Merkez Bankası para politikasının belirleyici olup temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Fiyat istikrarından basit tanımı itibarıyla ekonomik kararlarda dikkate almayı gerektirmeyecek ölçüde düşük bir enflasyon oranına sahip olmak anlaşılabilir. Ancak Türkiye’de Tüketici Fiyat Endeksi 2017 yılı Haziran ayından, Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) 2016 yılı Şubat ayından bu yana sürekli artmış son dönemde özellikle ÜFE’deki yüksek artış oranları dikkat çekmiştir. Ağustos 2018 itibarıyla TÜFE bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 17,90 ÜFE ise yüzde 32,13 seviyesine yükselmiştir. TL’deki yüksek değer kaybının da etkisiyle Merkez Bankası müdahalesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

 

Merkez Bankası’nın 3 Eylül 2018 tarihli basın açıklamasıyla parasal duruşu yeniden şekillendireceğine ilişkin açıklamanın ardından önem düzeyi artan Para Politikası Kurulu toplantısı piyasa beklentilerini karşılayacak hatta oluşan genel beklentinin üzerinde faiz artırımı kararıyla sonuçlanmıştır. Merkez Bankası politika faiz oranını 625 baz puan artışla yüzde 24 oranına yükseltmiştir. Öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı faizin enflasyonun değil enflasyonun faizin sonucu olduğu ve faize ilişkin hassasiyetinin aynı olduğu yönündeki açıklamalar Merkez Bankası faiz artırım kararına ilişkin beklentiyi etkileyerek karar öncesi döviz kurlarında önemli dalgalanmaya sebep olmuştur. Merkez Bankası’nın en güçlü politika aracının faiz kararı olduğundan hareketle cumhurbaşkanının açıklamaları sonucunda oluşan belirsizliğin döviz kurlarını etkilemesi normal karşılanabilmekle birlikte söz konusu oynaklığın boyutu esasında tek başına sorunun yalnızca Merkez Bankası’nın basiretsiz politika geçmişi, mali genişleme yahut TL/Dolar bakımından etkisi olsa da dış güçlerle açıklanamayacağı Türkiye’nin ekonomik anlamda köklü bir dönüşüm sürecine girmesi gerektiğini göstermiştir. Zira piyasa beklentisinin üzerinde faiz artırım kararı sonucunda TL, yüzde 5’e yakın değer kazanmış ancak durum sürdürülebilir olmamış ve tekrar değer kaybı yaşanmıştır. Gelinen nokta itibarıyla Merkez Bankası piyasaya sıkı politika duruşu bakımından bir mesaj vermiştir. Ancak belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin Kredi Risk Takası Primi (CDS) faiz kararı sonrası 34 baz puan düşse de 475 puan seviyesinde kalmıştır. Orta Vadeli Programa ilişkin olarak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın bu güne kadar görülmemiş bir politika metni olacağına dair iddialı açıklamaları gözleri Orta Vadeli Program’a (OVP) çevirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kamu harcamalarında tasarrufa yönelik açıklamaları OVP içeriği konusunda fikir vermiştir. Bu kapsamda enflasyonla mücadele bakımından kamu harcamalarına yönelik tedbirler olumlu karşılanmıştır. Ancak özellikle kamusal harcama bakımından kamu ihale sürecinde rekabetçi yapının oluşturulması, harcamaların şeffaflık ilkesi gereğince anlaşılır biçimde kamuoyu ile paylaşılması ve tedbir sürecini desteklemek üzere denetim mekanizmasının etkin şekilde işletilmesi de önemli görülmektedir.

 

Diğer taraftan ifade etmek gerekir ki, mevcut durum iç açıcı değildir. Zira Türkiye, Merkez Bankası politika faiz oranı itibarıyla, Arjantin ve Surinam’ın ardından dünyanın en yüksek politika faizine sahip üçüncü ülkesi konumundadır. CDS risk primi hala çok yüksek seviyelerdedir, gelir tahsilatı konusunda sıkıntılar yaşanmaktadır. Seçim dönemi öncesi yaşanan mali genişleme karşılığı gelir olarak gösterilen yeniden yapılandırma ve imar barışı düzenlemelerinden beklenenin çok altında gelir elde edilmiştir.

 

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde Merkez Bankası müdahalesinin yapısal reformlar için bir zemin yarattığını bu sürecin maliye politikası ile desteklenmesi durumunda iyileşme eğiliminin devam edebileceği aksi durumda çok daha kötü ekonomik sorunlarla karşılaşılabileceği değerlendirmektedir.