolojik ve siyasi üstünlüğün kaybedilmesi tehlikesi, ABD ve yandaşlarının hemen eşiklerinde beklemektedir. Diğer taraftan Suriye’de bir türlü bastırılamayan halk ayaklanmasının etkisi altında yeni bir derinlik kazanan İran ile ESAD yönetimi arasındaki ilişki her geçen gün güçlenmektedir. İran’ın Suriye ve onun üzerinden Mısır’da oynamaya başladığı rol birçok ülkeyi huzursuz etmektedir. Körfez İşbirliği Örgütü’nün Yemen’e destek için gönderdiği askeri birliği memnuniyetle karşılayan batı, Suriye’de İran Devrim Muhafızlarının ve Shabbiha güçlerinin bulunmasından büyük rahatsızlık duymaktadır. Söz konusu gelişmelerin önüne geçememesi halinde Amerika’nın Ortadoğu’daki planlarının zora girmesi kaçınılmaz olacaktır. Bölgesel dengelerin risk altına girmesiyle Irak’tan çekilme takvimine bağlı kalınıp, kalınmamasının tartışılması gündeme gelebilecektir. Bir diğer önemli husus olarak Yemen’in güneyinde olduğu gibi El Kaide’nin Suriye’de de alan kazanma ihtimali batı dünyasına kâbus yaşatmaktadır. Gazze’de ve Batı Şeria’daki Filistinliler arasındaki uzlaşma adımlarının ve Hamas ile Mısır arasındaki iyi ilişkilerin İsrail’in politikalarını boşa çıkarması söz konusu olabilecektir. Sonuçta Amerikan iç politikasında ve uluslararası ilişkilerde oldukça baş ağrıtacak yeni sorunlar ortaya çıkacaktır.

 

El Kaide, Hizbullah, Hamas, Şii yayılmacılığı küresel güçlerin adını bile anmak istemedikleri oluşumlardır. Hal böyleyken bu istenmeyen oluşumların çok geniş bir alanda etkili olma girişimleri doğal olarak karşı hamleleri de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle bölgede istenmeyenlere boş yer bırakılmaması amacıyla aralarında Suriye, Lübnan, Irak ve Kürt Bölgesel Yönetimi ve hatta Ürdün’ün bulunduğu ülkelere yönelik yeniden yapılandırmanın ön hazırlıkları gerçekleştirilmektedir.

 

Bu hazırlıkların bizi en çok ilgilendirenleri Suriye ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nde meydana gelenlerdir. Newyork Times gazetesinin 28 Mayıs 2011 tarihli baskısına yayınlanan bir haber-yorum bu konunun Türkiye’de ve çevre ülkelerin çeşitli kesimlerinden şahısların nasıl değerlendirildiğini ele almaktadır. Yazıda; Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak’ın Türkiye’nin gözetimine verilmesinin ve bu birleştiriciliğin tarihten gelen köklü dayanaklarının bulunduğu, bölgedeki halk topluluklarının da buna hazır oldukları anlatılmaktadır. [1]

 

Uluslararası ölçüde güvenirliği ve tanınmışlığı bulunan, ABD yönetimi ile kamuoyları arasında iletişimi sağlayan Newyork Times gazetesinin hem bu konuyu ele alışı hem de zamanlaması önemlidir. Çünkü Amerikan yönetimine göre sözü edilen ülkeler dış tehditlerin karşısında korumasız bir durumdadırlar ve kendileriyle uyum içerisinde olacak bölgesel bir gücün kanatları altına alınmaları gerekmektedir. Tarih ve inanç temelinde bu göreve en uygun ülke ise Türkiye’dir. Zamanlaması ise tam da İran ve Şii yayılmasına karşı ABD’nin bölgedeki gelişmeleri Irak, Suriye’yi ve hatta Ürdün’ü içine alan bölgesel yapılanma girişimlerinin yürütülmesine rastlatılmaktadır.

 

Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni rolüne ilişkin görüşlerin bir benzeri de Erbil’de dile getirildi. Ekonomi ve Sosyal Araştırma Derneği’nin (EKOPOLİTİK) ilkini İstanbul’da gerçekleştirdiği toplantının ikincisi “İkinci Irak Çalıştayı” adıyla K. Irak’ta yapıldı. Türkiye’den gidenlerin yanında K. Irak’tan Kürt, Türkmen, Asuri ve Araplardan siyasi, dini temsilcilerin katıldıkları bu toplantıyla ilgili açıklamalarda, Türkiye’nin kendi “Kürt sorununu” çözmesi halinde bölgedeki en önemli aktör olacağı ifade edildi. Bu görüşle ilgili olarak toplantı sırasında Kürt katılımcıların önemli bir kısmının bu sorunun çözülmesi durumunda Türkiye’nin bölgesel bir güç haline geleceğinin ve hatta Irak’taki bir çok sorunun da çözülmesine de önemli ölçüde katkı yapabileceğinin belirtildiği ifade edildi. [2]

 

Benzeri yaklaşımların olduğu Suriye’de muhaliflerin altında toplandıkları Şam Deklarasyonu’nun Mayıs ayında Washington’da Amerikalı yetkililerle görüştükleri bilgileri basında yer aldı. Ardından Amerika’ya yakın duran Suriyeli Kurum ve kuruluşlarla, rejim karşıtı şahısların öncülüğünde Antalya’da bir koferans gerçekleştirildi. Uluslararası ilişkiler yorumcuları Antalya Konferansı’nın 2005 yılında rejim karşıtlarının reform isteklerinin bildirildiği Şam Deklarasyonu’nu hatırlattığına işaret ettiler. Bu konferansı önemli hale getiren unsurlardan birisi, Suriye’de ABD yönlendirmesi altında yeni bir oluşumun temellerinin atılmasıysa, diğeri de PKK yörüngesindeki Kürtçü Suriye partilerinin davet edilmemeleridir.

 

Açık ve seçik bir şekilde görüldüğü gibi PKK, bölgedeki yeni yapılandırılmanın dışında tutularak oyundan atılıyor gibi bir konuma gelmiştir. Bu durum ÖCALAN’ın 18 Mayıs’ta kendisiyle görüşmeden dönen avukatları ve ANF aracılığıyla ulaştırdığı mesajında ortaya konmaktadır. ÖCALAN;  “Ortadoğu'daki Türkiye desteğine karşılık Kürtlerin KCK şahsında kellesi verilecek. Anlaşma budur! Bu tüm kamuoyuna ve aydınlara bu şekilde anlatılmalı. Bu yeni bir durumdur, Kürtler bunu aylarca tartışmalı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir ittifak, bir ortak politika oluşturulmuştu. Son TR-ABD görüşmesinden çok rahatsısız demiştir.” Çok geçmeden aynı anlamdaki bir açıklama da Kandil’de KCK Yürütme Konseyi Başkanı M. KARAYILAN’dan geldi.

 

PKK’nın tepesindekilerin korkuları boşuna değildir. Oyun dışına atılmaları halinde hem terör örgütünün hem de kendilerinin sonu gelecek demektir. ABD ve AB örgütün silah bırakması konusunda hiç geri adım atmadan ısrar etmektedir. Pratikte bir faydası olmasa bile KCK’nın tepesindekilerin mal varlıklarının dondurulması, terör örgütü listesinden çıkarılmaması bu tutumun kanıtlarıdır. Buna karşılık silah bırakmamaya kararlı görünen PKK’nın önündekilerin başlıca korkuları, silahsız bir PKK’yı kimsenin dikkate almayacağı gerçeğidir. İçerideki muhalif hareketin önünde hiçbir güç kalmayacaktır. Silah bıraksalar bile hep konuşulduğu gibi bir K. Avrupa ülkesine gitseler de rahat olamayacaklarının bilincindedirler. Ömrü silahla, kan dökmeyle geçmiş bir insanın halkın arasında yaşaması kolay değildir. Öldürme, çatışma duygularını hiçbir zaman susturamayacaktır. Bir de korku tarafı bulunmaktadır… Örgüt içi muhalefeti susturmak, halkı baskı altına almak için ölüm emirlerini veren taraf oldukları için intikam duygusu yaşayan belki onbinlerce insanın nefesini hep enselerinde hissedeceklerdir. Böylece etkisizleşecek bir PKK’dan korkan kalmayacağı için ÖCALAN da İmrali’da unutulup gidecektir. Dahası gittikçe güçlenen bir Hizbullah, içeride ve yurt dışındaki Kürt vasatında sesi daha çok duyulmaya başlayan Özgür Bireyler Topluluğu, Rizgari, Yaşar KAYA ve Kemal BURKAY diğer rahatsızlık kaynaklarıdır.

 

Yaklaşan günlerin oldukça zorlu olacağını hesaplayan PKK, örgütün tüm birimlerindeki iç dağınıklığı toplamak ve yeni eylemliliğe uygun olarak yapılanmak üzere KNK, Kongra Gel, HPG konferans ve kongrelerini gerçekleştirdi. PKK’nın en üst kuruluşu olan Kongra Gel’in genel kurulunda 2011’in mücadelenin sonuçlarının alınacağı bir yıl olacağını öne sürüldü. Ulusal kongrenin toplanması istendi. “Devrimci Halk Savaşı” için PKK güçlerinin hazır olduğunu belirtildi.

 

HPG’nin konferansında ise; ÖCALAN’ın konuşmalarında sözünü ettiği yeni gerilla tarzının ne olduğunu gösteren, dokuz aylık süreyle verilen eğitimle “gerillanın” yeni sürece uygun hale getirildiği açıklandı. Devamında, ABD ile yeni Ortadoğu politikası üzerinde varılan anlaşma gereği PKK’nın tasfiye edilmeye çalışıldığı öne sürüldü. Her Kürt genci askere gitmemeye, askerde olanlar da kaçmaya ve terör örgütüne katılmaya çağırıldı. Bu çağrıya bakarak, 1987-90’larda halkın terör saldırılarıyla sindirildiği günlerin tekrar yaşatılmaya çalışılacağını söylemek mümkündür. Çünkü o yıllardaki PKK’yı ve ilân ettiği “zorunlu askerlik” uygulamasını andırmaktadır. 

 

KNK’nın genel kurulunda ise; “Demokratik Ulusal Strateji Belgesinin” temel olduğu içerisinde bulunulan süreçte ulusal birliğin taktik değil strateji olduğu vurgulandı. Örgütsel deyimlerle anlatılmak istenen, İran’da veya Suriye’de ya da her nerede Kürt varsa hepsinin PKK’nın çatısı altına alınacağıdır. Bunu yaparken baskı-şiddet ve terörden yararlanılacağını belirtmeye gerek yoktur.

 

Diğerleri gibi “devrimci halk savaşı”na hazırlandıklarını tekrarlayan M. KARAYILAN sözün özünü söyleyerek, seçimden sonra söz yok eylem var anlamına gelen tehditleri savurdu. Yeni anayasada Kürtlerin tanınmasınının dışında başka bir değişikliği kesinlikle kabul etmeyeceklerini, yoksa başlarının çaresine bakacaklarını söyledi. Sözlerle neyin anlatılmak istendiği açıktır. Konuşmasının bir bölümünde, Türkiye’nin tamamını temsil eden siyasi partileri “işgalcilerin partileri” olarak nitelemektedir. M. KARAYILAN söylediklerinin arasına sıkıştırdığı bu iki kelimeyle PKK’nın dilindekiyle zihnindekinin farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Dilinde barış tekrarları varken, zihninin gölgeli bir kesiminde terörle üzerinde durduğu toprakları sahiplenip, asıl sahiplerine işgalci demektedir.

 

Diğer bölgelerdeki toparlanma çabaları çerçevesinde, PKK’nın talimatlarını yerine getiren İran’da, PJK, K. Irak’ta PÇDK, Suriye’de PYD zaten bünyelerinde hiçbir zaman ve şekilde izin verilmeyen muhalefetin yokluğuna rağmen görüntüdeki demokratlıklarını kurtarmak için sözde birliklerini tamamladıklarını bildirdiler.

 

DTK’nin il ölçeğindeki örgütlenmesi olarak Amed İl Konseyi Diyarbakır’da toplantıdan sonra Kürt halkının statüsünü kendisinin belirleyeceğini, bu doğrultuda “demokratik özerklik” ilanını hızlandırma kararı aldığını duyurdu. Hemen arkasından aynı adım Van’da atıldı. PKK’nın yörüngesindeki yerel yapılanma, “demokratik özerklik” için artık söz değil, eylemlilik içerisinde olacağını duyurdu.

          

Sözde dört parçadaki Kürtlerin kendi içlerinde birliklerini tamamladıklarını ve artık sıranın “Kürt Ulusal Konferansı”nın gerçekleştirilmesinde olduğunu iddia ediyorlar. Bu amaçla Türkiye’deki PKK’lı ve diğer seçkinler K. Irak’a giderek BARZANİ’yi bu konuda ikna etmeye çalıştılar. Amaçları bölgedeki gelişmelerin PKK’nın da içinde yer alacağı bir blok tarafından yönlendirilmesini sağlamaktır. PKK, bölgesel dengeler arasında yer almak için “Kürt Ulusal Konferansı”nı kullanmaktadır.

Türkiye ile kıyasıya bir mücadeleyi göze alan PKK’nın ısrarla bölgede oynayacak rolü olduğunu ortaya koymaya çalışması, küresel güçlerle buluştuğu ortak bir noktasının olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Çok yakın bir gelecekte bölgede gerçekleşecek değişimlerden bu kez ne ölçüde uyum veya açmaz içerisinde olduğunu herkesten önce PKK’nın kendisi görecektir.

 

Dipnotlar

 

[1] Can Turkey Unify the Arabs?

[2] EKOPOLİTİK 2. IRAK ÇALIŞTAYI Erbil’deki İkinci Irak Çalıştayı’ndan İzlenimler http://www.ekopolitik.org/images/cust_files/110531165848.pdf