Kıbrıs’ı fethettiğimiz tarih olan 1571 yılında, Londra Borsası’nda ilk gong çalmış, 1500’lü yıllar boyunca Avrupa’da birçok ülkenin borsalarında işlem görülmüş ve halktan toplanan paralar sömürgecilik ve sanayileşme faaliyetlerinde kullanılmıştı. Bu faaliyetlerin sonunda ihtişamlı imparatorluk artık “hasta adam” haline gelmiş ve yatağa düşmüştü.

 

E.G Mears şöyle der: “Yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devlet herhalde yoktur. Bu miras, sadece ekonomik girişimleri ilgilendirmekle kalmaz, Türkiye’nin politik ve toplumsal hayatının tümüne etkilerini yayar. Siyasi denetim sağlamanın en güvenceli ve en basit yöntemlerinden biri sermaye kaynakları üzerinde egemenlik sağlamaktır. Osmanlı İmparatorluğu, şaşılacak derece dış mali çıkarlara ipotek edilmiş durumda idi.[1]

 

Osmanlı, milliyetçilik akımlarından çok önce ekonomik olarak rakip dünyanın gerisinde kalmış ve bu geri kalış, onu milliyetçilik akımlarına karşı zayıf kılmıştı. Osmanlı Devleti ekonomik gücünü iki temel unsur üzerine kurmuştu: İnsan gücü ve tarım. Bu iki güçte büyük ölçüde tükenirken, özellikle tarım sistemi her geçen gün çürürken, Batı dünyası hemen hemen tüm politikalarını “para” üzerine kurmuş, tüccarların para kazanmaları için devletler seferber olmuşlardır.

 

I. Elizabeth (1558-1603) şirketlere büyük haklar tanıdı. Kraliçe 1564’de denizcilik ve balıkçılığın gelişebilmesi için Cuma günleri herkesin balık yemesini mecbur kıldı, et ve hayvan ithalatını yasakladı. Yine bu döneme denk gelen korsanlık yapmak için kurulan anonim şirketlerinin ilki “Bilinmeyen bölgelerin keşfi için tüccar maceraperestler meslek birliği ve şirketi” adını taşıyordu. Ardından sömürge amaçlı “Levant Company (Doğu Akdeniz) ve East India C. (Doğu Hindistan) geldi. Hollandalı Doğu Hindistan şirketinin gerek gördüğü ülkelere savaş açma ve uluslararası anlaşma yapma yetkisi vardı.[2]

 

İlk defa bir şirkete ülkelere savaş açma yetkisi ve anlaşma imzalama yetkisi verilmesi, ülkeler arası savaşın bambaşka boyutları taşındığının işaretini verirken, maalesef Osmanlı Devleti bunu kavrayamamış ve felaket adım adım yaklaşmıştır.

 

Fransa’ya verilen 1740 Kapitülasyonları Belgrad Anlaşması’nda oynadıkları rolü oldukça aşmıştır. Bu Kapitülasyonlar sayesinde Fransızlar, Diledikleri yerde okul, kilise, hastane açabilecekler, Katoliklerin davalarına Fransız Konsolosları bakacaklardı. Otorite bir kez sarsılmıştı. Hal böyle olunca ayan sınıfı güçlendi. Ayan, devletle halk arasında bir köprü görevi yapan “üst sınıfın” resmen kurumsallaşmış şekliydi. Vergi toplama sistemi de devlet ve halk arasında büyük uçurumlar açtı. Vergi toplama yetkisini alan mültezimler halka her türlü baskıyı yapıyordu. La Bruyers, tam da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında çıkan “Les Characteres” adlı eserinde “Vergi Müteahhidi” mültezimler için şöyle der: “Onların yalnızca altınları vardır. Onlar baba, dost, vatandaş hatta insan olamazlar”

 

Devletin gücü zalimlerin elinde halka çile çektirmek için kullanıla dursun, milletin perişanlığı da her geçen gün artmıştır. Bosna sınırındaki savaş sırasında Sadrazam Koca Yusuf Paşa, İstanbul’dan para istediğinde I. Abdülhamid’den şu cevabı alacaktır: “Tez elden 3-4 bin kese akçe istemişsiniz. Mevcut olsa alimallah kendi harçlığımdan gönderirdim”

 

Uzun yıllar İsveç’in İstanbul Elçiliği’nde üst görevlerde bulunmuş ve Osmanlı’yı 7 ciltlik dev bir eserde incelemiş olan D’ohson, 1790 Osmanlı Ekonomisini şöyle anlatır: “İmparatorluğun hemen hemen bütün ticareti Yahudiler vasıtasıyla olur. Dış ticaret de hemen hemen yabancıların elindedir. Bunlar yerli tüccarlardan daha az vergi öderler. Reis dedikleri kaptanlarının bazısı pusula kullanmayı bilmez, harita kullanmaz. Her yıl Karadeniz’de birçok tekne kaybolur gider. O zaman “Kaderin cilvesi” derler. Bilgili Müslümanlar da hükümet de Fransız ve Raguna gemilerini tercih ediyor…”

 

Osmanlı bu haldeyken, Batı dünyası ise sömürgecilik faaliyetlerinde sermaye ve bilim faaliyetlerini iç içe geçirmiştir. 1784’de The Asiatic Society of Bengal Derneği’ni kuran Sir William Jones, Arapça ve Farsça bilen, Farsça bir gramer yazmış önemli bir bilim adamıydı. Çalışmalarını Doğu Hindistan Şirketi destekliyordu. Bu şirket ayrıca Arapça, Farsça, Türkçe ve Hintçe çalışmaları ile İslam araştırmaları yaptırmaktaydı. Şirketin İran temsilcileri İran’ı inceliyordu. Mısır’ın ilk eski eser, maden, kültür vb. envanterlerini Mısır’ı işgali sırasında Napolyon yaptırmıştı. Doğu incelemelerini teşvik edip bunun giderlerini karşılayacak olan bir kurum da Hamburg Ticaret Odası olmuştu.

 

Gerek dünyadaki gelişmeler, gerek Osmanlı’nın her alanda hızla gerilemesi, sonunda devleti borçlarını ödeyemez duruma getirmişti. Alacaklı devletler hiç gecikmeden Düyun-ı Umumiye (1881) idaresini kurarak tütün tekelinden, Ereğli kömürüne kadar birçok önemli gelir kaynağına el koydular. İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan ve Avusturyalı delegelerin ortak yönetimindeki bu kurum zamanla 5 bin kişi çalıştıran bir “devletçik” haline geldi.

 

Düyun-ı Umumiye’ye bağlı olarak, tütün çiftçisinin elinden tütününü almak için kurulan ve kolcular adı verilen kendi özel askerleriyle Türk çiftçisinin kendi tütünlerini çalmasının önüne geçmek isteyen reji idaresinin askerleri 41 yıl içinde toplam 60 bin Türkü öldürmüşlerdir.[3] Kolcuların elinden tütün kaçırmaya çalışmak, intiharla eş bir eylemdi.

 

Osmanlı Devleti’nin 1913 ve 1915 yıllarında yapılan sanayi sayımlarının sonuçları ise şu şekildeydi:

 

“Bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan Batı Anadolu ve Marmara bölgelerinde, yani ülkenin en gelişmiş yörelerinde, 1908’den önce kurulmuş sınaî tesislerin, 20 un değirmeni, 2 makarna, 6 konserve, 1 bira fabrikası, 2 tütün mağazası, 1 buz, 3 tuğla, 3 kireç, 7 kutu, 2 yağ, 2 sabun, 2 porselen imalathanesi, 11 tabakhane, 7 marangoz ve doğrama atölyesi, 7 ün, 2 pamuklu dokuma ve 5 “Sair” dokuma fabrikası, 35 matbaa, 8 sigara kağıdı, 5 madeni eşya ve 1 kimyasal ürün fabrikasından ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Şüphesiz bu liste, 1908’den önce kurulup sayım tarihinde tavsiyeye uğramış kuruluşları ve Adana, Samsun ve Tarsus’ta var olduğu bilinen birkaç sınaî tesisi kapsamadığı için, Meşrutiyet öncesi Türkiye sanayinin eksiksiz bir dökümünü vermemektedir. Ancak, ülkenin sınaî profilinin önemli ölçülerde içeren bu liste, 1908 yılında çağdaş anlamıyla bir Osmanlı sanayinden söz etmenin güç olduğunu açık-seçik ortaya koymaktadır.”[4]

 

Ardından Atatürk’ün iktisadi politikaları sonucu tarihin seyri bir kez daha Türkler lehine değişmiş ve ayağa kalkan “Hasta adam” kendi uçak fabrikasında ürettiği uçakları ihraç etmeye başlamıştı.

 

Yukarıda bahsettiğimiz tarihi gerçeklerle, bugünü düşündüğümüzde karşımıza çıkan tablo şüphesiz iç karartıcıdır. Ülkemiz yine Batı’nın gerisinde, yine etrafı sarılmış halde ve yine üretim yapamaz durumdadır. Ekonomik gelişmeler, Türkiye’yi her geçen gün zamanımızın Duyun-u Umumiyesi IMF’in kapısına biraz daha yaklaştırmakta, Türk ekonomisinin sorunları, kendilerini çözecek muhataplarla bugün de yüzleşememektedirler.

 

Anadolu coğrafyasında hakim güç olmak ve öyle kalmak her daim savaşa hazır olmaktan geçmekte ve bu da şüphesiz ekonomik güce dayanmaktadır. Tarih bütün çıplaklığıyla önümüzde dururken, Türkiye’nin iktisadi gidişatına acilen müdahale etmemenin acı sonuçlara da razı olmak anlamına geleceği aşikardır.

 

Mevcut iktisat politikalarının Türkiye’yi artık bu coğrafyada taşıyamayacağı ve acil bir eylem planına olan ihtiyacımız ise ortadadır. Türkiye’yi yönetenler, ülkemizi soktukları bu çıkmaz sokaktan, çıkarmakla da sorumludurlar. Umarız ki, tarih bir kez daha tekerrür etmez.

 

[1] E.G Mears, Modern Türkiye, 1924.

[2] R.Ş. Apuhan, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları.

[3] Ali Kayıkçı, İlgili makalesi

[4] Korkut Boratav, Türkiye İktisadi Tarihi, İmge Yayınevi.