İngiltere’deki İstinaf Mahkemesi’nin, kamuoyumuza ORAMS davası olarak yansımış olan, GKRY’deki mahkemelerin KKTC’deki taşınmaz mülkler hakkında aldıkları kararların AB hukukuna göre İngiltere’de uygulanabileceğine dair verdiği hüküm, AB hukuk sistemini siyasi amaçlarla istismar etme fırsatçılığıdır. Kıbrıs müzakere süreci bakımından hukukun kötüye kullanılmasıdır. Kıbrıs’ta müzakere sürecine hukuk kisvesi altında indirilmiş bir darbedir.

 

Çünkü, İngiliz mahkemesinin bu kararının, Kıbrıs Rum Tarafı’nı, Kıbrıs sorununu müzakere yöntemi dışındaki yollardan kendi amaç ve hedeflerine uygun düşen çerçevede çözme teşebbüslerinde, bunu sağlayamazlarsa, çözümsüzlüğü sürdürme niyetlerinde daha da kararlı hale getireceği kuşkusuzdur.

 

İngiliz İstinaf Mahkemesi’nin Kararı Tarafsız Değil

 

İngiltere İstinaf Mahkemesinin ORAMS davası hakkında 19 Ocak 2010 tarihinde açıkladığı kararına genel bir bakış halinde, kararın Kıbrıs’taki duruma ilişkin olguların saptandığı 2. paragrafında, tarihe belgelenerek geçmiş olayların dahi Rumların lehine tek yanlı tahrif edilerek yansıtıldığını görmekteyiz.

 

Kararda şöyle denilmektedir: “Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında bağımsız egemen bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Bununla beraber adadaki Rum ve Kıbrıs Türk toplumları arasındaki daha önceki zorluklar devam etmiştir.”

 

Kıbrıslı Rumların “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” kurulmasından hemen sonra Devlet’in anayasasını kendi lehlerine değiştirmek için yaptıkları teşebbüsler; daha sonra da Kıbrıs Türk toplumuna karşı 21 Aralık 1963 tarihinde başlattıkları topyekûn imha hareketi; Kıbrıs Türk halkının 1968 ortalarına kadar yaşamak mecburiyetinde bırakıldıkları insanlık dışı şartlar, başta BMGS’nin raporlarında olmak üzere, uluslararası plânda belgelenmiş bulunmaktadır. Kıbrıs’la ilgili Andlaşmaların tarafı olan İngiltere’nin bir mahkemesi 1960’dan sonra Ada’da cereyan eden olaylar hakkındaki olguları isteseydi gerçekleri yansıtan daha ayrıntılı ve objektif biçimde saptayamaz mıydı?

 

Karar devam ediyor: “1974 Temmuz’unda Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusu adanın kuzeyini istilâ etti ve kuvvetlerinin işgal ettiği adanın o bölgesinde bir yönetim kurdu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) 1983’de ilân edildi. Bu (KKTC) Türkiye dışında başka bir devlet tarafından tanınmadı…”

 

Günümüzde Rum-Yunan ortaklığından yana taraf tutan basın yayın organları dahi 1974’den söz ederlerken “ENOSIS ilânı amacıyla Yunanistan’daki askerî cunta tarafından Kıbrıs’ta yapılan darbe üzerine Türkiye adayı istilâ etti” şeklinde ifade kullanmıyorlar mı?

 

Kıbrıs Türk halkı 1963 – 1964 gelişmelerinden sonra ayrı olarak teşkilâtlanmadı mı? Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi ve daha sonra Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi 15-16 Kasım 1967’de Geçitkale – Boğaziçi’ne vaki Rum saldırılarından sonra kurulmadılar m?

 

İngiltere İstinaf Mahkemesi, Rumlardan yana olan basın-yayın organlarının dahi göstermeğe çalıştığı asgari tarafsızlığı benimseyemeyecek kadar Rumlardan yana peşin hükümlü olduğunu daha kararın başlangıcında ortaya koymuş bulunmaktadır.

 

Yargı erkine müdahale edilmesi düşüncesini taşımıyoruz, ama, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs sorununun evrelerine ilişkin olgular hakkında mahkemeyi doğru biçimde bilgilendiremez miydi?

 

Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu konuda 20 Ocak 2010 tarihinde yaptığı açıklamada, diğer hususlar meyanında, “…bu kararın alınması sürecinde, garantör ülke olan İngiltere’nin izlediği yaklaşım dikkat çekmiştir” ifadesini kullanmak suretiyle İngiltere’nin bizim de yukarıda üzerinde durduğumuz sorumluluğunun altını münasip biçimde çizmiş bulunmaktadır.

 

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın da işaret ettiği gibi, bu karar hem “zamanlaması” itibariyle müzakereye dayanan çözüm arayışlarına zarar veren bir müdahale oluşturmaktadır, hem de “iyi niyetten ve hukukî objektiflikten” yoksun bulunmaktadır.

 

Bir mahkeme, siyasî karakterdeki bir organ olan BM Güvenlik Konseyi’ne üye devletlerin siyasî tercihlerini yansıtan yine siyasî mahiyetteki kararlara dayanarak, Kıbrıs gibi siyasî bir konunun bir veçhesi hakkında hüküm vermektedir. Bu tutumun ciddiyetle ve iyi niyetle bağdaşır tarafı yoktur.

 

Kıbrıs Siyasî Bir Sorundur

 

Kıbrıs siyasî bir konudur. Uluslararası bir siyasî kuruluş olan BM’in (önce 1954’de BM Genel Kurulu’nun, daha sonra da 26 Aralık 1963’de BM Güvenlik Konseyi’nin) gündemine bu niteliğiyle girmiş ve siyasî bir sorun olarak muamele görmüştür.

 

BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs sorununun, BM Yasası’nın siyasî sorunların çözümü hakkında belirlediği yöntemlerle (bölüm VI, madde 33) çözülmesini öngörmüştür.

 

Konsey, 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı kararla Kıbrıs sorununun çözümü yolunda doğrudan ilgili Taraflarla işbirliği halinde gayret göstermesi için arabulucu tayin etmiştir. Bu yöntemin başarısız kalması üzerine, 22 Aralık 1967 tarihli ve 244 sayılı, daha sonra da 12 Mart 1975 tarihli ve 367 sayılı kararlarla, BMGS’ne, Kıbrıs’taki iki toplumun Kıbrıs sorununa müzakere yöntemiyle çözüm arama gayretlerine yardımcı olması için “iyi niyet” görevi vermiştir.

 

Müzakereyle İlgili Temel İlkeler Ve Anlayışlar

 

Kıbrıs sorununun 20 Temmuz 1974’den sonraki aşamasında BMGS’nin yürüttüğü “iyi niyet” görevi çerçevesinde Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik müzakere yönteminin esasları ve çözüm şeklinin parametreleri saptanmıştır. Müzakere yöntemiyle ilgili olarak tespit edilen temel ilkeler ve ortaya çıkan anlayışlar şunlardır:

 

1.“İki toplumun ( iki Tarafın) müzakerelere eşit düzeyde” katılımı;

2. Aranan çözümün iki toplum tarafından kararlaştırılması ve iki Taraf için kabuledilebilir olması;

3. Çözüme “serbestçe” (freely) ulaşılması ( BMG Konseyi’nin 12 Mart 1990 tarihli ve 649 sayılı kararının 3. işlem paragrafı );

4. Kıbrıs sorununun bütün veçhelerinin “birleşik tek bir bütün” (integrated whole) oluşturması ve müzakerelerde sorunun bütün veçheleri üzerinde anlaşmaya varılmadan, hiçbir veçhe üzerinde tek başına anlaşma ortaya çıkmış sayılmaması;

5. Kıbrıs sorununun ortadan kalkmasının müzakere yöntemiyle ulaşılacak kapsamlı çözümle mümkün olacağı;

6. Kıbrıs sorununun önemli veçhelerinden olan “mülkiyet” konusunun da nihai olarak kapanmasının ancak kapsamlı çözüm çerçevesinde gerçekleşeceği;

7. Dolaşım ve yerleşim hürriyetleri ile mülkiyet hakkının görüşülmesinde iki toplumlu ve iki kesimli federal yapının temel esaslarının ve Kıbrıs Türk Tarafı için ortaya çıkabilecek pratik güçlüklerin dikkate alınması (12 Şubat 1977 tarihli Denktaş – Makarios 4 Nokta Anlaşması ve 9 Ağustos 1980 tarihli Açış Beyanı).

8. İlgili bütün tarafların müzakereleri tehlikeye düşürecek her türlü hareketten kaçınmaları (Konsey’in 367 sayılı kararının 8.işlem paragrafı).

 

Yukarıda sayılan ilkeler ve anlayışlar BM’nin Kıbrıs müzakere sürecine ilişkin Konsey kararlarında, BMGS’nin raporlarında ve diğer ilgili belgelerinde yer almaktadır.

 

Temel Parametreler

 

Kıbrıs sorununun anayasa veçhesinin “federal”; toprak veçhesinin de “iki kesimli” olması saptanmış bulunan iki temel parametredir.

 

Taraflardan birinin diğeri üzerinde hakimiyet kurmasını önleyecek hukukî ve siyasî düzenlemeleri de içeren “siyasî eşitlik” bir başka temel parametredir.

 

Bu yazımızın ana konusu İngiltere İstinaf Mahkemesi’nin kararı olduğu için, BM parametrelerinin mahiyeti ve nasıl bir çözüme yönelik oldukları hakkındaki görüşlerimizi mahfuz tutarak, burada zikretmiyoruz.

 

Hukuk Yoluyla Çözüm Aranamaz

 

Kıbrıs sorununa müzakere yöntemiyle kapsamlı çözüm aranmasına ilişkin yukarıda işaret ettiğimiz anlayışlar, ilkeler ve parametreler, sorunun önemli veçhelerinden biri olan mülkiyet konusuna bireysel hukuk davaları yoluyla çözüm getirme teşebbüslerinde bulunulmasına cevaz vermez. Bu gerçeğe rağmen Rum kesiminde bireyleri hukuk yollarına başvurmaya teşvik edenler ve onları bu yolda destekleyenler, herşeyden önce kendilerinin Kıbrıs sorununa müzakereler yoluyla çözüm bulunması hususunda iyi niyetten yoksun ve çözümsüzlükten yakınmalarında da samimiyetten uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.

 

Rumlar Müzakereye Dayalı Çözüm İstemiyor

 

Rumların müzakereye dayanan adil ve kalıcı bir çözüm peşinde olmadıkları bilinmektedir. Çünkü, uluslararası siyasetin günümüzdeki belli başlı aktörleri, kendilerinin Kıbrıs’la ilgili çeşitli çıkarlarını koruma emel ve saikıyla on yıllardır takındıkları tutumlarla, izledikleri politikalarla, Kıbrıslı Rumları çözüme ihtiyaç duymaz ve çözümsüzlükten rahatsız olmaz duruma getirmişlerdir.

 

Çözümsüzlükte Dış Çevrelerin Sorumluluğu Var

 

1960 Andlaşmalarına aykırı olarak sadece Kıbrıslı Rumlardan oluşan bir yönetime, dış çevreler sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Kıbrıslı Türkleri de temsil ettiği varsayılan “Hükûmeti” muamelesi yapmışlardır. Böylece, 1963 Aralık ayında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasına sebep olan Tarafı ödüllendirmişlerdir.

 

15 Temmuz 1974’de Ada’da askerî darbe yaparak ENOSIS’i ilân teşebbüsünde bulunan Yunanistan’ı AB’ne üyelik başvurusunda bulunmağa teşvik edip, bu başvuruyu 1975’de kabul etmişlerdir. Buna karşılık, Yunan darbesini boşa çıkarıp ENOSIS’i önlemiş olan Türkiye’ye ABD’deki Rum unsurların da ısrarlarıyla 1975 – 1978 arasında üçbuçuk yıl silâh ambargosu uygulamışlardır.

 

Uluslararası toplumun önde gelen aktörleri, çözüm arayışlarında Kıbrıs Türk Tarafı’nın âdil ve kalıcı bir çözüm için ortaya koyageldiği gerçekçi yapıcı tutumları, müzakere sürecinin her defasında Rumlar tarafından başarısız kılındığı gerçeğini, ortaya Rumların tezlerine uygun bir çözüm çıkabilsin diye görmezlikten gelip çözümsüzlüğün sorumluluğunu Türk Tarafı’na yüklemekte beis görmemişlerdir.

 

ANNAN Plânı’nın bilinen akıbeti karşısında da Andlaşmayı reddeden Rumları, Türkiye’nin ve KKTC’nin yazılı ve sözlü itirazlarına rağmen, sanki 1960 anayasa düzeni devam ediyormuş gibi “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB’ne tam üye olarak kabul etmişlerdir. Çözüm için kabul oyu vermiş olan Kıbrıs Türk Tarafı’nı ise üzerlerindeki tecrit tedbirleriyle AB dışında bırakmışlardır. Tecrit tedbirlerinin kalkacağı yolunda verdikleri sözleri tutmamışlardır.

 

Yunanistan ANNAN Plânı üzerindeki süreçte pasif bir seyirci tavrı sergilerken, Kıbrıs Türk halkını Plân’ı kabul etmesi için aktif biçimde yönlendirmiş olan Türkiye’nin AB üyeliği yolunda önünü açmak şöyle dursun, yolu, yine Kıbrıs’a ilişkin sebeplerle, daha da dik yokuşlu ve engebeli hale getirmişlerdir.

 

AB, Kıbrıs sorunu çözülmeden ve Türkiye de AB’ne tam üye olmadan Kıbrıslı Rumları tam üye kabul etmekle, hem Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir, hem de Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin Rum – Yunan ortaklığınca daha da güçlü biçimde engellenmesinin şartlarını yaratmıştır.

 

Kısacası, AB dahil uluslararası toplumun belli başlı aktörleri, ağırlıklarını, Rum Tarafı’nı yola getirmek ve Ada’daki gerçeklere uygun bir çözüm sağlamak için değil, Türkiye’nin AB üyeliği yönünde ortaya koyduğu isteği istismar etmek suretiyle Türk Tarafı’na baskı yaparak sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” temelinde bir çözüme varmak için kullanmışlardır. AB böyle hareket etmekle, aslında, Kıbrıs’ta çözümsüzlükten rahatsızlık duymadığını ortaya koymuştur.

 

İngiltere Münhasıran Sorumludur

 

Kıbrıs’ta üç Garantör Devlet’ten biri olan İngiltere’nin, Kıbrıs Türk Tarafı’na on yıllardır yapılagelmekte olan haksızlıklarda ve Kıbrıs sorununun çözümsüz kalmasında münhasır bir sorumluluğu vardır. Günümüzde “hukukun üstünlüğü” ve “AB normlarına uygunluk” anlayışıyla Kıbrıs’taki müzakere sürecine yargı organları aracılığıyla müdahalelerde bulunan İngiltere, 21 Aralık 1963’den sonra Ada’da yaşanan hukukun en bariz ihlâlleri karşısında, Garanti ve İttifak Andlaşmalarından doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmıştır. Rum – Yunan Ortaklığı’nın 1960 Andlaşmalarının lâfzına ve ruhuna aykırı tutum ve davranışları; işledikleri cinayetler ve yaptıkları insan hakları ihlâlleri karşısında Kıbrıslı Türklerin Garantör Devletlerden biri olarak kendisine yapmış olduğu yardım çağrılarını cevapsız bırakmıştır.

 

Makarios’un 1973 Şubat ayında tek aday olarak yeniden “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Cumhurbaşkanı olduğunun ilân edilmesinden sonra 28 Şubat 1973 günü ettiği yeminde Anayasa’nın öngördüğü “anayasaya sadakat ve saygı” ibaresini dile getirmemesi karşısında, garantör İngiltere herhangi bir tepki göstermemiştir.

 

Yunanistan’ın 15 Temmuz 1974 günü Ada’da gerçekleştirdiği askerî darbe ve yaptığı ENOSIS teşebbüsü karşısında da İngiltere, Türkiye’nin çağrılarına rağmen, garantörlük hak ve yetkilerini kullanarak Türkiye ile beraber Ada’ya ortak bir askerî harekâta girişmekten kaçınmıştır. Sorumluluklarını yerine getirmemiş olan İngiltere sonradan Cenevre Konferansında işi Türkiye’ye karşı tehditkâr ifadeler kullanmağa kadar vardırmıştır. Callaghan’ın sözleri hatırlardadır.

 

1974’den sonraki müzakere sürecinde de İngiltere sürekli olarak Rumlardan yana tavır almıştır.

 

541 ve 550 sayılı kararlar İngilizlerin kaleminden çıkmıştır.

 

İngiltere’nin Kıbrıs müzakere sürecine Rumlardan yana müdahalelerinin en belirgin örneklerinden biri, Tarafların “Güven Yaratıcı Önlemler Paketi” üzerinde görüştükleri 1994 döneminde yaşanmıştır.

 

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Kuzey Kıbrıs’ta 12 Aralık 1993’de yapılan erken genel seçimden sonra GYÖ Paketini kabul ettiğini 20 Ocak 1994’de BMGS’ne yazılı olarak bildirmişti. BMGS 1 Temmuz 1994 tarihli bir yazıyla “kendi değerlendirmesine göre GYÖ Paketi üzerindeki çalışmaların artık Paketin uygulanması aşamasına geldiğini” BM Güvenlik Konseyi Başkanı’na duyurmuştu. Rum Tarafı köşeye sıkışmıştı. Clerides “GYÖ Paketi ölmüştür” açıklamasını yapmak mecburiyetinde kalmıştı.

 

Rumların imdadına İngiltere’nin teşvik ve desteğiyle Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) yetişti.    Rum Tarafı’nın başvurusu ve İngiltere’nin aşikâr olan desteğiyle ABAD, 5 Temmuz 1994 günü KKTC’nin AB’ne ihracatını yasaklayan bir karar kabul etti. Bu kararın pratik sonucu KKTC’nin ihracatının yüzde 60’ından fazlasını artık gerçekleştiremeyecek olmasıydı. Kıbrıs’taki Taraflar arasında karşılıklı güven yaratma çalışması böylece ağır bir darbe almaktaydı. AB tam üyeliği yolunda adım adım ilerlemesine yardım edilen Kıbrıs Rum Tarafı Ada’da karşılıklı güven ortamının yaratılmasına veya müzakereye dayanan kapsamlı bir çözüme ihtiyacının kalmadığını böylece daha açık biçimde hissetmeğe başlamaktaydı.

 

İngiltere Kıbrıs konusunu BM Güvenlik Konseyi’ne taşıdı. Kıbrıs sorununun, mevcut olduğunu iddia ettikleri “Kıbrıs Devleti’nin” temelinde bir anayasa değişikliğiyle bu defa iki kesimli olarak kurulmasını; bu devletin tek egemenliğinin ve tek uluslararası kişiliğinin bulunmasını öngören 939 sayılı kararın 29 Temmuz 1994’de kabul edilmesine önayak oldu. Böylece, İngiltere müzakerelerde makas değiştirilmesini sağlayarak, GYÖ Paketi üzerindeki görüşmelerde köşeye sıkışmış olan ve masayı terk etmekten başka çaresi kalmamış bulunan Rum Tarafı için cankurtaran vazifesi gördü.

 

İngiltere – GKRY Mutabakat Muhtırası

 

İngiltere’nin müzakere sürecine Rumlardan yana müdahale oluşturan tutum ve davranışlarına, sürecin 21 Mart 2008’de başlayan şimdiki döneminde de tanık olmuş bulunuyoruz. 23 Mayıs 2008 tarihinde Talât – Hristofyas arasında müzakere çerçevesi üzerinde mutabakata varılmasından hemen sonra İngiltere Başbakanı Gordon Brown Kıbrıs Rum Lideriyle 5 Haziran 2008 tarihinde Londra’da bir Ortak Mutabakat Muhtırası imzaladı. Muhtıra’da, BM parametrelerine uymayan ve Ada’daki iki lider tarafından 21 Mart ve 23 Mayıs 2008 tarihlerinde varılan mutabakatın içeriğini Rumların pozisyonuna uygun şekilde tâdil eden unsurlara yer verildi.

 

Muhtırada, İngiltere, mülkler konusunda Kıbrıs’ta hüküm süren hukukî durum ve AİHM’ nin ilgili kararları hakkında İngiliz vatandaşlarını uyarmayı taahhüt etti.

 

Muhtırada, ayrıca, Türkiye’nin AB Müzakere Çerçeve Belgesi uyarınca bütün AB üyelerine olan yükümlülüklerini yerine getirmesinin sağlanması hususunda işbirliğinde bulunulması kararlaştırıldı.

 

Kıbrıs sorunu için saptanan çözüm şeklinin temellerinden birini BM Güvenlik Konseyi kararlarının, diğerini de “AB’nin üzerine bina edildiği ilkelerin” oluşturması hususundaki İngiliz – Rum ortak görüşü de Muhtıra’ya kaydedildi.

 

İngiltere’nin Üsler İçin Rumlara Yaranma Politikası

 

İngiltere’nin, 1960 Andlaşmalarına göre Ada’da egemen topraklar olarak sahip olduğu iki askerî üssün devamlılığını teminat altında tutabilmek için, ötedenberi Kıbrıs Rum Yönetimine yaranma siyaseti güttüğü bilinmektedir. Bu gerçeği, ANNAN Plânı’nın ortaya çıkmasında rol oynamış bulunan ve kendisini Rumlardan yana tutumlarıyla yakından tanıdığımız İngiliz David Hannay de yayınladığı “CYPRUS, The Search for a solution” isimli kitabında açıkça dile getirmektedir. Hannay, kitabında, İngiltere’yi Kıbrıs’a bağımsızlık vermeğe sevk eden sebep ve saikleri anlatırken şöyle diyor: “…(İngiltere) sonunda, bağımsız Kıbrıs çerçevesinde kendi stratejik ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet edecek olan iki Egemen Üs Bölgesi’nin kurulması karşılığında bütün Kıbrıs sorununu Yunanların ve Türklerin kucaklarına atmıştır. Bu miras İngiltere’nin gelecekteki politikasını sürekli olarak etkileyecekti; nitekim, bölgede herkes Britanya’nın Kıbrıs konusuna olan aktif ilgisinin Üsler vasıtasıyla (bölgede) sahip olduğu dayanak noktasını muhafaza etmek gayesinden kaynaklandığına inanmıştı.”

 

Bilindiği üzere, İngiltere AB’ne katılırken Kıbrıs’taki bu iki üssünü AB’nin yetki alanının dışında bırakmıştır. ANNAN Plânı dahil, BMGS tarafından ortaya konulmuş bulunan bütün çözüm plânlarında, Ada’nın belirli şartlarla askersizleştirilmesinin de öngörülmüş olmasına rağmen, Ada’daki İngiliz üslerine hiçbir şekilde dokunulmamıştır. İngiltere Ada’daki üslerini koruma gayreti içinde, bugüne kadar oluşturulmuş olan bütün çözüm plânlarına ya tek başına şekil vermiş veya hazırlanmalarına aktif biçimde katkıda bulunmuştur.

 

İngiltere İkinci Dünya Savaşından sonra kuvvet kazanan “decolonization” cereyanının da etkisiyle Kıbrıs’a bağımsızlık verirken, komünist AKEL ile Sovyet Komünist Partisi arasındaki bağlar ve ortak emeller neticesinde adanın komünizmin hakimiyeti altına girmesini önlemek için, Türkiye’nin de Kıbrıs’ta hak ve yetki sahibi kılınmasında ABD ile birlikte fayda görmüştü. Çünkü, Türkiye ve Yunanistan beraberce NATO’ya üye olmuşlardı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizmin Batı dünyasında tehdit ve tehlike olarak algılanmasının sona ermesi ve Batı’nın yeni tehditlerle karşı karşıya kalmasıyla birlikte İngiltere’nin Türkiye’nin Kıbrıs’taki rolüne bakış açısının da değişmiş olduğu kuşkusuzdur. Türkiye 21 yüzyılda bölgesinde eskisinden farklı önemli roller oynayabilecek duruma gelmiştir. Bu rollerinin ifasında, Kıbrıs, Türkiye için stratejik açıdan daha da önemli ve değerli bir faktör niteliği kazanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda İngiltere’nin Kıbrıs bakımından kendisini Türkiye ile menfaat çatışması içinde görmeğe başlamış olması da mümkündür.

 

İngiltere, AB’ne katılırken Kıbrıs adasındaki “egemen üslerini” AB’nin yetki alanının dışında tutmuş olmasına rağmen, bugün Kıbrıs Rum toplumu sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB’nin tam üyesi olmuştur. Böylece, 1960 Andlaşmalarının taraflarından olan İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Toplumu AB içinde diğer üyelerle buluşmuşlardır. Aynı zamanda, AB’nin Almanya ve Fransa gibi küresel çaptaki üyeleri de, İngiltere’nin Ada’da sahip olduğu imkân ve kolaylıklar ölçüsünde olmasa bile, Kıbrıs’la aralarında AB çerçevesinde bağ kurmuşlar ve Ada’da değeri azımsanmayacak bir “stratejik ayak” elde etmişlerdir.

 

Türkiye’nin AB Üyelik Sürecindeki Belirsizlikler

 

Diğer taraftan, Türkiye’nin aday ülke olarak AB’ne tam üye olma süreci devam etmekte olsa bile, ne zaman AB’ne katılacağı henüz belli değildir. Temenni etmiyoruz, ama, belki de AB Türkiye’yi hiçbir zaman tam üye olarak arasına almayacaktır veya Türkiye’nin kendisi zamanı geldiğinde tam üye olmayı reddedecektir.

 

Türkiye’yi Kıbrıs Konusundan Usandırma Siyaseti

 

Ayrıca, NATO ile AB arasında düzgün bir iletişim, ilişki ve işbirliği kurulabilmesi için Ada’nın tümünün NATO’ya entegre edilmesine olan ihtiyaç da kendisini hissettirmektedir. Bu sebeplerle, Türkiye’nin ipler koparılmadan AB dışında tutulmakta olduğu bu dönemde Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulup Ada’nın kuzeyinin de güneye yamanarak AB’ne tam üye olmasının sağlanmasını, başta İngiltere ve ABD olmak üzere, AB’nin diğer etkili üyelerinin zorunluluk olarak görüyor ve bunun gerçekleştirilmesi için de acelecilik gösteriyor olmalarını düşünmek, sanırım dayanaktan yoksun değildir.

 

Onlara göre, bu sonucu sağlamak için de, bir taraftan Kıbrıs’ta müzakere süreci yürütülürken, diğer taraftan, Kıbrıs sorununun Türkiye ve Kıbrıslı Türkler için külfet olduğu kanaatinin Türk kamuoyunda doğup yaygınlaşmasına ve Türk Tarafı’nın Kıbrıs konusundan bıkkınlık duymasına sebep olacak şartların yaratılmasına ihtiyaç vardır. Rumların mülkiyet haklarına ilişkin olarak açacakları çok sayıdaki bireysel hukuk davaları bu amaca hizmet edecektir.

 

Loizidu’ya Tazminat Ödenmesinin Sonuçları

 

Esasen, Türkiye, Loizidu’nun açtığı dava sonucunda tazminat ödemeyi kabul ederek, 1974’den sonra takındığı ilkeli tutumundan vazgeçmiştir. Bu durumun, uluslararası toplumun ilgili çevrelerinde, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri sistemine uygun hareket etme isteğinin ve iradesinin tezahürü ve Kıbrıs sorununun çözümüne yapıcı katkıda bulunma arzusunun ifadesi olarak değil, Türkiye’nin on yıllardır “millî dava” olarak benimsediği bir konuda çözülmeğe başlamasının işareti olarak algılanmış olabileceğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Kıbrıs sorununun ana veçhelerinden biri olan mülkiyet konusunun bireysel davalar yoluyla halline tevessül edilmesini cesaretlendiren gelişme, şüphesiz, Türkiye’nin Loizidu’ya tazminat ödemeyi kabul etmesi olmuştur.

 

Loizidu’ya belirli bir formül çerçevesinde tazminat ödenmesinin mümkün olup olamayacağının tezekkür edildiği 2000 – 2001 döneminde Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) nezdindeki Hükûmet Ajanı olarak görev yapıyorduk. Strasbourg’da AİHM yetkilileriyle yaptığımız temas ve görüşmeler sonunda 2001 yılının ilk yarısı içinde hazırladığımız raporda, Türkiye’nin Loizidu’ya, hangi formül tahtında olursa olsun, tazminat ödemesinin, Türkiye’nin Kıbrıs konusunda o döneme kadar uyguladığı siyasete ters düşeceğini ve Kıbrıs’a ilişkin prensiplere dayalı kararlı tutumumuzda inandırıcılığımızın kaybolmasına yol açacağını belirmiştik. Bu konuda Avrupa Konseyi Sekretaryası ile yapılmakta olan temasların kesilmesini telkin etmiştik. Bir süre sonra da görevimizden ayrılmıştık.

 

AB’nin Tarihî Hatası

 

AB, Kıbrıs sorunu müzakereler yoluyla çözüme kavuşturulmadan, Türkiye de AB’ne tam üye kabul edilmeden, Kıbrıs Rum kesimini üye kabul etmekle tarihî bir hata yapmıştır. Üstelik, Kıbrıs’a ilişkin 1960 Andlaşmalarının bu konudaki sarih men edici hükümlerini de çiğnemiştir. Bundan başka, 2004’de çözümü reddeden Tarafı üye yaparak ödüllendirmek suretiyle de genel adalet duygusunu pervasızca rencide etmiştir. Bu yüzden de, bundan böyle hareket noktası sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” AB üyeliği olan    her adım peşinen yanlış sonuçlar vermeğe mahkûm edilmiştir. AB yaptığı bu tarihî yanlışlığın sonuçlarından KKTC’ne ve Türkiye’ye sakat bir çözümü dayatarak kurtulmağa çalışmaktadır.

 

Sonuç

 

Bireysel davaların sonucu olan mahkeme kararlarıyla yapılan dış müdahalelere rağmen, KKTC, Türkiye’nin de desteğiyle, müzakere sürecini iyi niyetle ve yapıcı bir zihniyetle sürdürmektedir. Bununla beraber, KKTC ve Türkiye, Kıbrıs sorununu oluşturan konuların mahkeme kararlarıyla çözüme kavuşturulamayacağı gerçeğini de kesin ve kararlı bir biçimde açıklamışlardır. Bu gerçeğin kararlı tutumlarla de fiilen gösterileceğine inanmak istiyoruz.

 

İngiliz İstinaf Mahkemesi’nin ORAMS Davası konusunda aldığı son kararın ve muhtemel etkilerinin, bu kararın aslında Kıbrıs sorununa müzakereye dayanan bir çözüm şekli bulunmasına yönelik gayretlere indirilmiş bir darbe olduğu hususu da vurgulanarak, KKTC ve Türkiye tarafından BMGS’nin ve BM Güvenlik Konseyi’nin önemle dikkatine getirilmiş olduğunu var sayıyoruz. Ayrıca, özellikle İngiltere nezdinde gereken diplomatik teşebbüsün yapılmasının uygun olacağını düşündüğümüzü kaydetmekte fayda görüyoruz.

 

Kıbrıs Türk Halkının önümüzdeki dönemde kendilerinin değerlendirmelerine sunulabilecek bir taslak Andlaşma metnini, herhangi bir dış tesir altında kalmadan,

 

a)Rumlar karşısında egemen eşit ortak olarak kendi ayrı varlıkları için ne getirip ne götürdüğü;

 

b) “Egemenliğin” iki taraftan kaynaklanmasının öngörülüp görülmediği;

 

c) Egemen siyasî eşitlik temelinde “yeni bir ortaklık Devleti’nin” kurulup kurulmayacağı;

 

d) “Kurucu ortak” mı (co-founder) yoksa “oluşturucu ortak” mı (constituent) olmalarının öngörüldüğü;

 

e) “İki kesimlilik” parametresinin geçici mi, yoksa daimî mahiyette mi olacağı;

 

f) Egemen eşit ortak olarak kendi ayrı varlıklarının idamesi için tek ve etkili garanti olan Türkiye’nin Ada’ya dönük hukukî ve fiilî hak ve yetkileri bakımından Andlaşma’nın neler öngördüğü;

 

g) Türkiye’ye tanınan hak ve yetkilerin uygulanabilir olup olmadıkları;

 

h) Türkiye AB’ne tam üye olmadan Kıbrıs Türk halkının AB’ne katılmasının hem kendileri hem Türkiye bakımından ne gibi sonuçlar doğuracağı,

 

açılarından hür ve bağımsız iradeleriyle isabetle değerlendirmelerini dileriz.

 

2004’de “ANNAN Plânı’na olumlu oy verirseniz hem uluslararası toplumda statünüzü yükseltirsiniz, izolasyonlardan kurtulursunuz, hem de Anavatanınız Türkiye’nin AB sürecinde önünü açmış olusunuz” şeklindeki telkinler yönünde hareket etmenin kendilerine ve Türkiye’ye elle tutulur hiçbir somut kazanç getirmediği gerçeğini unutmamalarını ümit ederiz.

 

Türkiye’nin ne zaman AB’ne tam üye olacağının ve hatta olup olmayacağının henüz belli olmadığını da dikkate alarak, Türkiye’nin içinde tam üye olmadığı AB’ne sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne” yamanarak katılmanın AB potasında “ENOSIS’e” rıza göstermek olacağını isabetle görmelerini salık veririz.