İktidara geldiği zaman “herkesin başkanı” olacağına dair söz veren Mısır Devlet Başkanı Muhammed Mursi ilk yılının dolmasına çok az bir süre kala halkın büyük tepkisiyle karşı karşıya kalarak ne yapacağını şaşırmış vaziyette kalmıştır. Eski bir Müslüman Kardeşler örgütü üyesi olan Devlet Başkanı Mursi’nin tarafsız bir tutum izlemekten ziyade içinden geldiği örgütü bir siyasi güç haline getirmesi, İslami öncelikleri gündeme taşıması ve kendisini aşırı yetkilerle donatması ilk defa serbest iradelerini ortaya koyma fırsatını bulan halkta demokrasi konusunda hayal kırıklığı yaratmıştır. Bunların yanı sıra, çöken ekonominin düzeltilmesinde yetersiz kalması, sosyal adalet ve insan hakları konularında beklenen düzenlemelerde halkı tatmin edici gelişmeler sağlayamaması bütün bu karşıtlığın nedeni olarak görülmektedir.

Hüsnü Mubarek döneminde oluşan ayaklanmanın ilk safhalarında Batı’nın Mubarek’e açık bir şekilde destek verdiğini hatırlarsak, aslında korkulan şeyin gerçekleşmekte olduğunu görebiliriz. İngiltere eski Başbakanı Tony Blair açık bir şekilde İsrail konusunda Batı ile işbirliği içinde olan Başkan Mubarek’in desteği hak ettiğini ifade etmişti. ABD Başkanı Obama ise, Mubarek’in gereken reformları en kısa sürede gerçekleştireceğine olan inancından bahsetmişti. Bütün bu söylemlerin altında değişen rejim sonucunda ülkede köklü bir yapılanma içinde olan Müslüman Kardeşler’in siyasi gücü ele geçireceği ve Mısır’ın kontrol edilemez bir hale gelebileceği endişeleri gizliydi. Nitekim gelişmeler öngörülerin gerçekleşmekte olduğuna dair kanıt olmaktadır.

 

ABD ve Batı, Mısır’daki Arap Baharı’nın demokrasi rüzgarını estirmesine karşı iki önemli unsuru engel olarak görmekteydi. Bunlardan birincisi, Hüsnü Mübarek döneminde ülke yönetimi ve ekonomisi üzerinde büyük etkisi olan Mısır Silahlı Kuvvetleri’nin vesayetiydi. Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin rejimi kendi istediği şekilde yönlendirmek için uyguladığı ayak oyunları gerek liberallerin ve gerekse Müslüman Kardeşler’in işbirliğiyle önlendi. Silahlı Kuvvetler siyasetten çekilerek serbest seçimlere yol verdi. Diğer etken ise ülkede onlarca yıldan beri sosyal bir yardım örgütü olarak köklü bir şekilde organize olmuş Müslüman Kardeşlerin yapılanmasıdır. Hüsnü Mübarek döneminde illegal olarak ilan edilerek büyük baskılar uygulanan örgüt, ayaklanmalar sırasında geri planda kalmıştır. Daha sonra ülke çapındaki güçlü teşkilatlanması sayesinde siyasete soyunan Müslüman Kardeşler kurduğu Özgürlük ve Adalet Partisi ile baskın bir siyasi aktör kimliğini kazanmıştır. Doğal olarak, kendi adayını da devlet başkanı olarak seçtirmiştir. Silahlı Kuvvetler bir şekilde ABD tarafından kontrol altında tutulurken- ABD yetkilileri Yüksek Askeri Konsey ile yakın ilişki içinde olduklarını açıklamışlardı- Müslüman Kardeşler üzerinde böyle bir konu söz konusu değildi. Bu bakımdan ülkedeki demokratikleşme süreci ABD’nin etkinliğini kaybettiği bir mecraya girmiştir. Serbest seçimler sırasında ortaya çıkan Müslüman Kardeşler ağırlıklı tablo karşısında ABD’nin “bekle gör” politikasını uygulamaktan ve gelişmelere göre uygun ortamı kollayıp içten müdahale imkanını denemekten başka bir çözümü kalmamıştır.

 

Muhammed Mursi başkan seçildikten sonra başkanı olduğu Özgürlük ve Adalet Partisi ve Müslüman Kardeşler üyeliğinden istifa etmiştir. Ancak, uzun incelemelerden sonra bağımsız İslam olan Hisham Kandil’i Başbakan olarak atadı. Bu atama liberaller arasında tedirginlik yarattı. Mursi’nin en büyük başarısı, demokratik, modern ve sivil iradeye dayalı bir rejim tesis edeceği savıyla yola çıkarak, Ağustos 2012’de Silahlı Kuvvetler’in siyasetten arındırılması ve onların koyduğu devlet başkanı yetkilerini sınırlayan anayasal hükümleri yürürlükten kaldırması olmuştur. Ekonomide özellikle, turizm gelirlerinde ciddi düşüşle birlikte her 10 turizm çalışanından biri işsiz kalmış ve Mısır parası dolar karşısında değer kaybetmiştir. Yabancı para rezervleri Mübarek döneminin yarısına düşmüştür. Yaşam şartlarının ve ekonominin gittikçe kötü bir hal alması muhaliflerin yeniden ortaya çıkmasında önemli etken olmuştur.

 

Başkan Muhammed Mursi içeride somut adımlar atmasına fırsat tanınmadığını ve Müslüman Kardeşler dışında herkesin devrilmesi konusunda her türlü çabayı harcadığından yakınmaktadır. Bu durumda İslami kesime ve Müslüman Kardeşler’e dayanmaktan başka bir seçenek bırakılmadığını ifade etmektedir.

 

İçeride bunlar olurken Başkan Mursi’nin dış politika açılımları Mısır’ın yeniden Arap camiası lideri olarak kendisinden beklenen rolü oynayabileceği izlenimi vermiştir. İran ziyareti ve gergin ilişkilerin yumuşatılması çabaları ile beraber Suriye’de Esad rejimine karşı tutumunu açık bir şekilde ifade etmesi, Hamas ile el- Fetih arasında arabuluculuk faaliyetleri, Çin ziyareti bunlara örnek olarak görülebilir.

 

Gelinen noktada Mısır halkının büyük bir çoğunluğu Mursi’nin koltuğunu bırakmasından yana bir tavır sergilemektedir. Yapılan gösterilerin yoğunluğu karşısında silahlı kuvvetler de halktan yana bir tavır koyma kararı almıştır. Verdiği ültimatomla ülke çıkarlarını korumak adına hem Mursi’ye hem de muhaliflere yönelik olarak bir karar vermeleri için uyarıda bulunmuştur. Şu anda bilindiği kadarıyla Mursi ordunun bu çıkışını reddetmiştir. Bu demektir ki Mısır’da muhalefet lideri el Baradey’in dediği gibi halen Arab Baharı sürmektedir. Peki bu nasıl olacaktır.

 

Bu sorunun cevabını vermek için yazının başında belirttiğimiz Batı’nın korkusuna dönmek yerinde olacaktır. ABD ve Batı’nın bütün endişesi İslami ağırlıkta bir rejimin demokrasi saksısında yeşermesi ve kök salarak güçlenmesiydi. Şu anda bu ülkede gelişen durum saksıda farklı renkte çiçeklenme olduğunu göstermektedir. Arzu edilen çiçeğin açmasını sağlamak için müdahale gerekmektedir. Bu müdahalenin de çok zaman geçirilmeden, uygun ortamda bir an evvel yapılması gerekmektedir. Her ne kadar ABD Başkanı Barack Obama Tanzanya ziyareti sırasında Mısır’daki gerilimden bahsederken, Mursi’nin demokratik yolla seçilen başkan olduğunu ve durumu dikkatle takip ettiklerini söylemesine rağmen, Müslüman Kardeşler baskısından ülkeyi kurtarmak için gerekli girişimleri kapalı kapılar ardından yaptıklarını düşünmek mantıklı bir yaklaşım olabilir. ABD Mübarek dönemi ve sonrasında da Mısır Silahlı Kuvvetleri üst düzeyi ile yakın ilişki içinde olduklarını çeşitli söylemlerinde ifade etmişti. Bu ilişkinin meyve vermesi için canlandırılması bu vesile ile gerçekleşmiş olabilir. ABD silahlı kuvvetler vasıtasıyla İslami etkiyi nötralize etme çabası içine girebilir. Bu aslında ABD için yadırganmayacak bir teşebbüstür. İsrail sorununda Mısır’ın Mübarek dönemi tutumundan farklı bir tutum izleme yoluna girmesi, Hamas ile el Fetih’i birleştirme çabaları İsrail’in aleyhine gelişen bir yola girmeye başlamıştır. İran ile yumuşama çabalarının ABD çıkarları ile ne derece uyuştuğu belirli değildir. Bu nedenle Müslüman Kardeşler’in etkinliğinin izole edilerek, liberal bir yöneticinin ABD desteğinde yükselmesi soruna çare olabilir. Zaten çözülme beş bakanın istifasına Dışişleri Bakanı’nın da istifa dilekçesini vermesiyle başlamıştır. Yeni bir yapılanma sonrasında ABD yardımlarıyla Mısır ekonomisinin düzeltilmesi işten bile değildir.

 

Mursi’nin ekonomi ve sosyal yaşamı düzeltememesinin ana nedeni dayandığı tabanın dünya lideri tarafından kabul edilememesidir. Müslüman Kardeşler’in Mursi üzerinde etkisini bir yıl süresince sabırla izleyen ABD bu şekilde tesis edilen demokrasinin hem Mısır ve hem de kendisi açısından hayırlı olamayacağına karar vermiş ve fitili ateşlemiştir.