BM’nin 1973 No’lu kararı açık bir şekilde Libya’ya müdahale edileceğini göstermekteydi. Ankara’dan BM Güvenlik Konseyi ile ilgili olarak yapılan açıklamada BM’nin bu kararının desteklendiği ifade edilmekteydi. Dolayısıyla da Libya’ya yapılan müdahale aslında bu açıklama ile desteklenmekteydi. BM tarafından alınan bu karar Libya’ya yapılacak olan müdahaleye uluslararası haklılık sağlamasa da en azından bir uluslararası legalite sağlamaktaydı. Bu sebeple de böylesi bir operasyonu normal şartlarda yapması gereken kurumun, bu alandaki en büyük uluslararası kurum olan NATO olması gerekmekteydi. Ancak 12 Haziran’da Türkiye’de seçimler var ve Türk kamuoyu bu seçimler öncesinde Libya’ya müdahaleye son derece hassasiyet göstermektedir. Bu sebepledir ki, Türkiye’nin Libya konusundaki kararında ciddi bir çelişki ve kararsızlık söz konusu olmuştur. Tesadüfe bakın ki, seçim kaygısı ve kamuoyu baskısı yaşayan bir başka ülke vardır, bu ülke de Türkiye gibi NATO ve müdahale konusunda en başından beri çekimser kalmaktadır. Bu ülke de Almanya’dır. Bu hafta sonunda Almanya’da yapılacak olan eyalet seçimleri ve Alman kamuoyunun önemli bir kısmının Libya’ya askeri müdahaleye karşı olması sebebiyle Angela Merkel müdahaleye karşı çıkmaktadır. Almanya’nın tavrından da anlaşılacağı gibi Erdoğan ve Merkel’in ortak kaygısı seçimler olarak ön plana çıkmaktadır.

 

Normal şartlarda bu müdahalenin NATO çerçevesinde yapılması ve herhangi bir ülkenin ön plana çıkması engellenmiş olurdu. Bugün maalesef Türkiye’nin yanlış ve kararsız tutumu Fransa’yı ön plana çıkarmıştır. Fransa ise insiyatifi ele aldıktan sonra Türkiye’yi dışlamaya çalışmaktadır. Hatırlanacağı üzere Başbakan Erdoğan NATO konusunda net bir tavır sergilemişti.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 'NATO Libya'ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO'nun ne işi var Libya'da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya'ya nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez' demiştir. Tabi burada Türkiye’nin Afganistan’da ne işi var sorusu da gündeme gelebilir ancak bu ayrı bir tartışma konusudur.

 

Türkiye'nin NATO konusunda daha önce de benzer şekilde karşı çıkışları olmuş ve Hükümet her defasında çok geçmeden ikna edilmişti.

 

Hatırlanacağı üzere Anders Fogh Rasmussen NATO Genel Sekreterliği görevine getirilmeden önce Danimarka Başbakanlığı görevini icra ediyordu. Rasmussen bu görevi esnasında Türkiye’nin AB üyeliğine sorun çıkarmakta, PKK terör örgütünün terör propagandasını yapan televizyonunun Danimarka topraklarından yayın yapmasına izin vermekte ve daha da tehlikelisi Hz. Muhammed’i (sav) tasvir eden karikatürleri yayınlayan Jyllands-Posten adlı gazeteye “basın özgürlüğü” çerçevesinde sahip çıkmaktaydı. Türkiye, teröre yataklık yapan ve İslam dünyasına hakaret eden birisinin NATO Genel Sekreteri olamayacağı gerekçesiyle haklı olarak Rasmussen’in adaylığına başlangıçta karşı çıkmıştır. Ancak NATO’nun ikinci en büyük gücü olan Türkiye’nin karşı çıkışı en fazla üç gün sürmüş ve Türkiye kısa sürede “ikna” edilerek Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesi sağlanmıştı.

 

İkinci defa NATO’nun İran’a karşı NATO üyesi olmayan İsrail’i koruma projesi olan Füze Kalkanı Projesine de Türkiye karşı çıkmış, bu konuda kamuoyu önünde Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ateşli konuşmalar yapmış ama kısa süre içerisinde Türkiye NATO tarafından yine ikna edilmiş ve NATO üyesi olmayan “one minute” dediğimiz İsrail Türkiye’nin eliyle Füze Kalkanı Projesi çerçevesinde korumaya alınmıştır.

 

Bu defa da aslında en başından beri biz Türkiye’nin ikna edileceğini tahmin ediyorduk. Zira daha önceki performans bunu bize göstermekteydi. Peki Türkiye en başından beri bunu kabul edemez miydi. Etseydi ne olurdu?

 

Operasyon NATO Çerçevesinde Olsaydı:

 

Türkiye’nin iç politika kaygısıyla NATO konusundaki yanlış tavrı olmasaydı aşağıdaki gelişmeler yaşanırdı:

 

·         Türkiye NATO’da söz sahibidir. Dolayısıyla da operasyon NATO çerçevesinde yapılmış olsaydı bugün olduğu gibi bütün Libya bombalanmaz son derece sınırlı ve sadece uçaksavar hedefler ile sınırlı kalırdı.

·         NATO devrede olduğu için Fransız pilotların adeta bir Haçlı seferi yapar gibi Libya’da Müslümanların başına adeta bomba yağdırmazdı.

·         Fransa’nın bugün yaptığı gibi Türkiye devre dışına çıkarılmaz ve Fransa’nın yaptığı toplantılarda Türkiye’nin davet edilmemesi gibi bir sorun olmazdı.

·         Operasyonun başlangıcı da bitişi de bir takvim içerisinde olurdu. Oysa bugün operasyonun ucu açıktır.

·         Libya’da ekonomik çıkarlarımız riske sokulmamış olurdu.

·         Bugün olduğu gibi Fransa’ya tarihinde göremeyeceği kadar bir iyilik yaparak, bu ülkeyi Ortadoğu’da yeniden ön plana çıkarmamış olurduk.

·         Bugün olduğu gibi önce NATO’nun Libya’da ne işi var nutukları atıp, ardından da NATO’ya en büyük askeri katkıyı sağlayarak büyük bir çelişki yaşamamış oluruduk…

 

Türkiye maalesef son yıllarda dış politika kararlarını iç politik kaygılar ile almaya başlamıştır. Diğer yandan Başbakan Erdoğan ve Dışişleri bakanı Davutoğlu dış politika kararlarını Dışişleri Bakanlığı diplomatlarını devre dışına çıkararak adeta birkaç danışmanı ile almaktadır. Bu kararlar alınırken ayaküstü açıklamalar ile duyurulmakta ve kararların oluşmasında iç politik kaygılar ile bu çevrelerin hissi davranışları etkili olmaktadır. Hal böyle olunca da kararlar yanlış alınmaktadır.

 

15 günde nereden nereye gelmişiz. "NATO’nun Libya’da ne işi var?" sorusundan, Libya’ya asker gönderme tezkeresinin TBMM’de görüşülmesine…