Türk milliyetçiliği, maruz kaldığı geçmişi iki yüzyıla dayanan saldırılar karşısında savunma güdüsüyle bir anlamda korunmacı bir karaktere sahip olmak zorunda bırakılmıştır. Yolunu yaşadıklarına karşı geliştirdiği tepkilerle belirlemiştir. Sonuçta Türk milliyetçiliğinin tanımı, bizim dışımızda bulunan merkezler ile çeşitli şekillerde ilişkimizin bulunduğu diğer milliyetçi çevreler tarafından yapılmıştır. Ve elbette bu tanım doğrultusunda da milliyetçiliğimiz; duyulduğu andan itibaren güvensizlik ve korku yaratan bir çerçeve içerisine yerleştirilerek sunulmuştur. Son iki yüzyılda dünyayı istedikleri yörüngeye oturtanların kabul ettirdikleri bu tanım sonucunda devletini kemiren ve onu kendi içine çökerten diğer milliyetçilikler mazlum gösterilirken her türlü saldırı karşısında savunmasız kalan ve korunmacı tepkilerle kendiliğinden oluşan Türk milliyetçiliği bütün kötülüklerden sorumlu tutulmuştur.

 

Osmanlı’nın çöküşünü Türkün dışında kalan diğer tebaanın milliyetçiliğinin hızlandırdığı, sömürgeci devletlerle işbirliği yaptıkları bir gerçektir. Arap milliyetçiliği temeli üzerinde yükselen gizli örgütlerin Filistin’de Arap Yarımadası’nda Türke ihaneti unutulmamalıdır. Mütareke Dönemi’nde azınlıkların milli çıkarları ve Osmanlıcılığın üzerine kurulan kırk küsur siyasi parti arasında Türk milliyetçiliği tümüyle ihmal edilmişti. Diğer milliyetçilikler şahlanırken Türk, imparatorluğun yıkılışını dağınıklık ve şaşkınlık içerisinde izlemiştir. O günlerde Türk olmak her türlü haktan, hukuktan mahrum bırakılmak için yeterliydi. Wilson Prensipleri Ermeni’ye, Rum’a kendi kaderini tayin hakkını veriyor ancak Türk’ün varlığını dahi kabul etmiyordu. Bu haksızlık gazeteci Özdemir İNCE’nin dediği gibi Atatürk’ü bile isyan ettirmişti.

 

Bu durumun son örneğini bugün Kürt etnik milliyetçiliğinin gerçekleştirdiği olaylarda görüyoruz. Türk milliyetçiliği cumhuriyetin ilk yılları hariç yıllardır yıpratılma küçük düşürülme operasyonundan geçiriliyor. İçerisinde bulunduğumuz gün itibariyle Kıbrıs’ın Türkiye’nin işgali altında olduğu, Ermeni soykırım iftiraları ve Türkiye’nin Kürtleri asimile ettiği yalanları bu operasyonların en etkili olanlarıdır. Saldırgan ve intikamcı bir karakteri olan soykırım yalanlarının içerisine Ermeni milliyetçiliği ve aynı zamanda Türk milliyetçiliği husumeti gizlenerek yıllardan beri artan bir baskıyla devam ettiriliyor. Bu ve diğer kapsamlardaki operasyonların birer unsuru olan bazı Türkler ise, kendilerine verilen demokratlık ve uygarlıkçılık payeleriyle Ermeni ve diğer yabancı milliyetçiliklerine hizmet ediyorlar. Öz anlatımla kendi milliyetlerini inkâr ederek başkalarının milliyetinin hizmetinde kullanılıyorlar.

 

İyi bildiğimizden yola çıkalım ve eğitim açısından bakalım: Bizim eğitim sistemimizi milliyetçilikle suçlayanlar eğer ellerinden geliyorsa Fransa’nın ders kitaplarına baksınlar. Değilse bu sözümüzü kabul etsinler. O kitaplarda sömürgecilik bile Fransa devletinin dünyanın geri kalmış insanlarına uygarlık götürmesi olarak anlatılıyor. Fransız eğitim sistemi milliyetini inkâr eden insan yetiştirmez. Ama ne yazık ki, bizimkiyse milliyet düşmanı yetiştirir.

 

Batı’nın üniversitelerine yüksek öğrenim için gidenlerimizi bizzat kendi ifadeleriyle Türkiye’deki milliyetçiliğin diğer milli ve dini azınlıkları asimile etmekle meşgul olduğunu, milliyetçiliğin ya da Kemalizm’in ülkedeki tüm toplumsal sorunları yarattığını yazmaya zorlandıkları sır değildir. Adına STÖ dedikleri ancak devletlerinden talimatlı kurumlarını bizim aramıza sokarak her köşede etnik, dini ve milli ayırımcılık aramalarına hep tanık oluyoruz. Binlerce dolar veya euroluk bütçelerle yerli işbirlikçileriyle birlikte sözde bilimsel verilerin ele alındığı etkinlikler düzenliyorlar. Basın yayın organlarında, üniversitelerinde, resmi kurumlarında kendi yarattıkları verilerle Kürtlerin, Süryanilerin ve diğer azınlıkların Türk milliyetçiliğinin çemberi içerisinde sıkıştıkları yalanını yayıyorlar.

 

Bu operasyona karşı olanlar ise bilinçli olmaktan çok içgüdüsel olarak tepki gösteriyorlar. Tepkilerin böyle olması ise eleştirilecek bir kusur değildir aksine teselli olunacak ve bir ölçüde de güven yaratan bir gelişmedir. Dünyanın seçkin devletlerinin yaptıkları gibi milliyeti el üstünde tutan ülkelerde bu tepkileri belirli kişi ve grupların ve içgüdülerinin sonucu olarak ortaya çıkmaz. Bilimin kesin verileri diplomasiyle desteklenerek ortaya konulur ve aksine hareket edebileceklere tek bir fırsat bile bırakılmaz. Çünkü operasyoncular, bu tepkileri resmi yani talimatlı olarak niteliyorlar. Hafife alıyorlar. Onlara göre karşı olanlar zaten milliyetçiliğin baskısı altındaki siyasi görüşü olanların hatta “Bozkurtların” tepkisidir. Halkın gerçek inancıyla tamamen ters düşmektedir. Oysa gerçek böyle midir? Yurt dışında yaşayanlarımız gayet iyi bilirler; oralarda yaratılan olumsuz hava nedeniyle “Türküm” demek bile neredeyse cesaret gösterisine dönüşmektedir. Yurt içiyle dışıyla bir başka ülke vatandaşının göğsünü gererek sahiplendiği milliyet duygusu bizim için de aynı değerdedir ve aynı anlamı ifade etmektedir.

 

Balkanlarda, Orta Doğu’da Orta Asya’da ve Kafkaslar’da yeni dünya düzeniyle uyumlu olacak oluşumlar tamamlanmaya çalışılıyor. Hatta bu çabalara Afrika kıtasının önemli bölgelerini de dahil edebiliriz. Gelecek yüzyılın uluslararası ilişkilerinin ana hatlarının çizildiği bu bölgelerin tümünde Türkiye’nin etkisi bulunmaktadır. Türkiye ya enternasyonal bir kimlikle ikinci derece role kendiliğinden razı olacak veya bağımsızlığının kendisine meşru kıldığı egemenlik haklarını kullanacaktır. Birinci seçenekte dünyanın efendilerinin gölgesinde kalmak bulunuyor. İkincisinde ise başkalarının değil kendi öz çıkarlarımızı gözeteceğimizden onlarla bir çatışma söz konusu olacaktır. Çatışmanın sıcak bir karakterde olması son derece uzak bir ihtimaldir. Onun yerine bu direncin kaynağı olan milli gücünün zayıflatılması en kolay çözüm yoludur. Günümüzün çok moda deyimiyle milli gücün bileşenlerinden biri de kimliktir. Psikanalistlerin anlatımıyla büyük çadırın altında toplanan milli kimliğin birleştirici özelliği vardır. Çadırın altındaki toplumlar aralarındaki farklılıkları birbirlerini tamamlamada kullanırlar ve güçlerini birleştirirler. Bu milli çadırda yırtıkların yaratılması farklılıkların uzlaştırma niteliğini yitirmeleri sonucunu doğuracaktır. Varılacak noktada çatışma onun yerini alacaktır ve milli gücün direnci kırılacaktır.

 

Bugün yapılan budur. Osmanlı’dan bu yana yıpratılmasına rağmen Türk milliyetçiliği birleştiricilik çabasındadır. Böyle olduğu halde faşizmle birmiş gibi anıldığı için toplumsal bir hastalık olarak gösterilmektedir. Türkler etnisiteyi başkalarından öğrenmişlerdir. Hasım ve karşıt karakterli etnisiteye yabancı oldukları halde Türklerin, işitenlerin üzerinde ürküntü yaratan katı milliyetçiler oldukları yalanları bolca kullanılmaktadır.

 

Geçmişten beri dünyanın kaynaklarını sömüren Batı ülkeleri girdikleri ülkelerin yer altı ve üstü kaynaklarının olduğu kadar milliyet ve etnisite haritalarını çıkarmaktadırlar. Esasen antropoloji, arkeoloji gibi insan temelli bilimlerde ülkemizin Batının çok gerisinde olmasından dolayı Türkiye’ye yöneltilen olumsuz propagandanın etkilerine karşı çıkılmakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Ayırımcılığı yenilir-yutulur hale getirmek için “positive discrimination” deyimini yaratan Batı, bize yönelttiği anlamdaki milliyetçiliğin de, etnikçiliğin de çıkış noktasıdır. Dil bilimci Ali Tayyar ÖNDER’in dediği gibi “Batı’yla oturduğumuz tüm platformlarda en büyük zaafımızı teşkil eden hadise –Türkiye’nin etnik mozaik olduğu- iddiasıdır.” Milliyetçilik ve etniklik konusunda korkulacak olanlar bizzat kendileri oldukları halde Türk milliyetçileri iftiraların hedefi olmaktadır.

 

Türkiye’yi demokratlaştırma, tarihiyle barıştırma başlıkları altında parlak sloganlarla ortaya çıkan her hareket ilk aşamada milliyetçiliğe saldırmaktadır. 2000 yılında büyük kampanya desteğiyle ortaya atılan Kars Kent Kurultayı’nda da aynı durum yaşandı. Ermeni milliyetçileriyle etkinliği düzenleyen yerli dünya vatandaşları (!) bütün hatlarıyla Türk milliyetçiliğini küçük düşürmeye çalıştılar. Davetli Ermenistan temsilcilerinin iftiralarını seslendirmelerine fırsat verdiler. Türkiye’nin ancak son yıllarda uygarca davranmaya başladığını, ülkelerininse Türklere hep dostça yaklaştığını iddia ettiler.

 

Bugün en çarpıcı haliyle; Türkiye’nin birlik ve beraberliğini amaç edinenler, “Kürdistan” emeli peşinde koşanlar ve onların destekçileri tarafından milliyetçilikle suçlanıyorlar. Bu çevrelerin durup nasıl bir ikiyüzlülük içerisinde olduklarının dışarından ne kadar sırıttığına bir bakmalılar. Çünkü yerlere göklere sığdıramadıkları Kürdistan Bölgesel Yönetiminde bir tek kimsenin çıkıp; “ben dört parçanın birleşmesine karşıyım” demesi halinde neler olacağını bir düşünsünler.