Basın-yayın aracılığıyla ele geçirildiği duyurulan PKK’ya ait çoğu plastik olan patlayıcıların miktarı büyük bir tehdidin kanıtıdır. Terör örgütünün önümüzdeki Nevruz’da bombalı ve silahlı eylemlerinin habercisi niteliğindedir. Ele geçen örgüt üyerinin ve silah ile mühimmatın bulundukları şehirler üzerinde dikkatlerin yoğunlaşması hatalı olacaktır. Böyle bir genel kanının bulunduğu sırada PKK’nın dikkatlerden uzak kalmış bir yerde eylem yapmasının yaratacağı etkinin büyüklüğünün hayali bile korkunçtur.

 

Eylem gücü açısından ciddi bir tehdit olan PKK’nın siyaset ve toplum alanında kaydettiği gelişmeler de aynı ciddiyet boyutundadır. Giderek tüm solu kendi örgüt çatısının altında toplayan PKK’nın yasal uzantıları aracılığıyla Halkların Demokratik Kongresi (HDK) isimli çatı örgütünün kuruluşunu sağlamış olması bu bakımdan önemli bir gelişmedir.

 

Günümüzün bu sonucuyla bağlatılı olmasına ilaveten, gerek ani bir terör uygun oluşu gerekse geniş tabanlı örgütlülüğü açısından PKK’nın faaliyetlerinde kayda değer bir yeri bulunan Karadeniz bölgesindeki oluşumlar tarihi sıralama içinde ve bölümler halinde sunulmaktadır.

 

Karadeniz’de 1984’den Günümüze Örgütlü Faaliyetler İle PKK

Örgütsel Vasatlar

 

Ülkemizde 1960’ın ikinci yarısında yüksek öğrenim gençliği ve örgütlü işçi vasatının olduğu her yerde adından söz ettiren Marksist-Leninist hareketlerin etkili olduğu yerlerin arasında Karadeniz Bölgesi de bulunmaktadır. Sanayi ve endüstriyel tarım kesiminin çalışanlarının varlığıyla bölge halkının eğitim düzeyinin yüksek oluşu örgütlerin bu bölgeye yerleşmelerinde ve faaliyetlerine taban bulmalarında en önemli etkenler olmuştur. Bölgenin örgütleri kendisine çekmesinin önemli bir nedeni de tarihten gelmektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan bölücü-yıkıcı toplumsal olaylardan sonra 1936’da I.Ordu Müfettişi Abidin ÖZMEN’in kararı doğrultusunda Diyarbakır ve diğer çevre vilayetlerden Ege, Trakya ve Karadeniz’e yerleştirilenler olmuştur. Yine aynı şekilde Takrir-i Sükûn, Şark Islahat Planı gibi önlemlerle İç Anadolu ve Trakya’nın birçok iliyle, Karadeniz’in Bayburt, Gümüşhane, Samsun, Sinop, Amasya ve Tokat illerine zorunlu iskânla gönderilenler olmuştur.

 

Bu şekildeki toplumsal yapıyı kendilerine göre şekillendirme çabasına giren örgütler zamanla belirli ölçülerle de olsa kayda değer bir hasıla elde etmişlerdir. Kısa sürede bu tabandan birçok örgüt lideri yetişmiş ve bu liderler Terzi Fikri (Fikri SÖNMEZ) örneğinde olduğu gibi faaliyet ile bölge halkının birbirleriyle bütünleşmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Bölgede örgüte yakın yerel gazetelerin yayınlanması propaganda çalışmalarında hızlı ve etkili bir görevi yerine getirmiştir. Yerel basının ve yerel liderlerin sayesinde ülke genelindeki örgütlülüğe paralel bir Marksist-Leninist faaliyet doğmuştur. Sonuçta İstanbul’da gerçekleştirilen ABD’nin protesto edildiği bir eylemin uzantısı hızla Samsun’da ortaya çıkmıştır. Merzifon’da, Ordu’da fındık, tütün çiftçileri veya Ereğli’de, Zonguldak’da demir-çelik ve kömür işçileri hızla bir araya gelip, gösteri eylemleri düzenleyebilmişlerdir.

 

Henüz Türk ve Kürt solunun ayrışmadığı o günlerde TİP, Karadeniz’de bölge toplantıları gerçekleştirdi. 1970’li yılların o günlerinde ülkemiz Karadeniz’deki örgütsel faaliyetlerin bir benzerine “Doğu Mitingleri”yle tanık olmaktaydı. TİP’den kopan “Milli Demokratik Devrim” stratejisini benimseyenlerin Marsist-Leninist örgütlülüğü önceleri THKO, sonraları da THKP-C’nin ve DEV-GENÇ’in bünyesinde ortaya çıktı. Kırsalda ve yerleşim birimlerinde örgütsel kitle oluşturma ve bu kitleyi eylemliliğe sürükleme çalışmalarında yerel halktan olan örgüt üyelerinin rolü büyük olmuştur. Mahir ÇAYAN, Fikri SÖNMEZ (Terzi Fikri) ve Harun KARADENİZ hatırlara ilk gelen isimlerdir. Taban fiyat politikasından, sömürgeciliğin timsali ABD’nin protesto edilmesine kadar pek çok toplumsal eylem gerçekleştirilmiştir. Bu arada kırsal alandan halk kurtuluş savaşı başlatmak amacıyla silahlı eylemler için keşif çalışmaları yapılmaktaydı. Yeterli güce ulaştıklarını düşünen THKP-C’liler beraberlerinde Ünye’den rehin aldıkları İngiliz teknisyen olduğu halde Tokat/Niksar/Kızıldere’de güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada ölü olarak ele geçirildiler. O dönemdeki örgütsel faaliyetlerin simgesi olarak bugün hâlâ hatırlanan olaylardan bir diğeri ise Fatsa’da belediye başkanlığına getirilen Terzi Fikri’nin öncülüğünde oluşturulan yerel yönetimdir.

 

12 Eylül 1980 tarihinde olağanüstü yönetime geçişle ülkenin genelinde olduğu gibi Karadeniz bölgesindeki anarşi ve terör faaliyetlerinde bir çöküş gerçekleşti. Örgüt sorumluları ele geçirildi. Kamu düzeni örgütlerin yarattıkları korku ve yasadışılıktan kurtarıldı. Ne var ki elebaşlarının etkisiz hale getirilmiş olmasına rağmen örgütlerin varlıkları tümüyle yok edilemedi. Bu nedenle kısa süren bir sessizlik döneminden sonra 12 Eylül öncesinin yapılarının tekrar ortaya çıkmaya başladığı görüldü. Ancak bu kez ortaya çıkan silahlı terör ve anarşist oluşumlar olmayıp, ağırlıklı olarak propaganda ve kitle gösteri eylemlerini tercih eden bir özelliğe sahip toplumsal hareketlerdi.

 

1984 yılından itibaren daha çok bölgenin üniversite ve yüksek okul şehirleri olan Samsun, Trabzon, Amasya, Çorum Zonguldak, Ereğli ve Merzifon’u merkez olarak kullanmaya başladılar. Öğrenci dernekleri paravanının arkasında örgütlenmeye hız verildi. Dev-Genç’in belirgin bir şekilde etkisinin bulunduğu bu öğrenci vasatına geleneksel hale gelmiş olan endüstriyel tarım kesimi de dahil edildi. Hayat pahalılığının, fındık, çay ve tütün taban fiyatlarının düşüklüğünün bahane edildiği protesto gösterileri yapıldı. Öğrenci vasatı kullanıldı. Üniversite ve yüksek okullardaki uygulamaların öğrencilerin demokratik haklarına aykırılığı öne sürüldü. Bildiriler dağıtıldı, boykot eylemleri ve forumlar düzenlendi. Basın-yayın faaliyeti tekrar başlatıldı. Halkevleri, İHD ve TAYAD dernekleriyle eylem birliği halinde tutuklu ve mahkûmların kötü durumları gerekçesiyle prostesto eylemleri yapıldı. Sendikal çalışmalarla Ereğli’de işçi kesimi harekete geçmeye zorlandı. Bu arada kırsal alanda silahlı faaliyet için vasat ve coğrafi durumuyla ilgili keşif faaliyetleri de gerçekleştirildi. Bu çerçeve içerisinde ülke genelindekinden farklı olmayan örgütlü bölücü-yıkıcı faaliyetlerle 1980’in ikinci yarısına ulaşıldı.

 

Yabancı İstihbarat ve Organize Suç Vasatı

 

Söz konusu tarihlerde Türkiye’de bölücü-yıkıcı faaliyetlerle aynı çizgide yürüyen yabancı ülkelerin örtülü ve açık operasyonel istihbarat çalışmaları da bulunmaktaydı. Bu durumla ilgili olarak üzerinde önemle durulması gereken bir husus daha vardı ki bu da; o günlerde ülkemiz üzerinden yürütülen uyuşturucu kaçakçılığının büyüklüğüyle, bu kaçakçılıkta Karadeniz bölgesinin oynadığı roldü. Özetle ülkemizdeki örgütlü faailiyetlerle, yabancı istihbarat kuruluşlarının, organize suç şebekelerinin ve Karadeniz’in birbirlerine içiçe geçmiş bağlantıları bulunmaktaydı.

 

Bugün biraz geriye gidip, yabancı gizli servislerin ülkemizdeki çalışmalarını ele aldığımızda ortaya ürkütücü bir manzara çıkmaktadır. 1983 ile 1987 yılları arasındaki dört yılda ASALA’nın terörist eylemleri de dahil olmak üzere hudutlarımızdaki silahlı kuvvetler, askeri havaalanları, teknik konular, devriyeler ve üslenme bölgeleri gibi Türkiye’nin gizli bilgilerini ele geçirmeye çalışan Suriyeli, Bulgar ve Yunanlı 80 casus MİT tarafından yakalandı. [1] Bunlardan Bulgar casuslar özellikle sınır köylerindeki halkı kullanmaya ve birer uluslararası ticaret-nakliyat firmaları olan SOMAT ve KINTEX aracılığıyla halkın arasına sızmaya çalışmıştır. Bulgarlardan sonra ikinci sırayı alan Yunanistan espiyonaj faaliyetleriyle birlikte ülkemizden kaçan örgüt üyelerini şebeke halinde örgütleyerek sabotaj ve bölücü-yıkıcı faaliyetlerde kullanmıştır. 80 casusun 39’u Bulgar, 26’sı Yunan ve 15’i Suriyelidir.

 

Yabancı gizli servislerin bölücü-yıkıcı faaliyetlerde sahip oldukları konumun açıkça anlaşılması için bazı olayları hatırlamakta yarar bulunmaktadır. Örneğin Suriye’nin sevk ve idaresi altındaki Filistinli Ebu Nidal grubu, Ürdün’ün Ankara Büyükelçiliği’nde çevirmen olarak çalışan Adnan Süleyman AMERİ’nin yardımlarıyla büyükelçiliğin birinci katibi Zati SATİ’yi öldürmüş, MKE Kırıkkale fabrikasında sabotaj gerçekleştirmiş ve İstanbul, Ankara, İzmir’de bombalı eylemler yapmıştır. Suikast ve sabotaj eylemlerinin sorumlusu olan Suriye gizli servisi El Muhaberat’ın istihbarat hedefleri arasında Karadeniz bölgesi de bulunmaktaydı. Sinop’taki dinleme üssü hakkında bile bilgi derlemeye çaba göstermekteydi.

 

Bir diğer olayda yine Suriye’nin yönlendirdiği Filistinli terör örgütü George HABBAŞ grubu Eylül 1986 tarihinde İstanbul’da Neve Şalom sinagoguna bombalı eylemde bulunmuş ve çok sayıda insanın ölümüne neden olmuştu.

 

O dönemde İran’ın denetimi altında faaliyet yürüten İslami Cihad örgütü de unutulmamalıdır. Aslen İranlı bir Ermeni ve İslami CİHAD üyesi olan ve aynı zamanda Türk vatandaşlığı da bulunan Ali KENT, isimli şahsın adı Ürdün’ün birinci katibinin öldürülmesi olayına karışmıştı. Bu şahıs yakalandıktan sonra alınan ifadesinde, aralarında Sivas’ın da bulunduğu illerde Alevi-Sünni çatışması çıkarmak için faaliyet yürüttüğünü ifade etmiştir.[2] Hemen akla geldiği gibi söz konusu faaliyetin Tokat ve Çorum illerine uzandığı zamanla ortaya çıkmıştır.

 

Aynı tarihlere rastlayan günlerde Ankara’da bir otelde İslami Cihad örgütüne ait büyük miktarda patlayıcı ele geçmiş, yapılan incelemeden bu patlayıcıların ANAP binalarına konulan patlayıcılarla aynı olduğu anlaşıldı.

 

Mart 1987 ayında Atatürk Havalimanı’ndan Avrupa’ya çıkmak üzere olan bir yolcunun bavulunun gizli bölmelerinde Diyarbakır’daki önemli bina ve tesisler, 2. Taktik Hava Üssü’yle ilgili belgeler bulunmuştur.[3]

 

Türkiye’den kaçan bölücü-yıkıcı örgüt üyelerini saldırı-sabotaj eylemlerinde ve bilgi derlemede kullanmakla yetinmeyen Yunanistan, PONTUS hedefi doğrultusunda Karadeniz bölgesinde çeşitli kimlikler altındaki ajanlar vasıtasıyla araştırmalarda bulunmaktadır. Diğer taraftan bölgenin kültürü üzerinden yürüyerek davasına işlerlik ve haklılık kazandırmak amacıyla Karadenizli kemençe ustalarını, yerel sanatçıları ülkesinde düzenlediği çeşitli festivallere davet etmekteydi. Karadeniz halkının Türk-İslam toplumsal yapısını yaptırdığı sözde bilimsel araştırmalarla boşa çıkarmaya çaba göstermektedir.

 

1980’in ikinci yarısı ve terör ve anarşist hareketler söz konusu olduğunda uyuşturucu kaçakçılığının yoğun oluşuna da dikkat edilmelidir. Avrupa ülkeleriyle sorunlarımızın arasında ciddi bir yer tutan uyuşturucu kaçakçılığının büyük oluşu, örgütsel ve yabancı istihbarat faaliyetlerinin yoğunluğuyla paralellik göstermekteydi. Altın Hilâl olarak adlandırılan bölge ülkelerinden Afganistan’ın önemli bir yerinin bulunduğu eroin kaçakçılığının Türkiye’deki ayağı birinci öncelikli olarak Kapıkule Hudut Kapısı, ikincisi ise Karadeniz limanlarıydı. Bu nedenle Interpol, üçü yolcu olmak üzere ondört Türk gemisini, örgütlü bir şekilde uyuşturucu kaçakçılığı yaptıkları bilgisine dayanarak karalisteye almıştı.

 

Dipnotlar

 

[1] The Pulse 17 November 1987 4625-306 s. 15

[2] A.g.e s. 8

[3] The Pulse 16 March 1987 4625-271 s. 11.