Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık 2017 tarihinde, "Kudüs'ü resmen İsrail'in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir. Dışişleri Bakanlığına, Tel Aviv'deki büyükelçiliğimizin Kudüs'e taşınması için hazırlıklara başlaması talimatını verdim” açıklaması[1] ile Orta Doğu’da yeni bir süreç başlamıştır. Orta Doğu dengeleri açısından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması kararı, önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. İsrail'in Batı Kudüs'teki varlığı kabul edilmesine rağmen asıl anlaşmazlık İsrail'in Doğu Kudüs'ü kontrolü altında tutmasından kaynaklanmaktadır. Birleşmiş Milletler ve uluslararası hukuk Kudüs’ün statüsü ile ilgili bazı düzenlemelere yer vermiş ve ABD bu düzenlemeleri dikkate almadan tek taraflı bir karar vererek, özellikle BM Güvenlik Konseyi kararlarının yeniden değerlendirilmesi konusunu gündeme getirmiştir.

 

Kudüs’ün Statüsü

 

Uluslararası toplumda Kudüs'ün statüsü hakkında farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. Çoğu ülke Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımamaktadır. BM Genel Kurulu, 11 Aralık 1948 gerçekleştirilen olağan oturumda 194 (III) sayılı kararı ile Filistin sorununun çözüm yollarını belirlemiştir. Kont Bernadotte tarafından Filistin’de gittikçe artan zorlu duruma çözüm getirmek amacıyla hazırlanan rapor sorun ile ilgili bazı düzenlemeleri içermekteydi. Kurul ayrıca askeri yönetimin kaldırılması ve Kudüs’e uluslararası statü verilmesi ve Filistin’deki kutsal mekanların korunması ve serbest erişimin sağlanmasını talep etmiş ve 194 (III) sayılı karar ile ayrıca, BM Arabulucusunun işlevlerini üzerine alacak üç üyeli bir Birleşmiş Milletler Filistin Uzlaştırma Komisyonu kurulmasını sağlamıştır. Komisyon bölgelerin sınırları, mülteciler ve Kudüs’ün statüsü olmak üzere üç ana sorun üzerinde çalışmıştır. Arap Devletleri (Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye)  Nisan ayında Lozan’da bir konferansta bir araya gelerek İsrail ile birer protokol imzalamışlardır[2].

 

Kudüs’ün statüsünün sağlanmasına yönelik en önemli girişim, İsrail’in BM üyeliği sırasında gerçekleşmiştir. İsrail 11 Mayıs 1949’da Birleşmiş Milletler’e üye olmuştur. Birleşmiş Milletler İsrail’i üyeliğe kabul ettiğini bildirdiği açıklamasında İsrail’in 181 (II) ve 194 (III) sayılı kararları uygulayacağına dair verdiği taahhüte vurgu yapmıştır. İsrail’in uygulamayı taahhüt ettiği kararlar Kudüs’ün uluslararası bir yönetime devredilmesi, mültecilerin sorunları ve sınırlar gibi konuları kapsıyordu.

 

Güvenlik Konseyi tarafından İsrail ile ilgili alınan kararlardan altı tanesi de İsrail'in şehir üzerindeki haklarının tanımamasıyla ilgilidir. Birleşmiş Milletler 1980'de İsrail'in yürürlüğe soktuğu ve Kudüs'ün İsrail'in bölünmez ve daimi başkenti olmasıyla ilgili olan Kudüs Yasası'nı da tanımamaktadır. Buna tepki olarak da üye devletler diplomatik temsilciliklerini bu şehirden çekme kararı almıştır.

 

Filistin Ulusal Yönetimi ise BM Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararı[3] ile Doğu Kudüs'ü işgal altında görmektedir. Şehrin tamamı kalıcı statü müzakerelerine tabidir, bu da Filistin'e bölgenin bir kısmında egemenlik hakkı doğuracaktır. Doğu Kudüs Filistin Devleti'nin başkenti olarak görünmektedir. Ayrıca Kudüs açık bir şehir olup fiziksel bölünme bazı sorunları beraberinde getirmektedir. İbadet özgürlüğü, dini yerlere girişin ve bu yerlerin korunması garanti altına alınması gereken konuların başında gelmektedir[4].

 

Kudüs Kararı Bağlamında Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Hukuk

 

Kudüs’ün statüsü ile ilgili BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi birtakım kararlara imza atmıştır. BM Antlaşmasının birçok hükmü hem uyuşmazlıkların hem de durumların taraflarının dışındaki devletlerce ya da BM organlarınca Güvenlik Konseyi önüne getirilebilmesine imkân sağlamaktadır. Uyuşmazlıkların barışçı çözümü konusunda BM Antlaşmasının VI. Bölümü çerçevesinde hareket eden Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararların hukuksal dayanakları ve nitelikleri incelendiği zaman üç durum önem taşımaktadır. Bunlardan ilki Güvenlik Konseyi 33/2.madde uyarınca dar anlamda uyuşmazlığa taraf devletleri uyuşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmeye davet etmektedir. İkincisi, Güvenlik Konseyi 34.madde uyarınca uyuşmazlıkların ve durumların uluslararası barış ve güvenliği tehdit eder nitelikte olup olmadığı konusunda soruşturmada bulunmaktadır. Üçüncüsü ise, Güvenlik Konseyi 36-38 maddeler uyarınca uyuşmazlıkların ve durumların çözümüne ilişkin olarak tavsiyelerde bulunmasıdır[5]. Bu bağlamda Güvenlik Konseyi’nin tavsiye nitelikli kararlarının uygulanması konusunda devletler bir noktaya dikkat etmelidir. Uluslararası Adalet Divanı’nın 25.03.1948 tarihli Korfu Boğazı Davası kararında Arnavutluk için belirttiği gibi, eğer bir devlet Güvenlik Konseyi’nin verdiği tavsiye nitelikli kararına uyacağını bildirmişse, o zaman bu rıza Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesini bağlayıcı bir karar niteliğine büründürmektedir[6].

 

Bu bağlamda BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail ve Filistin sorunu ile ilgili olarak vermiş olduğu bazı kararlar mevcuttur. Bunlardan en önemlisi 22 Kasım 1967 tarih ve 242 sayılı karar ile 22 Ekim 1973 tarih ve 338 sayılı Karar’dır. Güvenlik Konseyi pek çok müzakereden sonra 22 Kasım 1967’de Orta Doğu’da barışçıl bir ortam için gereken ilkeleri sıralayan 242 (1967) sayılı kararı oy birliği ile kabul etmiştir. Karar, adil ve uzun soluklu bir barışın tesisinin aşağıdaki iki ilkenin uygulanması ile mümkün olacağını taahhüt etti:

 

* İsrail silahlı kuvvetlerinin son çatışmada işgal edilen bölgelerden çekilmesi ve

* Tüm iddialardan vazgeçilmesi ve çatışmaya mahal verecek davranışlardan kaçınılması; egemenlik, toprak bütünlüğü ve bölgedeki her devletin siyasi bağımsızlığı ve barış içinde, her türlü tehditten ve şiddet hareketinden uzak, güvenli ve kabul edilen sınırlar içinde yaşama hakkına saygı duyulması. 

İsrail Güvenlik Konseyi’nin Kararını kabul ederek geri çekilme ve mülteciler meselesinin ancak Arap Devletleri ile doğrudan görüşmelerle ve kapsamlı bir barış anlaşmasının neticesinde çözülebileceğini vurgulamıştır[7].

 

22 Ekim 1973 tarih ve 338 sayılı Karar ise genel olarak Arap – İsrail Savaşı taraflarının, ateşkesin hemen ardından Güvenlik Konseyi 242 (1967) sayılı Kararını bütün yönleri ile uygulamaya başlamasını talep etmiştir[8].

 

BM Güvenlik Konseyi’nin dışında BM Genel Kurulu’nun da uluslararası uyuşmazlıklar konusunda görüş verme yetkisi bulunmaktadır. Genel Kurul’un bu konuda yetkisinin en önemli dayanağı 35/1 ve 35/2.maddelerdir. Ancak, BM Antlaşmasının VI. Bölümü dışında yer alan Genel Kurul’un görev ve yetkilerini düzenleyen 10-14.maddeler çerçevesinde de Genel Kurul’a bu konuda birtakım görevler verildiği görülmektedir. BM Antlaşmasının 14.maddesi, 12.madde hükümleri saklı kalmak koşuluyla, Genel Kurul’un uluslararası topluma zarar verecek ya da uluslararasındaki dostça ilişkileri tehlikeye sokacak her türlü duruma kendiliğinden el koyabileceğini ve tavsiyelerde bulunabileceğini tanımaktadır. Bu noktada en önemli konu ise, Genel Kurul kararlarının tavsiye niteliğinde olduğu için tarafları bağlayıcı etkisinin bulunmamasıdır. Ancak devletler yine de Genel Kurul’un tavsiye kararlarına uymayı taahhüt edebilirler.  

 

İsrail – Filistin sorunu ile ilgili olarak BM Genel Kurul’u, 11 Aralık 1948 tarihinde gerçekleştirilen oturumda 194 (III) sayılı kararı ile Filistin sorununun çözüm yollarını belirlemiştir. Daha öncede değindiğimiz üzere Genel Kurul Kudüs’e uluslararası statü verilmesi ve Filistin’deki kutsal mekânların korunması ve serbest erişimin sağlanması konuları üzerinde durmuştur. İsrail 181 (II) ve 194 (III) sayılı kararları uygulayacağına dair taahhüt vermiş ve bu taahhüt neticesinde BM üyesi olmuştur. İsrail’in uygulamayı taahhüt ettiği kararların en önemlisi Kudüs’ün uluslararası bir yönetime devredilmesidir[9].

 

Değerlendirme

 

ABD) Başkanı Donald Trump’ın, Kudüs'ü resmen İsrail'in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir açıklaması bölge dengeleri açısından önemli sorunları doğurabilecek niteliktedir. Başta dini önemi olması açısından Orta Doğu’nun en önemli şehirlerinden olan Kudüs ile ilgili BM birçok karar almış ve bu kararların en temel özelliği Kudüs’e uluslararası statü tanınması olmuştur. Bu nedenle, Kudüs ile ilgili ABD Başkanı’nın yapmış olduğu açıklama tek taraflı bir açıklama olup, uluslararası hukuka aykırı bir nitelik taşımaktadır. Açıklamanın ardından birçok ülke devlet başkanı da ABD Başkanını eleştirerek, bu kararı tek başına veremeyeceğini belirtmiştir. Sonuç olarak ABD Başkanının vermiş olduğu karar tamamen iç politikaya yönelik olup, uluslararası hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır.

 


[2] “Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler: İkinci Bölüm”, http://www.unicankara.org.tr/filistin/2.html, E.T.06.12.2017.

[3] BM Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararı, Altı Gün Savaşının ardından BM Güvenlik Konseyi tarafından 22 Kasım 1967 günü alınmıştır. Karar konuyla ilgili hazırlanan beş karar taslağından biridir. Karar "Ortadoğu'da âdil ve kalıcı bir barışın sağlanması" çağrısı yapar. Bunun sağlanması için belirlenen ilkeler "İsrail'in son savaşta işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi" ve "bölgedeki tüm devletlerin güvenli ve tanınmış sınırlar dâhilinde var olma hakkına saygı duyulması" şeklindedir.

[4] “Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler: Üçüncü Bölüm”, http://www.unicankara.org.tr/filistin/3.html, E.T.06.12.2017.

[5] PAZARCI, Hüseyin, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi, Ankara – 2015, s.494-496.

[6] “Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler: Üçüncü Bölüm”, http://www.unicankara.org.tr/filistin/3.html, E.T.06.12.2017.

[7] PAZARCI, s.495-496.

[8] “Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler: Üçüncü Bölüm”, http://www.unicankara.org.tr/filistin/3.html, E.T.06.12.2017.

[9] “Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler: Üçüncü Bölüm”, http://www.unicankara.org.tr/filistin/3.html, E.T.06.12.2017.