NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in bu ay içinde gerçekleştirmiş olduğu Ankara ziyaretinde öne çıkan konunun, NATO Avrupa Birliği arasındaki güvenliğe yönelik askeri işbirliği çerçevesinde Berlin Plus anlaşmasından doğan sıkıntının Türkiye tarafından çözülmesi talebinin olduğu ifade edilmektedir.

 

1996 yılında NATO dışişleri bakanları "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" yaratılması için NATO'nun imkanlarından faydalanılması yönünde bir karar almışlardır. Söz konusu toplantı Berlin'de yapıldığı için bu kararlara da "Berlin Plus" adı verilmştir. Berlin Plus düzenlemeleri şu dört unsurdan oluşmaktadır.

 

* AB'nin NATO'nun operasyonel planlamasını kullanabilmesinin garanti edilmesi,

* AB'nin NATO yetenekleri ve ortak varlıklarını kullanabilmesi,

* AB başkanlığındaki operasyonlar için NATO Avrupa komutanlığı seçeneğinin bulunması,

* NATO savunma planlama sisteminin gerektiğinde AB operasyonları emrine kuvvet verilecek şekilde uyarlanmasıdır.

 

Türkiye bu düzenlemeler kapsamında strateji belirleme ve karar alma toplantılarına NATO üyesi olmayan Kıbrıslı Rumlar'ın katılımını veto etmektedir. AB ise, "Tüm üyelerimizle katılırız ya da toplantı olmaz" demektedir.

 

AB’nin 1990’ların başındaki evrimleşme süreci, kendi iç kurumsallaşmasının temelini oluşturan Avrupa Birliği’ni kuran Maastricht Antlaşması vasıtası ile olmuştur. ABD, için Avrupa’nın öneminin Soğuk Savaş dönemine kıyasla azalması, AB sürecinin iç dinamiklerinin getirdiği zaruretler ve ABD’den bağımsız bir şekilde izlenmesi arzulanan bir ortak dış politika gereksinimi, AB’yi bir güvenlik yapılanmasına götürmüştür. 1991’den itibaren Fransız- Alman girişimleri ile başlatılan, NATO’dan bağımsız bir ordunun kurulabilirliği, Maastricht antlaşmasında da yerini bulmuştur. NATO yanlısı Danimarka ve İngiltere’ye karşı, BAB tabanlı bir güvenlik şemsiyesi teklif edilmiş ve AB Dış Politikasının bu askeri yapılanma ile desteklenmesi vurgulanmıştır. Maastricht Antlaşması, AB’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel anlamda oynayacağı role atıfla, dış ve güvenlik politikasını oluşturma iradesini başlatmıştır. Dış politikanın, askeri destekle beslenmeden başarıya ulaşamayacağı tezi üzerine, yine aynı antlaşmada güvenlik ve savunma politikasına yer verilmiştir[1].

 

NATO’yu tedirgin etmeden yeni bir Avrupa güvenlik anlayışı oluşturma süreci bu dönemde başlatılmıştır. Konu ile ilgili diğer bir gelişme de Soğuk Savaş döneminde NATO’nun gölgesinde kalan BAB’ın 1992 yılında aldığı “Petersberg kararlarıdır.” Bu karar, AB’nin kriz yönetimi konusunda üstleneceği görevin kapsamını ortaya koymaktadır. Bunlar, “barışın yeniden tesisi dahil olmak üzere, (1) kriz yönetimindeki müdahale güçlerinin görevlerini, (2) insani yardım ve kurtarma ile (3) barışı koruma görevlerini kapsamaktadır. BAB tarafından alınan bu karar, AB’yi kuran Maastricht antlaşmasının 17/2 maddesinde de yerini almıştır.

 

AB’nin askeri yapılanma içerisine girmesiyle, ABD tarafından NATO’nun Avrupa ayağının güçlendirilmesi fikri ortaya atılmış ve Ocak 1994 NATO Brüksel Zirvesi’nde “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği”’ (AGSK) nin kurularak, “Birleşik Müşterek Görev Gücü” (BMGG) adı verilen Avrupa ülkeleri ile ortak bir savunma gücü kurulması karara bağlanmıştır. Bu seçenek, Avrupalı devletleri tatmin etmese de ABD için, bir süre daha Avrupa güvenliğini kontrol edebilme şansı tanımıştır. BMGG’nin kurulması NATO’nun Avrupa ayağını güçlendirirken aynı zamanda BAB için de bir dönüm noktası olmuştur. Alınan karar, BAB için NATO imkân ve kabiliyetlerini kullanma hakkını tanırken, bu imkânların hem NATO hem AB tarafından kullanımına olanak tanımıştır. Bunun yanı sıra, NATO üyesi olup AB üyesi olmayan ittifak üyeleri de Avrupa güvenliğine dâhil edilerek, kurulması amaçlanan otonom bir Avrupa ordusunun önü tıkanmıştır.

 

3 Haziran 1996 tarihinde, NATO Savunma Bakanları toplantısında AGSK olgusunun, NATO içerisinde geliştirilmesine karar verilmiştir. Diğer taraftan Berlin Zirvesi, Avrupa Birliği’nin üstleneceği kriz yönetimi operasyonlarında, NATO imkan ve kabiliyetlerinin kullanılmasına izin veren ve “Berlin-Plus” adıyla literatüre geçen ilişkiler sistemini ortaya koymuştur. Bu sistem, AB üyesi olmayan Avrupalı NATO müttefiklerinin de AB’nin güvenlik sisteminde söz sahibi olmasına olanak tanıyan bir durum yaratmıştır.

 

1997 yılında Balkan trajedisine ABD’nin müdahale gönülsüzlüğü İngiltere ve Fransa’nın tepkisini çekmiş ve 1998 yılında “Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası” (AGSP) olarak adlandırılan ve NATO’dan bağımsız bir ordu kurulması fikrini gün yüzüne çıkaran St. Malo Deklarasyonu’nu yayınlanmıştır. NATO ve özellikle ABD bu deklerasyona tepki göstermiştir.

NATO’nun tepkisine resmiyet kazandıran en önemli karar, Nisan 1999 tarihinde NATO’nun Washington Zirvesinde onaylanan “Yeni Stratejik Kavram” olup, 1998 tarihli St. Malo Deklarasyonu’na uyarılar da içermekte olup, 1996 Berlin Zirvesinde alınan “AGSK’nın NATO içerisinde geliştirilmesi” fikrinin yinelenmesi tabanına oturtulmuştur. Bağımsız bir Avrupa ordusu kurulması, başta ABD olmak üzere Türkiye ve Norveç’in, Avrupa güvenlik yapılanmasında saf dışı bırakılması anlamına gelmektedir. Yeni Stratejik Kavram’da, AB üyesi olmayan Avrupalı NATO müttefiklere karşı herhangi bir ayrımcılık yapılmaması ve bu devletlerin en üst seviyede AB tarafından sevk ve idare edilen operasyonlara katılması öngörülmüştür. NATO müttefikleri ile AB arasında şeffaf bir danışma mekanizmasının, mevcut NATO ve BAB kurumlarının üzerine bina edilmesi karara bağlanmıştır. Avrupa’nın güvenlik anlamında bağımsızlığı, NATO’nun tümüyle katılmadığı operasyonlara Berlin-Plus ilkeleri gereğince, NATO imkânlarının kullanılmasına izin verilerek sınırlandırılmıştır.

 

NATO Konseyinin 2003 kararında NATO ile AB arasında stratejik işbirliğine yeşil ışık yakılırken, iki koşulun altı çizilmiştir. Bunlara göre, işbirliği yapılacak ülkelerin Barış İçin Ortaklık (BİO) katılımcısı olması ve NATO ile güvenlik anlaşması imzalaması gerekmektedir. Malta ile Kıbrıs Rum kesimi, bu koşulları yerine getirememektedirler. Bu üyeler NATO-AB stratejik işbirliği dışında bırakılırken, AB kanadı, "tüm üyelerinin tam katılımı olmadan hiçbir karar veremeyeceği" gerekçesiyle bu hususu bir sorun olarak gündeme getirmektedir.

 

Diğer taraftan, AGSP harekatlarına katkıda bulunan Türkiye'nin, AB üyesi olamaması ve yalnız NATO üyesi olması nedeniyle, bu harekatların karar ve komutasına katılamaması ancak, planlama boyutuna "kısmen" katılmasına dair durumun devam etmesinden duyduğu rahatsızlık bilinmektedir. Öte yandan AB üyesi olmayan NATO müttefikleri Norveç ve Türkiye'nin, Avrupa Savunma Ajansıyla işbirliği yapması için gerekli idari düzenlemelerin sonuçlandırılması konusunda, Norveç dosyası sonuçlandırılırken, Türkiye'nin katılımını sağlayacak metnin imzalanması, "AB üyesi" Kıbrıs Rum kesimi tarafından veto edilerek engellenmiştir.

 

Yukarıda açıklanmaya çalışılan AB ve NATO arasındaki güvenlik ve savunma işbirliğine yönelik uygulamalarda AB’nin NATO imkanlarından istifadesinin esasını teşkil eden Berlin Plus anlaşması çerçevesindeki uygulamalarda Türkiye "Kıbrıs Cumhuriyeti adanın tamamını temsil etmiyor" gerekçesiyle Kıbrıslı Rumların AB'ye üye olduğu 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren, NATO ile AB arasında 1996 yılında varılan "Berlin Plus" işbirliği mekanizması çerçevesinde gerçekleştirilen toplantılara katılımını veto etmektedir. Türkiye'nin, AB'nin önderliğindeki operasyonlara NATO'nun olanaklarından yararlanmasını öngören bu işbirliği toplantılarına Rumların katılımını engellemesi sadece Rumları değil, aynı zamanda bu işbirliğine önem veren ABD ve İngiltere'nin de yoğun tepkisini çekmektedir. ABD ve İngiltere perde arkasında Ankara'ya bu vetonun kaldırılması için yoğun baskılarda bulunurken, AB’nin NATO’ya karşı tepki olarak kendi içinde alternatif bir hal tarzı geliştireceği sıkıntısını yaşamakta olduğu ifade edilebilir. Bu konuya çözüm getirme çabasını temel amaçlarından biri olarak ele alan NATO Genel Sekreteri çözüm için her türlü fırsatı kullanmaya çalıştığı görülmektedir.

 

Avrupa Birliği, üyesi olan Kıbrıs Rum yönetimine dair Türkiye’nin tavrını izole etmek için, 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 7. paragrafında Türkiye'nin dış politikasını ve uluslararası örgütlerdeki pozisyonlarını kendisiyle ile uyumlaştırılmasını istemiştir[2]. Ankara'nın "üye olmadan böyle bir koşulu kabul etmeyiz, Rumlara vetomuzu kaldırmayız" restine karşın AB bir deklarasyon ile kaygıları gidermeye çalışmıştır. Türkiye üzerindeki baskıları hafifletmeye dönük bir kısım uygulamalar yapmıştır. 2003 yılında Stockholm'de gerçekleştirilen Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi Dışişleri Bakanları toplantısında zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül katıldığı toplantıda Kıbrıslı Rumlara resmi Berlin Plus toplantıları katılımına yönelik vetosunu kaldırmazken, gayriresmi toplantılara katılımı için yeşil ışık yakmıştır. Ancak, AB bu konuda herhangi bir engel olmadan, Rumlar dahil bütün üyelerin resmi toplantılara katılabileceği tam bir serbesti içinde olmak istemektedir. Bu kapsamda NATO imkanları kapsamında Türkiye’de ve diğer NATO üyesi ülkelerde NATO’ya tahsis edilmiş olan kolaylık tesislerinden ve imkanlardan AB üyesi olarak Rumların da faydalanması konusunda Türkiye’nin veto hakkının kaldırılmasını istemektedir..

 

NATO ile AB askeri yapısının işbirliği sorunu en fazla Afganistan’da hissedildiği belirtilmektedir. Afganistan’da AB polislerin eğitimi ile ilgilenme görevini üslenmişken, NATO’da ordunun eğitim ve yapılanması işini sürdürmektedir. AB’nin polislerle alakalı görevi (EUPOL AFGHANISTAN) Haziran 2007’de başlamıştır. Ancak, AB’nin polisleri eğiten güçlerinin güvenliğinin NATO kuvvetleri tarafından sağlanması işlevi Türkiye’nin vetosu nedeniyle gerçekleştirilemediği belirtilmektedir. Bu nedenden dolayı Almanya liderliğindeki Bölgesel Yeniden Yapılanma Timleri kendi güvenliklerini sağlamak zorunda bırakılmaktadırlar. Diğer bir boyut ise istihbarat paylaşımında gündeme gelmektedir. Bu konuda da Türkiye’nin karşı koyması gündemde olduğu için AB ile NATO birimlerinin istihbarat alışverişi mümkün olamadığı açıklaması yapılmaktadır[3].

 

Ankara, bu koşullarda sorunlara çözümün "AB bünyesinde", "Rumların ikna edilmesiyle" mümkün olabileceği üzerinde durmakta ve bu olmadan kendisinden NATO'da "esneklik" beklenmemesi gerektiği mesajı vermektedir. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Bu konuda ilkesel olarak Türkiye'nin tutumunu göz önünde bulunduracak ve Türkiye'nin kaygılarını giderecek bir çözüm için beraber çalışmaya hazırız. Bu çerçevede kendisi ile paylaşacağımız hususlar olacaktır" şeklinde bir açıklama ile Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunlarında dikkate alınması gerektiğinin altını çizen politik bir yaklaşım göstermiştir. 

 

Dipnotlar

 

[1] Öner Akgül, “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde NATO-AB İlişkilerinde Rekabet-İşbirliği Analizi ve Türkiye Faktörü”,

[2] Müzakere Çerçeve Belgesi md. 7. Katılıma kadar geçecek olan süre zarfında, Türkiye'nin üçüncü ülkelere yönelik politikalarını ve uluslararası örgütlerdeki tutumlarını (tüm AB üyesi ülkelerin bu örgütlere üyeliklerini ve düzenlemelere katılımlarını da içerecek şekilde) Birlik ve üye devletler tarafından kabul edilen politikalar ve tutumlarla tedricen uyumlu hale getirmesi istenmektedir.

[3] Alastair Cameron, Head, European Security Programme , RUSI