Bizim ülkemizde Kürtçülük ve PKK ne ise Avrupa’da da ırkçılık ve neo-Nazizm odur. Bu nedenle batı ülkelerinin yöneticileri ve toplum önderleri bu nitelikteki bir olaya karşı son derece duyarlıdırlar. Norveç’te yaşanan katliamdan sonra batılı ülkelerin hükûmet temsilcilerinin ve basın-yayınının bu konuyu gündemlerinin en başına yerleştirmeleri bu nedenledir. Neredeyse bütün batı gazetelerinin baş sayfalarında günlerdir Norveçli katliam sanığı ve onu yaratan nedenler konusu yer almaktadır. Dünyanın en büyük haber kaynakları yirmidört saat bu konuda çoğunluğu canlı olan yayın yapmaktadırlar.

 

Göç ve sığınmacılığı ucuz işgücü olduğu için düne kadar aldırmazlıkla karşılayan hatta suistimal eden batı, bugün toplumlarının başına bela olan yeni bir terörle ve İslam düşmanlığından  beslenen neo-Nazizm ile karşı karşıyadır. Bunun İslam düsmanlığından kaynaklanan terör olduğu açık bir şekilde ortadayken batı, hatasını bir parça makul göstermek için “yabancı düşmanlığı” olarak ifade etmektedir. Avrupalı toplumlarda olası bir çatışmanın-terör eyleminin büyüklüğünü sadece bu tanımlamaya bakarak da anlamak mümkündür. Çünkü düşmanlık tanımlamada olduğu gibi yabancılara karşı değildir, doğrudan İslamı ve Müslümanları hedef alan öfkedir. Bu öfke kimi zaman karikatürle, kimi zaman da çatışmayla patlayıp ortaya çıkmaktadır.

 

Avrupalının geçmişte alıştığı rahat günlerin arkada kalması, daralan ekonomik hayatın güçlükleri, siyasi çekişmeler ve ayrılıkçılığın kullanılması, Afganistan’da ve Irak’ta Müslüman halka teröristlermiş gibi davranılmasından doğan Müslüman tepkisinden batıda duyulan rahatsızlık, 11 Eylül ve arkasından gelen diğer asimetrik terör eylemleri, yüksek teknolojinin sayesinde kültürlerin yaklaşması kadar uzaklaşması şeklinde özetlenecek nedenlerle Avrupa’da bir kimlik bunalımı yaşanmaktadır. Çok kültürlülük, Hıristiyanlığın gerilediğine inanılması, liberalizm, yabancı kültürlerin Avrupa’ya etkileri, yabancı nüfusunun artmasına paralel olarak beraberinde getirdiği toplumsal sorunlar bu bunalımın başlıkları olarak sayılabilir. Türkiye söz konusu olduğunda, başını İsveç ve Fransa’nın çektiği batı ülkelerindeki Ermeni, Süryani ya da Kürt diasporasına hoş görünmek için atılan adımlar veya anti-semitizmle mücadele bunalımı hazırlayan özel nedenlerdir. Kamuoyları her seçimde siyasi partiler tarafından yelpazede bulundukları yere uygun olarak Türkiye ve Türklere karşı yaratılan düşmanlık derecesine varan husumete alıştırılmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde uyumsuz ve kendi kültürünü dayatan Müslümanlar olarak Türkler gösterilir hale gelmiştir. Özetle bunalım,  zorla yaratılan bir korkuyla derin Avrupa kültürünün İslamiyet karşısında gerilediği algısıyla körüklenmektedir.

 

Eğitimsiz, işsiz ve ne verilirse razı olan sığınmacı ve göçmenlerin ikinci, üçüncü nesilden çocukları günümüzde artık atalarının aksine yüksek öğrenimli, çoğu örgütlü kimseler haline gelmiştir. Çoğu bulundukları ülkenin vatandaşı olmuş ve sanat, ticaret hayatında görev üstlenmişlerdir. Hatta bazıları yerel yönetimlere bile girmiştir. Onlar kendilerinden öncekiler gibi razı değil, talepkâr kimselerdir. Genlerinde ve ruhlarında taşıdıkları karakteristik özelliklerinden kaynaklanan ihtiyaçlarının karşılanmasını istemektedirler. Kültür merkezlerinde, cami haline getirdikleri bodrum katlarda toplanmakta, sosyal ve ruhani ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadırlar. Böylelikle batı toplumlarında varlıklarını giderek hissettirmeleri, bulundukları ülkelerin doğal vatandaşlarında karışık tepkilerin doğmasına neden olmaktadırlar. Diğer taraftan sığınmacı ve göçmenlerin çocuklarının başka büyük bir bölümü ise unutuldukları köşelerinde gelenekselliklerinden kopmadan yaşamakta ısrar etmektedirler. Şehir merkezlerine öncesine oranla daha çok sokulmaktadırlar. Bir arada yaşadıkları mahalleleri geldikleri ülkelerindekilere benzetmekte ve geleneksel kıyafetleri içinde ülkelerinin yiyeceklerini satan dükkânlardan alış-veriş yapmaktadırlar. Sosyal konutlara taktırdıkları çanak antenlerle, bulundukları ülkeden uzak asıl ülkeleriyle her an içiçe yaşamaktadırlar.

 

Azalan refah düzeylerinden, artan suç olaylarından sorumlu tuttukları Müslümanlarla her yerde karşılaşmaktan rahatsızlık duyan Avrupalının bu duruma yaklaşımı büyük ölçüde benzerlik içindedir. Almanya ve Hollanda’daki muhafazakârlar sığınmacıların Avrupa’nın laik değerlerine uymaya hatta onları İslami geleneklerinden ayrılmaya zorlayacak yasal düzenlemeleri tartışmaktadırlar.(1)  Sık sık yayınlanan radikal İslamcı terörist haberleri bu düşüncede olanların ellerini kuvvetlendirmektedir. Bir zamanların çözümü olarak ortaya atılan çok-kültürlülüğün de çare olmadığı, farklı dillerin, alışkanlıkların, süratle artan etnik nüfusun ve kültürlerin asırlardır varlıklarını koruyan Avrupalıları hızla kuşattığına inanılmaktadır. Rakamlarla ifade edersek (2005 yılı esas olmak üzere); dokuz milyon nüfuslu İsveç’in yüzde onbeşi çoğunluğu Müslüman ülkelerden olmak üzere sığınmacı ve göçmen. Yine çoğunlu Fas ve Türkiye’den gelenlerin oluşturduğu yabancı oranı Belçika’da yüzde beş civarındadır. Fransa’da Nüfusunun yaklaşık yüzde onbeşi müslüman ve yüzde dördü de siyahtır.

 

Belçika’nın ırkçı partisi Valaams Belang’ın lideri Filip DEWINTER’e göre, “İslamlaşma Avrupa’nın en büyük sorunudur. Hızla birşeyler yapılmazsa çok geç olacaktır.”  Avrupa’nın göbeğinde bir neo-Nazi’ye bu sözleri söyleten düşmanlığı anlamak için biraz geriye gitmek lazım… Ayırımcılığı ve Müslüman düşmanlığını kışkırtmanın günlük uygulama haline gelmesiyle Faslılar arasında sevilen bir öğretmen Antwerp şehrinde Vlaams Blok partisinin bir üyesi tarafından öldürüldü. Bu olay üzerine Arap asıllı halk toplanarak gösteri eylemi yaptı. Şehrin nüfusunda Müslümanların önemli bir yer tutması nedeniyle doğabilecek tepkiyi hafife alır bir şekilde polisin katili yaşlı ve akıl sağlığı yerinde olmayan bir kimse olarak göstermesi zaten var olan hoşnutsuzluğun taşmasına neden oldu. Avrupalı Arap Ligi derneğinin başkanını protesto gösterilerinden sorumlu tutan polis, derneğin faaliyetlerini ve başkanının toplumsal faaliyetlerde bulunmasını yasakladı. Oysa baştan itibaren olaylara ırkçı Vlaams Blok partisinin sözü edilen dernek aleyhinde kışkırtıcı açıklamaları neden olmuştu.

 

Bu partinin ırkçılığı Belçika’nın en yüksek mahkemesinin açtığı davayla resmileşti. Ne var ki bizde ki Kürtçü partilerin kapatılıp-açılması gibi Belçika’da da giden ırkçı partinin yerine Vlaams Belang geldi. Bu parti 2006 yılındaki yerel seçimlerde oldukça yüksek oranda oy aldı. Seçim sırasında izlediği, İslam köktendinciliğine karşı Yahudi desteğine dayalı stratejiye dikkat edilmelidir. Aynı günlerde Fransa’da, Almanya’da, Polonya’da ve Slovakya’da yapılan seçimlerde de neo-Nazilerin oylarında büyük bir artışın olduğu gözlendi.

 

Neo-Nazilerin taraftar bulmalarını kolaylaştıran etkenlerin arasında en önemli yeri işgal eden New York/İkiz Kule eylemi, batı basın-yayını için de önemli bir kaynak oldu. Avrupalı gizli servisler, polis ve basın-yayın arasında kurulan ağ ile bilinçli olarak ya da değil ama hemen hemen her gün İslamın terörü teşvik ettiğini çağrıştıran haberler yapıldı. Bu haberlerde, eylem hazırlığı içerisinde olan teröristlerin Müslümanların arasında gizlendikleri, Faslı ya da Cezayirli oldukları birbiri ardına sıralandı. Sonunun nereye varacağını düşünmeden hareket eden politikacılar Müslümanlığa hasım girişimlerin başını çektiler. İsviçre’de Halk Partisi, ülkeden sadece biri Zürih’te diğeri Cenevre’de olan iki küçük minare olduğu halde minarelerin yasaklanması kampanyası başlattı. Oysa İsviçreliler zengin Müslüman Arapların paralarını kasalarında saklarlarken aynı hoşgörüsüzlüğü göstermiyorlardı. Aksine onların paralarını çekmek için sözde faizsiz bir sürü karmaşık sistemler icat ediyorlardı. Müslümanlara husumet minarelerin yasaklanmasıyla sınırlı kalmadı. İkinci veya üçüncü nesilden bir sığınmacı çocuğunun bu ülkede doğup, büyümüş olması vatandaşlık kazanması için yetmemektedir. Komşularının da olur demeleri gerekmektedir. Aşağılayıcı bir sürecin sonunda vatandaş olsa bile en azından olur diyen komşular nazarında ikinci sınıflığı ve yama gibi duruşu hiç değişmemektedir.

 

İngiltere’de İslam husumetini kullanan English Defence League isimli oluşumun düzenlediğ İslam karşıtı yürüyüşten sonra Asyalı göçmenlere saldırmaları ve göçmenlerin de karşılık vermeleri üzerine aralarında çıkan çatışmayı polis güçlükle engelledi. Daha sonraki günlerde çatışmalar devam etti. 2002 yılı itibariyle İngiltere’de son on yılda cezaevlerindeki Müslümanların sayısı iki katına yükseldi. Yapılan anketlerden, genç Müslümanların çoğunluğuna yakın bir bölümü İngiltere için değil ama El Kaide için savaşacakları sonucu çıktı. (2)

 

Hollanda’nın ırkçı parti lideri Pim FORTUYN, 2002 yılında ensesinden vurularak öldürüldü ve islam düşmanlığının kurbanı oldu. Ölümü Avrupa’nın diğer ırkçı partilerinin şiddet ve kin dolu açıklamalarıyla protesto edildi. Onun yerini alan Geert WILDERS, misyonunu daha da yükseğe taşıdı ve yapılan AP temsilciliği ve diğer tüm seçimlerde oy miktarını arttırdı. Yaptığı konuşmalarda İslam kültürünün Avrupa’nınkinin üzerine çıktığını, İslam kültürü ve ideolojisi arttıkça toplumlarının özgürlüklerinin azalacağını öne sürdü. Kasım 2004 ayında Hollandalı film yapımcısı Theo van GOGH, radikal İslamcı olduğu ileri sürülen biri tarafından öldürüldü. Irkçı parlamenter Geert WILDERS zaten yüksek olan tansiyonu biraz daha yükselten bir açıklamayla zanlıları “İslamcı-Faşist katiller olarak niteledi.

 

Fransa’da ise ötekileştirilmenin yarattığı öfke nihayet 2005 yılından Paris’in kenar mahallesi olan Clichy-sou-Bois’da polisle çatışma olarak ortaya çıktı. Fransız polisinin güçlükle bastırdığı olaylarda arabalar yakıldı, polis uzun süre olayları uzaktan izlemek zorunda kaldı. Sonuçta ortalığın yatışmış gibi görünmesine rağmen Fransa’nın Müslümanlarıyla, toplumun geri kalanı arasındaki gerginlik hâlâ aynıyla durmaktadır.

 

2000 yılında Avusturya’da koalisyona ortak olacak ölçüde parlamento temsilci sayısını yakalayan ırkçı Jörg HAIDER, AB’nin diğer ülkelerinin başkanlarına 1933 yılında azınlıkla seçilen ve dünyanın başına bela olan ünlü Naziyi hatırlattı. AB’nin öncüleri korkularının büyüklüğünden gelen bir sabırla büyük bir uğraş verip, hükûmette yer almasının önüne geçtiler.

 

Irkçılığın faturasını en ağır şekilde ödeyen Almanya’da ise olaylar çok daha büyük bir dikkatle izlenmektedir. 2003 yılında neo-Nazi National Democratic Party (NDP) kapatıldı Gerekçesi ırkçı nefreti yaymak ve neo-Nazilerin şiddetin eğiliminden yararlanmak olarak açıklandı.

 

Kontrol edilmesi artık oldukça güç olan bu düşmanlık giderek Avrupalı toplumların diğer katmanlarını da içine almaya başlamıştır. Zaman zaman yapılan anketlerde Avrupa kamuoyunun yarıya yakını sığınmacı ve göçmenlerin toplumsal birer tehdit olarak algılandıklarını ortaya koymaktadır. Avrupalılar verdikleri cevaplarla göçün ve sığınmacılığın son bulmasını ısrarla istiyorlar. Buna karşılık ülkelerine yerleşmiş sığınmacı ve göçmen kökenliler ise kendilerinden yararlanıldığını düşünmektedirler.

 

Rahmetli Gündüz AKTAN’ın kendi etnisitesini diğerlerinden üstün görme hastalığı için kullandığı “ethnocentrism”den en ağır etkilenenler kaçınılmaz bir şekilde Avrupa’da yaşayan Müslümanlar olmaktadır. Diğer taraftan bu sürecin devamı halinde dünyanın yeni bir küresel çatışmaya sahne olmasının vebalini taşıma ihtimali Avrupalı yöneticileri telaşlandırmaktadır. Bu nedenle bir bakıma kendilerinin yarattıkları canavarların sonuncusunun Norveç’te ortaya çıkması hepsini harekete geçmeye zorlamıştır.

 

Norveç Başbakanı Jens STOLTENBERG, Anders Behring BREIVIK’in Oslo’daki bakanlığa ve Utoeya adasındaki gençlik kampına gerçekleştirdiği büyük eylemi, ülkesinin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en kötü saldırı olduğu şeklinde yorumladı. Burada küçük bir soluk alıp, her gün şehit verdiklerimizle yanan canımızla, Irak’ta ve dünyanın çatışmalı bölgelerindeki petrol bölgelerinden hiçbir kayıp vermeden gelir elde eden Norveç’i düşünelim.

 

AB’nin ortak polis teşkilatı olan Europol her yıl Avrupa’daki terör örgütleri ve olayları konusunda bir rapor hazırlar. ÖCALAN’dan her seferinde terörist demekten kaçınılarak yerine “direnişçi” olarak söz edilen bu raporlarda İslam düşmanlığının bu boyutlarda bir eyleme yol açabileceğine yer verilmemektedir. Neo-Nazilere şöyle bir değinilerek geçilen raporların asıl hedefi El Kaide’dir.

 

Uzmanlar daha ilk anda olayın eylemcisinin profili, gerçekleştiriliş şekli ve hedefine bakarak yorumlarını yaptılar. Amerika’nın Oklahoma kentindeki, İtalya’da Bolonya istasyonundaki ve Almanya Münih’teki Şenlikteki bombalı saldırıyla büyük benzerlik taşıdığını gördüler. BREIVIK de kendisinden önceki eylemciler gibi ülkesinin kültürünü, İslam kültürünün tehdidinden kurtarmak için ve sığınmacı-göçmen Müslüman akımına karşı yaptığını iddia ediyordu. Eylemlerinden hemen önce ABD’de kendisi gibi düşünenlere gönderdiği binbeşyüz sayfalık “manifestosunda”, çok kültürlülüğün, liberalizmin ve kültürel marksizmin Avrupa’nın Hıristiyan uygarlığını tahrip ettiğini öne sürüyordu.

 

New York Times gazetesinden Scott SHANE’nin bildirdiğine göre; Breivik, İslami bir tehdit olarak gören “küçük” bir Amerikalı gruptan etkilenmişti. Norveç’i İslam etkisinden koruyamamakla suçladığı “manifestosunda” Robert SPENCER’dan tam altmışdört kez alıntı yapmıştı. SHANE, adı geçen Amerikalının “Jihad Watch” isimli bir web sitesini hazırladığını bildirmektedir.

 

Sözü edilen web sitesinde Robert Watch hakkında; Jihad Watch sitesini David Horowitz Özgürlük Merkezi’ne bağlı olarak yönettiği, İslam ve diğer idari konularda kaleme aldığı on kitabının bulunduğu, haftalık bir dergide yazılar yazdığı, ABD’nin çeşitli askeri birimlerine,

FBI’ya ve istihbarat birimlerine seminerler verdiği bilgileri bulunmaktadır.

 

Avrupalı terör uzmanları şimdi İsveç’in neo-Nazi internet forumu olan Nordisk ile de ilişkisi bulunan Breivik’in ardından Avrupalı ırkçı teröristlerin harekete geçmelerinden korkmaktadırlar. Batı uzun zamandan beri ört-bas ettiği yeni bir terörle mücadele etmek zorundadır.

 

Dipnotlar

 

(1) Time February 28 2005 “Identity Crisis”

(2) Time December 16 2002 “A Place at the Table”