Bu seneki Nevruz’da da gördüğümüz bölücü-yıkıcı örgütlerin eylem ve söylemlerindeki birlik oluşlarının geçmişinin Karadeniz Bölgesi’yle ilgili olan bölümüne kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Yunan istihbaratının operasyonel çalışmasının gizli ve açık yönlerini İlhan TİNCİ, 1997 yılında gazeteci gözüyle değerlendirerek halkın ve ilgililerin dikkatini çekmeye çalışmıştır.[1] Hazırladığı yazı dizisinde; Fatsa ve Çamaş’da botanik araştırmacısı ve turist olduğunu ileri süren şüpheli şahısların etnik konularda bilgi topladıklarını, aynı günlerde Tokat ve Sivas kırsalında silahlı terörist grupların görüldükleri haberleri alınmaya başlandığını duyurmuştur.

 

Yazısında devamla; Patrik Bartholomeos’un Karadeniz’i Kurtarma adıyla başlattığı girişimin bölgedeki şüphe uyandıran faaliyetlerle aynı tarihlere rastlamasını Türkiye’de hâlâ emelleri olan yabancıların bölgeyle ilgili gizli gündeminin olduğu şüphesini doğurduğunu, bu nedenle Genel Kurmay Başkanlığı’nın 25 Eylül (1997) bölgedeki tüm askeri birliklerin bu faaliyeti dikkatle izlenmesini istediği bildirdiğini öne sürmüştür. O günlerin diğer gazetelerinde aynı konundaki haberlerde; Eleftherios Venizelos gemisiyle kıyıları dolaşmak üzere Karadeniz’i kurtaralım sloganıyla ortaya çıkan heyetin tanınmış simaları ve Dünya Yahudi Cemaatleri temsilcilerini bir araya getirdiği, Yunanlı çevre bilimci ve işadamlarıyla “Bilim ve Çevre Sempozyumu”nun yapıldığı bilgileri verilmekteydi.

 

Başlatılan bu girişime devamla dünyanın çevre sorunlarına duyduğu ilginin kendisi üzerinde toplanmasının yolunu böylece keşfeden Patrik’e, her yıl çevre sorunlarının çözümüne hizmet edenlere uygun görülen Norveç Sophie Ödülü 2002 yılında verildi. Türkiye’de de uzun bir süre en çok satan kitap listesinin başında kalan Sofi’nin Rüyası kitabının yazarı Jostein GAARDER ile eşi Siri DANNEVIG’in kurdukları bu vakfın Patrik için kullandığı unvanın üzerinde dikkatle durulmalıdır. Vakıf, web sayfasındaki duyurusunun girişinde “Ekümenik Patrik ve Yeni Roma Konstantinapol’ün Başpiskoposu Bartholomew Hazretleri” şeklinde hitap edilmektedir.[2]

 

Dikkatlerden kaçan küçük bir ayrıntının üzerinde durulması, Norveç’in etnik ve dini konulara hangi açıdan ilgi duyduğunu açıklığa kavuşturacaktır. Bilindiği gibi bu ülkenin ekonomisinin belkemiğini petrol gelirleri oluşturmaktadır. Günümüzün en büyük küresel sorunu olan çevre kirliliğinin başlıca sorumlusu olan fosil yakıtlar Norveç’in geçim kaynağıdır. Buna bağlı olarak dünyanın neresinde etnik veya dini çatışma varsa Norveç’in hükümet Dışı Örgütleri (HDÖ ya da yanlış bilinen şekliyle STÖ) oradadır. Örneğin K. Irak’a işgalci ülkelerin ordularının hemen ardından ikinci güç olarak giren HDÖ’lerin başında Norveç’inkiler bulunmaktaydı. Görünen kısmından bakıldığında insana güzel duygular yaşatan olayların arkasına gizlenen bölümünde ise sömürgecilik, bir yandan çevrecilik derken, diğer yandan etnik-dini çatışmalara destek ve nihayet Ortodoks dünyasındaki kişisel çıkar hesapları bulunmaktadır.

 

 

 

Karadeniz Bölgesi’ndeki Sol Terör Örgütleri, Son Durumları Ve PKK İle Bağlantı-İlişkileri

 

Sol Örgütler ve PKK

 

1980’in ikinci yarısından itibaren Karadeniz bölgesinde adından en çok söz ettiren iki örgüt TKP/M-L ile DHKP-C olmuştur. Her iki örgüt de; Gümüşhane/Şiran ve Kelkit, Giresun/Dereli, Sivas/ İmranlı ve Zara, Giresun/Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk, Ordu/Mesudiye, Fatsa, Ünye, Akkuş, Kumru ve Aybastı, Tokat/Almus, Reşadiye ve Niksar ilçeleriyle kırsal alanlarında yoğunlaşmaktaydılar. Bu örgütlerden TKP/M-L’nin ana üslenme alanı Tunceli’nin kırsal alanıydı. Tunceli’yi kullanarak Erzincan ve Sivas üzerinden çıktığı Karadeniz bölgesinin sözü edilen alanlarında da faaliyette bulunmaktaydı. 1987 yılında PKK’nın artan baskısı üzerine Mazgirt ve Çemişgezek ilçelerinin kırsal alanlarına çekilmek zorunda kalmıştı. Silahlı faaliyet konusundaki farklı görüşler nedeniyle örgüt ikiye ayrıldı ve silahlı faaliyete devam kararında olan DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) bölgedeki varlığını sürdürdü. TKP/M-L sonraları MKP (Maoist Komünist Parti), askeri kanadı olan TİKKO ise HKO (Halk Kurtuluş Ordusu) adını aldı.

 

Geçmişini 12 Eylül öncesinin adından en çok söz ettiren örgütü olan THKO’ya dayayan DHKP-C ise Karadeniz bölgesinde devraldığı şehir ve kırsaldaki örgüt tabanıyla ilişkisini hiç koparmadı. Bu sayede bölgenin pek çok yerleşim biriminde, üniversite ve sendikalarda faaliyet yürütmeyi başardı.

 

Kongre kararı doğrultusunda PKK’nın bölgeyi faaliyet alanı kapsamına alması ve 1990’dan sonra mevsimlik işçiler sayesinde bir de Kürt vasatı oluşması üzerine Türk soluna ait bu iki örgüt PKK’nın üstünlüğünü kabullenmek zorunda kaldı. Sonuçta Karadeniz Birleşik Komünistler Birliği adıyla bir araya geldiler. Böylelikle ÖCALAN’ın bir zamanlar teori olarak ortaya attığı düşüncesi pratiğe geçirilmiş oldu. Ele geçirilmesinden sonra yapılan duruşmalarında bu konuyla ilgili olarak, Karadeniz bölgesinde kendileriyle Türkiye Devrim Partisi, TİKKO, DHKP-C ve Devrimci Halk Partisi arasında dostluk ilişkisi olduğunu, bu örgütlerin PKK’dan destek istediklerini şu sözlerle ifade etmiştir:

 

''Bu bölgede PKK ile dostluk içinde olan bazı gruplar vardır. Bizim onlarla ilişkimiz lojistik destek seviyesindedir. Bu gruplar Türkiye Devrim Partisi, TİKKO, DHKP-C ve Devrimci Halk Partisi'dir. Bu örgütler bizden destek talebinde bulundular ve bizim örgütümüz bu örgütlere eğitim desteği verdi. Ancak, bu örgütlerle ilişkilerimiz fazla gelişmiş değildir.''

 

Oluşturulan güç birliği sayesinde Mayıs 1997 tarihinden itibaren fabrikalara, haberleşme tesislerine, iş makinelerine, madenlerde çalışan işçilere baskın, yol kesme, otobüs yakma, karşı koyanları öldürme, gasp, soygun, rehin alma, güvenlik güçleriyle çatışmaya girme ve pusu eylemlerinde bulunma şeklindeki eylemleri gerçekleştirmişlerdir.

 

Tırmandırılan terör karşısında devletin ilgili birimleri tarafından hazırlanan “PKK’nın terör örgütünün Karadeniz bölgesinde yapmaya çalıştığı faaliyetler” adlı raporda[3] : Ordu, Giresun, Tokat ve Sivas’ta DHKP/C ve TİKKO işbirliğiyle gerçekleştirdiği eylemlerin üzerinde durulmuş ve PKK’nın diğer bölgelerdeki bunalmışlıktan kurtulmak için Karadeniz’e yöneldiği belirtilmiştir. Yine söz konusu raporda, PKK’nın bu bölgeye yönelmesinin nedenleri olarak destek aldığı ülkelerle daha kolay irtibat kurmak, silah ve mühimmat naklinin ikinci ve üçüncü ülkeler üzerinden yapılması nedeniyle ortaya çıkan gizliliğin korunamaması riskini yok etmek olduğu değerlendirilmiştir.

 

Terör örgütünün Karadeniz’deki faaliyeti Yunanistan bağlantılı olarak hem örgütün yayınlarında hem de bu ülkenin basınında yer bulmuştur. Örneğin “Denge Kurdistan-Kürdistan’ın Sesi” dergisinde PKK’lı bir teröristin elinde silahıyla yerleşim birimlerinin Yunanca yazıldığı bir Karadeniz haritasının önünde poz verdiği bir fotoğrafın yayınlandığı bildirilmiştir. Bu derginin Kıbrıs Rum Kesimi’nde Rumca yayınlandığı bilgilerimiz arasındadır. Bu gibi çarpıcı bilgilerin PKK’nın Rum ve Yunan işbirliğini kanıtlayan veriler olarak değerlendirilmeleri yerinde olacaktır. Aslında terör ve istihbarat konusunu izleyenler için Yunan ve PKK taraflarının bu tutumları yabancı oldukları bir durum değildi. Zira, yıllar önce Bekaa’da terör kampını ziyaret eden generallerden, Yeni Demokrasi partisi milletvekili Mihalis GALENİANOS’dan ayrıca Pasok MK üyesi ve Midilli milletvekili Dimitri VUNATSOS Türkiye’nin boru hatlarının bulunduğu haritanın önünde poz verdikleri ve PKK’nın da bunu propaganda amaçlı kullandığı bilinen bir husustur.[4]

 

PKK ile Bağlantılı Yeni Yapılanma ve Örgütler Arasındaki İlişkiler

 

PKK’nın kendisine eklemlediği solcu terörist-anarşist örgütlerle bu dönemde kırsalda gerçekleştirdiği faaliyetinin analizi neticesinde ortaya çıkacak bilgileri şu şekilde sıralamak mümkündür:

 

PKK ve diğer örgütler diğer bölgelere oranla Karadeniz’de güvende değillerdi. Faaliyet alanlarındaki kendileri için var olan olumsuzluklar nedeniyle eylem ve barınma amaçlı keşif yapmaları son derece zordu. Bu zorluğa rağmen etkili eylemler yapıp, eylem alanlarından hızla kaçıp kurtulabiliyorlardı. Tespit edilen birkaç barınağa ve ihtiyaç malzemelerine bakarak lojistik desteğin büyük bir bölümünü bölge dışındaki illerden gelen yandaşlarından sağladıklarını ve özellikle 2010’dan sonra kalıcı olarak barınmayı planladıkları söylenebilirdi.

 

Bu çerçevede PKK’nın keşif görevini bölgeye gelen mevsimlik işçilerin arasına yerleştirdiği üyelerine yaptırdığını söylemek isabetli olacaktır.

 

Taciz ateşi ve pusu eylemlerinde keşfin bizzat eylemci grup tarafından yapılması bölge halkının toplumsal yapısı nedeniyle son derece risklidir. Risk hem keşif hem de eylem sırasında oldukça yüksektir. Böyle olduğu halde eylemi etkili bir şekilde yapıp, alandan kaçıp-kurtulması güvenlik ve gizlilik konusunda her hangi bir sorunun yaşanmadığını göstermektedir. Ancak bölge uzun süreli barınma için gerekli özelliklere sahip değildir. Bu nedenle de terörist gruplar hareketlilik içerisinde olmak ve sık sık alan değiştirmek zorunda kalmaktadırlar.

 

Birkaçı dışında 1988’e kadar olan eylemlerde, sivil şahıslar ve ekonomik tesisler hedef alındı. Güvenlik güçleriyle doğrudan temastan sürekli kaçınmışlardır. Zorunlu kaldıkları hallerde güvenlik güçleriyle çatışmaya girmişler ve ağır kayıplar vermişlerdir. Ancak 2010 yılına gelindiğinde eylemlerin niteliğinde değişiklik ve sayısında da artış olduğu görülmektedir. Bu tarihten sonra doğrudan saldırıya geçmişlerdir. Kandil’den verilen talimat gereğince terör eylemlerinde asker ve polis özellikle hedef alındı. Biri mayın olmak üzere gerçekleştirdiği saldırıların ortak özelliği pusu eylemi olmalarıdır.

 

Bölgedeki terörist grupların silah ve teçhizatlarının normalden çok daha gelişmiş olması son dönemde PKK’nın yankısı büyük olacak eylemlerin peşinde olduğunu göstermektedir. Örneğin Haziran 2010’da Gümüşhane/Kelkit/Karaçayır ve Tütenci köyü kırsalındaki çatışmaya giren grubun donanımından diğer bölgelerle uzak mesafe telsiz bağlantısı ve mayınlama ve patlayıcılı eylem yapabilme imkân ve kabiliyetinde olduğu anlaşılmakta. Mayıs 2011 ayındaki bir polis memurunun şehit edildiği Ilgaz eyleminde M-16 silahlarının ve zırh delici mermi kullanılması bu durumun kanıtı olarak değerlendirilebilir.

 

Karadeniz kırsalındaki eylemlilik ülkemizin diğer bölgelerindeki terör hareketleriyle paralellik içerisinde yürütülmektedir. Seçim arifesinde Türk solundan marjinal bir çok örgütle çeşitli isimler altında birlikler oluşturulmuştur. Neredeyse tamamının adından başka bir varlığı bulunmayan bu örgütler, geçmişten gelen deneyimlerini kullanarak ve basın-yayında kendilerinden sık sık söz ettirerek olduklarından çok fazla gürültü koparmışlardır. Örneğin 12 Haziran seçimlerinde blok olarak aday olanlar PKK’nın sevk ve idaresi altında “Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu” adıyla hareket etmişlerdir. Bu bloğun içerisindeki parti ve örgütler; BDP, EMEP, KADEP, EDP, SDİ, Yeşiller Partisi, EHP, DİP, DSİP, İKP, İSP, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, İşçi Cephesi, KÖZ, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Sosyalist Paylaşım Platformu ve Toplumsal Özgürlük Demokrasi Platformu’dur. Aynı amaçla oluşturulan “Barış İçin Demokratik Çözüm Platformu’nda aynı parti ve örgütlerin bazıları yer almıştır. Bu oluşuma MAZLUMDER ve Mühendis-Mimar Odaları gibi meslekî kuruluşlar destek vermişlerdir.

 

Terör bölgesindeki toplumsal olayların benzerinin Karadeniz’de yaratılması için ülkenin sorunları ve bazı dönüm tarihleri bahane edilerek halk kışkırtılmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede 1 Mayıs kutlamaları olabildiğince eylemlilik içerisinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Samsun, Sinop, Ordu, Trabzon, Hopa, Artvin, Sivas, Kastamonu illerinde yapılan gösterilere diğer işçi sendikalarından ayrıca blok üyesi ÖDP, EMEP, EDP militanlarıyla katılmıştır.

 

(Söz konusu analiz, 30 Mart 2012 tarihinde TÜRKSAM'ın sitesinde yayınlanmış olup, konunun gündemde olması nedeniyle tekrar "Güncel" bölümünde yayınlanmaktadı.)

 

Dipnotlar

 

[1] Türkiye Gazetesi 4 Kasım 1997 “Karadeniz’de terör tezgâhı”

[2] www.sophieprize.org/Articles/175.html “His All Holiness Bartholomew Archbishop of Constantinople, New Rome And Ecumenical Patriarch”

[3] Sabah 22 Ekim 1997 “Karadeniz’de terör mercek altında”

[4] Yeni Batı Trakya Dergisi Sayı:244-245 2010 sayfa:2