Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yüzde 10’luk seçim barajına rağmen seçimlere siyasi parti olarak girme kararını ve son olarak da Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) Kandil'le daha sık görüşme yapmak adına Erbil'e ofis kurması gibi hususları dikkate alırsak, süreçte gelinen bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

“Süreç” olarak adlandırılan ve barışa varacağı iddia edilen bu adımların daha önceden hükümet ve PKK ile müzakere edilmiş hedefe ulaşana dek yenileneceğini düşünüyorum. Bu nedenle hükümetin İmralı canisi ile kurulan iletişim bağına Erbil’e bir ofis açarak bir adım daha ileri götürmüş olmasına şaşırmamak ve bunun muhtemel sonuçlarını da milletimize göstermek gerekmektedir.

 

HDP’nin yüzde 10’luk seçim barajına rağmen seçimlere siyasi parti olarak girme kararı ise, HDP ve AKP’nin bir konuda daha anlaştıklarını göstermektedir. Büyük bir ihtimalle HDP barajı aşamayacaktır ve HDP’nin kazanması muhtemel milletvekilleri AKP’ye kayacaktır çünkü bölgedeki (Doğu, Güneydoğu) en güçlü iki partiden birisi AKP’dir. Dolayısıyla, hedeflerin biri ve ilki AKP’nin anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa ulaşmasıdır. Bunun da bir karşılığı olacaktır. Böylece, HDP’nin yüzde 10 seçim barajı ile meclise girmesinin engellendiği ve dolayısıyla meclisten atıldığı gibi kendilerine yerel parlamento kurmak için görece haklılık payı çıkarmalarına neden olacak bir gerekçe hazırlanmış olacaktır. Bunun da pek tabi anlamı; HDP ve AKP’nin bu gelişmelerle hedefledikleri temel çıkar bölgenin özerkleştirilmesidir. Bütün bunlar göstermektedir ki, özerklik konusundan AKP ve HDP arasında anlaşmış durumdadır. Bu pazarlık hükümetin bölgeyi fiilen PKK’ya teslim etme ve orada bir Kürt parlamentosunun temelinin AKP eliyle atılmasının pazarlığıdır.

 

Bu durumu Türk milletine açıklamak lazımdır. Daha düne kadar PKK’nın, İmralı canisinin, Kandil’in açık tehditleri ortadayken, 6-8 Ekim olaylarında 40’a yakın vatandaşımız bu olaylarda katledilmişken ve hükümetin bu olaylar karşısında içine düşmüş olduğu acz ortadayken birdenbire, sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir sorun yaşanmamış gibi sürece hızla devam edileceği söylenmektedir. Bu süreç içerisinde ne olduğu ise bilinmektedir. Öncelikle birisinin çıkıp bunu açıklaması gerekmektedir. Hangi konuda anlaşıldı ya da ne oldu da anlaşıldı? Bunların hiçbirisinin cevabı verilmemiştir. PKK’nın tüm kongreleri, kuruluş manifestosu ortadadır. PKK yeni bir kongre yapıp bağımsız Kürdistan iddialarından vazgeçtiğini açıklamış değildir. PKK’nın kongrelerinin herhangi birisinde PKK’nın bu amaçlarının herhangi birini ne terk ettiği ne de terk edebileceği görülmektedir. 1978’deki kongre kararları incelendiğinde “özerklik” konusunun ihanet olarak algılandığı belirtilmelidir.

 

Hükümet tüm bu şartlar altında, Ayn El Arap’ta (Kobani) yaşanan hadiseler bahane edilip ortalık yakılıp yıkılırken, PKK’nın silahlı güçlerinin bölgede hala kimlik kontrolü yaparken, daha dün 7 askerimizin yaralanmasına sebep olan mayınlı saldırı yaşanmışken birileri sorunların tamamen çözüldüğünü, seçimlere kadar sorun olmayacağını bir anlaşmaya dayandırmadan söyleyebiliyorsa buna ben asla inanmam. Buna mantıklı bir vatandaşın da inanması mümkün değildir. Ortada net bir pazarlık var ve birinin bu pazarlığı açıklaması ve Türk milletinin de bu pazarlığı görmesi lazımdır.

 

Peki, sizce bu durum hükümet için sorun oluşturmaz mı?

 

Aslına bakarsanız, ben hükümetin bölgeyi zaten gözden çıkardığını düşünüyorum. Zira pazarlıklar da bölgedeki sorunun çözülmesi üzerine değil, hükümetin bölgeden düzenli bir şekilde çekilmesi üzerine yapılıyor. Bölgenin kontrolünün tamamen PKK’nın inisiyatifine bırakılması, askere çekil emrinin verilmesi sorunu çözmek isteyen bir hükümetin yapacağı davranışlar değildir. 6-8 Ekim olaylarında teröristlerle anlaşma yapılamayacağını çok acı bir şekilde gördük. Çözüm isteyen bir hükümet hiçbir garantisi olmayan böylesine ağır yüklerin altına imzasını atmaz, bölgeden vazgeçmezdi.

 

Hükümet bölgeyi boşaltarak PKK’nın güçlenmesine ve silahlanmasına vesile oluyor. Bu aslında kamuoyunun yabancı olduğu bir durum değildir. Bölgede görev yapan birçok vali ve kaymakam bugüne kadar PKK’nın bölgede güçlendiğini, silahlanmasının, bölgedeki etkinliğinin ve örgüte katılımların arttığını defalarca açıklamıştır. Şimdi hal böyle iken, teröristleri güçlendirip çözüm diye bir hayale kapılmanın hiçbir mantıklı tarafı yoktur. Dolayısıyla da ortaya çıkan tabloda, hükümetin PKK’yı bölgede güçlendirmek ve belki de peşmergeleştirmek istediği anlaşılmaktadır.

 

Görülen odur ki, hükümetin de PKK’nın da en başından itibaren çözüm süreci ile hedefledikleri, bölgeyi federalleştirmek ve belki de bebek katili Öcalan’ı da 2015 sonrasında hapisten çıkararak o bölgeyi de PKK’nın kontrolüne bırakmaktır. Yani en başından beri söyledikleri  “süreç” aslında barışın süreci değil bölgenin özerkleştirilmesinin sürecidir.

 

Son süreçte yaşananlar çerçevesinde temsiliyet ve temsiliyet hakkı bakımından HDP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Temsil edilmek, etnik bir yapıya indirgenerek asla ele alınmamalıdır. Temsil edilme, bu ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hakkıdır ve bu insanların parlamentoda bir şekilde temsil edilebilmeleri lazımdır fakat HDP hadisesi biraz daha farklı. Zira onlar parlamentoya gitmek yerine kendi yerel parlamentolarını oluşturmak niyeti ve motivasyonu ile hareket etmektedir. Böylelikle de fiilen bölgenin özerkliğini gerçekleştirme niyetindeler. Seçimlere parti olarak girilecek ve siyasi parti olarak seçimlere hazırlanıldığı için devlet yardımına da hak kazanılacaktır. AKP ile yapılan bu anlaşma gereği olarak da HDP listesinden seçilmesi muhtemel isimlerin birçoğu belki AKP listesinden seçilecek, belki onların bir kısmı sonradan ayrılarak grup kurabilecektir. Tüm bunların neticesinde de, esas olarak Diyarbakır Belediyesi’ni başka bir binaya taşıyarak orada yerel parlamentoyu kurmaya çalışacaklardır.

 

Sizce böyle bir durumun yasal karşılığı nedir?

 

Biz parlamento kurduk demekle, hukuki olarak yasal çerçeve içerisinden bir parlamento kurulmayacağını biliyoruz. Fakat bunu PKK’nın kurulduğu günden bu güne kadar gelmiş olduğu bir tarihi nokta olarak görmek gerekir. PKK’nın kuruluş amacı bakımından bu duruma gelmesi terör örgütü açısından bir kazanım olacaktır. En başından beri hedefledikleri şeyi; parlamento kurmayı fiilen gerçekleştirmiş olacaklardır.

 

Bu durumu uluslararası ilişkiler bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

6-8 Ekim olaylarından kısa bir süre sonra yeniden ve mantık dışı bir şekilde hızlanarak şekillenen bu sürecin elbette ki uluslararası ilişkiler boyutunu da unutmamak lazım. Bölgedeki dinamikleri incelediğimizde bölgenin yeni oluşumlarla sürekli bir değişim halinde olduğu görülüyor. Hemen yanı başımızda, komşumuz Suriye’de iç savaştan kaynaklanan üç kantonun kurulduğunu görüyoruz. Diğer yanda, Irak’ta da sular durulmuyor. Barzani “Kürdistan”ını kurmuş. Tam da bu zamanda HDP, PKK ve AKP Türkiye sınırlarında Kürt parlamentosunu kurmak için anlaşmış durumdalar.

 

Bölgede IŞD denen bir terör devletinin ortaya çıkarılışı, ABD ve Batı’nın IŞİD’e karşı Peşmerge ve PKK’yı adeta doğal bir müttefik olarak görmeleri bölgesel konjonktürü bu kesimlerden yanaymış gibi gösterebilir. Hiç kimse geçici konjonktürlere bakıp tüm bölgeyi bir yıkıntının altına sokmaya çalışmasınlar. Bu günler geçecektir ve geriye ise kardeşliğimiz kalacaktır. Etnik temelli bölgeselleşmeler ve ayrışmalar doğuda bir kazanımmış gibi görülebilir ancak bu hevesler batıda kardeşliğimizi risk altına sokar ki bundan da en çok kardeşliğimiz zarar görür. 

 

Terör örgütü PKK’nın Elabaşlarından Murat Karayılan, Abdullah Öcalan’ın 2015 yılında Nisan ayında düzenlenmesi planlanan PKK’nın 12. Kongresi’ne katılacağını öne sürdü. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

 

Zaten pazarlıkta bunlar vardır. Türk milletine bunu ifade etmeye çalışıyoruz, AKP’nin bu planlarını deşifre etmek gerekmektedir. Çünkü şu ana kadar AKP, Türk milletine samimi olarak bir cevap vermemiştir. PKK’ya ayrı şey söylüyor, Öcalan’a ayrı şey söylüyorlar, aynı şekilde Kandil’e ayrı, HDP’ye ayrı şey söyleniyor. Daha sonra dönüp hiçbir şey yokmuş gibi Türk milletine ayrı bir şey söylüyor. AKP, bu konuda samimi ise Türk milletine içerisinden geçilen süreci, pazarlık masasına koyduklarını açıkça söylemelidir. Eğer buna rağmen Türk milleti AKP’ye hala oy verecekse, o zaman demek ki, AKP bunları rahatlıkla yapabilir. Dolayısıyla şimdiye kadar maalesef ki, AKP’nin bu iki yönlü ve ikiyüzlü siyaseti sayesinde Türk siyaseti bu süreci önleyememiştir. Bunu da bir özeleştiri olarak ifade etmem gerekiyor ancak 2015 seçimlerinden önce bu dediğiniz olmayacaktır.

 

2015 seçimlerinden sonra hesap; AKP’nin HDP’ye, PKK’ya ve Öcalan’a vaat ettiği Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması, HDP’nin baraj altında kalarak mazlum görüntüsü içerisinde yerel parlamentosunu kurması ve bölgenin adeta HDP’nin, PKK’nın kontrolüne verilmesidir. Bunu Türk milletinin görmesi lazım. 2015 seçimleri her anlamda bir kader seçimidir. “Türkiye’nin bölünme paranoyaları” diyorlar ya bizim ifade ettiklerimize, “bölünme paranoyası” diye diye Türkiye’yi böldüler zaten. Yerel parlamento kurulması, Öcalan’ın ev hapsi konuşuluyor ve bunlar sokakta değil hükümet ve PKK arasındaki pazarlıklarda konuşuluyor. Şimdi MİT, Erbil’e de bir ofis açmış, artık Kandil ile de bütün yolları açacaklar. Netice itibariyle ortada bir “al gülüm ver gülüm” durumu olacak; ama Türk milletinin bütün bu pazarlıklardan haberi olmayacak. Türk milleti şuna yürekten inanıyor; diyor ki, kan dökülmesin, gözyaşı olmasın, analar ağlamasın. Ne var ki, bunların neyin pahasına olduğunu bilmiyor. Zannediliyor ki, iki tane yer adı değiştirmekle bunlar olacak. Zannediliyor ki, Kürtçe özel okullarda ve devlet okullarında seçmeli ders olacak, bununla bu iş bitecek. Hayır, pazarlık bu değildir. Pazarlık; Öcalan’ın serbest bırakılması, PKK’lı teröristlerin, Güney Doğu Anadolu bölgemizde peşmerge gibi öz savunma gücü olması ve Diyarbakır’da baraj altında kalacak HDP milletvekillerinin yerel parlamentoyu kurması belki de orada bir başbakan, vs. atamasıdır.

 

Öyle şeyler konuşuluyor ki, Türk milleti bunları gördüğünde emin olunuz ki, bunlara onay vermeyecektir. Sevr Antlaşması, hatırlandığı üzere 1. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf devletleri ile Osmanlı arasında imzalanan Anadolu’nun dört bir yanından kuşatıldığı ve büyük olumsuzlukların yer aldığı bir antlaşmadır. Kurtuluş Savaşımız sonucunda uygulanmamıştır. Şimdiki durum açıkça, Sevr Antlaşması’ndan daha öte bir antlaşmadır. Sevr’de konuşulmayacak şeylerin bugün PKK ile yapılan pazarlıkta konuşulduğunu görüyoruz. Bu da maalesef siyaset yoluyla, Türk milletinin oylarıyla seçilen bir iktidar tarafından yapılıyor; ama ne yazık ki, Türk milleti masada ne olduğunu bilmiyor.

 

Son olarak, Türkiye’nin bazı bölgelerinin sadece belli bir etnik topluluğa ait olduğunu söyleyen kesimlerin iddialarına ilişkin söyleyecekleriniz nelerdir?

 

Dediğiniz üzere, bazı kesimler tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları Kürt vatandaşlarımıza atıf yapılarak “onların toprakları” olarak tanımlanmakta, Türkiye Cumhuriyeti ise “işgalci” olarak nitelenmektedir. Bu, birliğimize karşı son derece sakat ve bir o kadar da yanlış bir yaklaşımdır. Bu topraklarda kimse hiçbir yeri işgal etmemiştir.  Türkiye Cumhuriyeti’nin her karışı Türk toprağıdır, bizim, hepimizin toprağımızdır. Oralar on bin yıldan beri Türk toprağıdır ve hiç kimse işgalci değildir. Türkiye burada olacaktır, herkesin bundan kendi ismi kadar emin olması gerekmektedir. Türk bayrağı da o topraklarda her zaman dalgalanacaktır. İşbirlikçilere rağmen, AKP gibi iktidarlara rağmen, Türkiye’yi Sevr’deki kararların da ötesine götürmek isteyenlere rağmen, Türk milleti buna asla izin vermeyecektir. AKP istediği pazarlığı masaya sürsün, emin olsun ki, Türk milleti o bölgelerin bir takım çevrelere peşkeş çekilmesine müsaade etmeyecektir. 2015 yılı içerisinde yapılacak olan seçimlerde de bunu en güzel şekilde gösterecektir.