Dünyadaki tüm halk hareketleriyle olduğu kadar Bask ve Katalan ayırılıkçılığıyla da PKK Kürtçülüğünün arasında hiçbir benzerlik ve yakınlık bulunmamaktadır. Bu gerçeğe rağmen terör baskısıyla kendi tarafında yer almaya zorladığı Kürt halkının temsilcisi olma iddiasındaki etnik bölücüler, kendilerini haklı bir davanın savuncuları olarak kabul ettirmek için sık sık bu yola başvururlar. Başka ülkelerdeki ayrılıkçı hareketlerle ülkemizdeki bölücülüğün birbirinden çok farklı temellerde yürütüldüğünü gösteren son örnek İspanya’da yapılan yerel seçimlerde yaşandı. Terör yanlısı Basklar bile faaliyetlerini terör ve şiddetten arındırıp demokratik yollara başvurarak, yeni bir süreci başlattılar. Bu bakımdan 22 Mayıs’ta yapılan seçimlerin öncesinde ve sonrasında hem İspanya hem de Bask halkı için son derece olumlu adımlar atıldı.

          

Bu aşamaya elbette kolay gelinmedi. Silahla bağımsızlık elde edeceğine inanan Basklar ETA’nın çevresinde toplanarak Fransa ve İspanya’daki Bask bölgelerinde faaliyet yürütmekteydiler. Bizim komşularımızın PKK’yı korudukları, kolladıkları için hiç alışık olmadığımız bir tutumla Fransa tüm ciddiyetiyle ETA ile mücadele etti. İki ülkenin terör konusundaki işbirliklerinin bize yabancı gelen yönleri sayılamayacak kadar çoktur. Yine komşularımızın aksine Fransa, İspanya’dan istediklerini koparmak için ETA’yı çıkarları doğrultusunda desteklemedi. Komşusundaki huzurun kendi huzuru için de gerekli olduğunu aklından hiç çıkarmadı. Hatta çoğu zaman bizim aydınlarımızın bilip de görmemezlikten geldikleri demokratik olmayan uygulamalarla ETA’yı çökertmeye çalıştığı zamanlar bile oldu. Bizde güvenlik nedeniyle bir davanın bir başka şehre alınması insan ve demokratik hakların ihlali olarak değerlendirilirken Fransa’da buna dikkat eden bile olmadı, halen de olmamaktadır. Sözgelimi Bayonne’da ele geçen bir ETA militanı neredeyse 700 km uzaklıktaki Paris’te cezaevine konulur ve burada yargılanır. Davanın beş, altı yıl sonra karara bağlanması ise normal bir sonuçtur. Bu da yetmez hapis cezasının tamamlamasından sonra sürgünde yaşamaya mahkûm edilir.

 

İspanya’da da durum çok farklı değildir. Bize yabancı olan bir gelişmelerden bir diğeri ise; ETA’nın siyasi temsilcisi BATASUNA partisinin yasaklanması karşısında İspanya’nın ve Bask bölgesinde ETA yanlısı çocukların eline taşlar verilip polise attırılmaması, yüzleri poşulu gençlerin molotoflar ve havai fişeklerle sağa-sola saldırtılmaması, kışkırtılarak yakıp-yıkmaya programlanmış kalabalıkların önünde siyasi örgütçülerin yürümemeleri ve nihayet tüm bunların sorumlusu başkalarıymış gibi demokrasi ve barış çağrıları yapmamalarıdır. Sonuçta girilen bu amansız mücadelede ETA, 2011’in başında silahlı faaliyetine son verdiğini duyurmak zorunda kaldı.

 

ETA’nın kendi kendisini feshetmesi anlamına gelen bu duyurunun hemen ardından SORTU isimli bir Bask siyasi partisinin kurulduğu bildirildi. Basklar da İspanyol kamuoyu da bu partinin BATASUNA’nın devamı olduğuna inanmaktaydılar. Kendisi de bir Bask olduğu halde teröre savaş açan ve bugünkü sona gelinmesinde büyük rolü bulunan bölgenin başbakanı Patxi Lopez, demokratik alanda yeni bir rakip olarak karşılarına çıkan SORTU’dan rahatsızlık duyan diğer Bask partileriyle aralarında ortak bir zemin bulmaya çaba gösterdi. Bu gelişmenin de bize farklı gelen bir tarafı bulunduğuna dikkat edelim. Biz PKK’nın kendisini feshetmesini, terör ve şiddetten arınmış bir Kürtçü partinin kurulmasını ve daha da önemlisi güneydoğuda yerel bir liderin PKK’ya karşı çıkma cesaretini göstermesini hayal dahi edemeyiz.

 

Rekabetten hoşlanmadıkları açık olan diğer Bask siyasi partilerini ve İspanyol Anayasa Mahkemesi’ni ikna etmede başarısız olan SORTU’nun yerel seçimlere katılamayacağına karar verildi. Onun yerine birlik anlamına gelen adıyla BİLDU’nun kuruluşu ilan edildi ve tam da SORTU’nunkine benzer bir akibet beklerken seçimlere katılmayı başardı. Bölge yönetiminin 51 sandalyesinden 22’sini kazanarak ve Baskların yüzde altmışına yakınının oyunu alarak kamuoylarının onayını almayı başardı. Tüm engellere rağmen bir kez bile İspanya’ya, kendilerinin dışında kalan Bask veya İspanyol halkına tehdit yöneltmeden tamamıyla demokratik çerçeve içerisinde kalmaya özen gösterdi. Bu da alışık olmadığımız önemli bir noktadır.

 

Şimdi de alışık olduğumuz gelişmelere bakalım:

 

ÖCALAN’ın evinin bahçesindeki toprağı avuçlayıp, yiyenler, APO peygamberimiz diyenler Kürtçülüğün akıl-mantık ölçülerinin dışına çıktığının kanıtlarıdır. İster kırsalda ister kentlerde olsun Kürtçü seçkinlerin ruhları ve keseleri doygunluğa ulaşırken Kürt halkı ilkel çağların toplumlarına dönüştürülüyor. Elbirliğiyle bu sürecin kesintisiz devamına çaba gösteriliyor. Bu amaçla:

 

ÖCALAN’ın demokratik siyaset çadırları dediği sözde “Demokratik Çözüm Çadırları” molotof ve taş depoları olarak kullanılıyor. Polis ve asker pek çok yerleşim biriminde çalışamaz hale getirilmeye çalışılıyor. Şiddet eylemlerinin sorumlularını gözaltına almaya çalışan polis linç edilme tehlikesi yaşıyor. Terör karşısında işlemez hale getirildiği için kan döken, şiddet uygulayan PKK ile mücadele devletin komplosuymuş gibi gösterilerek hukuk şaşkına çevriliyor. Hukuksuzluk yeni eylemler için örgüt üyelerini cesaretlendiriyor. İmralı ile görüşme yapanlar aldıkları talimatlar doğrultusunda yaptıkları açıklamalarda, isyanın daha da büyüyeceği tehdidinde bulunuyorlar. PKK’dan olmayanlar öldürülüyor, bölgenin ekonomisi tümüyle çökertiliyor ki çözümsüzlüğün sorumlusu olarak hedefe konulan devletle vatandaşının çatışma ateşi daha da alevlensin. Çatışma büyüdükçe İmralı ve Kandil’den yükselen tehditlerin dozu da artıyor ve “büyük savaş” olursa hükûmetin ancak üç ay dayanabileceği söylenebiliyor. Murat KARAYILAN, Kandil’den Çukurca ve Uludere’deki güvenlik güçlerini hareketsiz kalmaları konusunda uyarıyor. Uludere yakınlarında serbestçe faaliyet göstermek isteyen teröristlerle askerin girdiği çatışmadan sonra PKK, intikam yemini ediyor. PKK’ya destek ülkenin “demokrat”larından geliyor ve askeri hareketsiz kalmamakla suçlayacak kadar hastalıklı bir tutum takınabiliyorlar. Kandil-İmralı arasındaki terörle aynı çizgide buluşmayı açıkça sergilemekten ne bir utanç ne de hukuka saygı duyuluyor. Siyasi örgütçüler Kürt halkının sözde özgürlüğünü Türklerin yaşamasının ölçüsü olarak ilan ediyorlar. Her zaman yaptıkları gibi söylediklerinin içerisinde söyleyemediklerini gizleyerek, gerçekte asıl amaçlarının halkın özgürlüğü değil PKK’nın özgürlüğü olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.

 

Bırakalım bizzat yaşamayı okuyanın bile içini daraltan, nefes almasını zorlaştıran örnekler çok daha fazla. Dünyanın bir tek ülkesinde bile bölücü bir örgütün üyeleri devlete böylesine kafa tutamaz ve tehditler savuramaz. Yüzün üzerinde ölümün yaşandığı Suriye’de bile göstericiler sloganlarında “tek bir Suriye” isteklerini seslendiriyorlar. Aklın yerini çılgınlığın, sevgi ve hoşgörü üreten salgıların yerini salyanın alması nedeniyle barış çağrıları kanla, çatışmayla bir arada yapılıyor. Türkiye PKK ve onun küresel destekçilerinin eliyle başdöndürücü bir hızla ayrışmaya sürükleniyor. Demokrasinin sağlam yapısına rağmen Batı Avrupa’da daha birkaç hafta önce yaşanan gelişmeye bakıldığında bunun doğruluğu çok daha iyi anlaşılacaktır. Ortada bölücük olarak algılanabilecek ve ülkenin birlik ve bütünlüğüne yönelen bir tehdit olmadığı halde, sırf yabancılara duyulan tepki nedeniyle Finlandiya, Hollanda ve Avusturya’da Nazizm çizgisindeki partiler yükselişe geçti.

 

Görüldüğü gibi kabul edilmesi zaten mümkün olmayan PKK terörü, katlanılabilir olmanın sınırlarının dışına çok çıkmıştır. Örgütün silahlı, siyasi ve sivil üyelerine ilaveten destek aldıkları çevrelerin de gelişmelere bakışlarındaki çarpıklık, üzerinden çıkar hesapları yaptıkları Kürt halkını çağın dışına itmektedir. Bölge her yönüyle giderek fakirleşmekte, uygarlıktan pay alamamakta, düşünce kısırlığı yaşamaktadır. PKK ve ÖCALAN’a tapınmaya zorlanmaktadır.

 

PKK ve onun peşinden gidenler bugün için Türkiye ile giriştikleri mücadelelerinde psikolojik üstünlüğü dengelemiş gibi görülebilirler. Silahlı ve cephe faaliyetinde bazı kazanımlar elde ettiklerine inanabilirler. Ancak tüm bu kazanımların şiddet, terör ve baskı sayesinde olduğu gerçeği hiç unutulmamalıdır. Zorla, iradenin bastırılmasıyla kazanılmış gibi görünen halk cephesinin daha baskın bir iradeyle dağılması kaçınılmaz bir sondur. Bu iradenin bugün için imkansız gibi görünse bile umulmadık bir zamanda, hem de elde edildiği sanılan cepheden ortaya çıkması beklenmelidir. Bask hareketi bunun hiçbir şekilde şüphe götürmeyecek kanıtıdır. Bizzat Bask halkının bir bölümünün gerçek temsilcisi olan ETA’nın bu sonu yaşadığı yerde, zorla Kürt halkının temsilcisi olduğunu kabul ettirmeye çabalayan PKK’nın bundan kaçması söz konusu bile olamayacaktır. PKK’lı seçkinlerin şiddet ve gerilimi tırmandırmalarının arkasında bu korkunun yattığından kuşku duyulmamalıdır. Değişim eninde sonunda PKK’nın önüne çıkacaktır. Önemli olan Kürt halkına da Türkiye’ye de onarılması güç hasarlar verdirmeden bu dersi almaktır. Çok kısa bir süre sonra yapılacak genel seçimler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır.