31 Mayıs 2010 tarihinde sabaha karşı İsrail karasından 72 deniz mili uzakta Gazze’ye yardım götüren 6 parça gemiye İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin orantısız güç kullanarak, müdahalesi ile biri Amerikan vatandaşı olan 9 Türk’ün ölümü ile sonuçlanan Dünya dış politika litaratöründe ders konusu olarak örnek alınacak, elim olay meydana gelmiştir. Gazze’ye insani yardım amacıyla yola çıkan yardım filosuna İsrail tarafından yapılan bu müdahale 1 Haziran 2010’da Türkiye tarafından BM Güvenlik Konseyine götürülmüştür. Ancak burada yapılan değerlendirmeler sonunda Konsey tarafından resmi bir sonuç çıkartılamamıştır. Konseyin dönem başkanı ve üyelerinin münferit değerlendirme ve İsrail’in bu hareketini kınamaya yönelik bildirileri kamuoyuna yansımıştır. Yapılan başkanlık açıklamasında olayın araştırılması için bir uluslararası komisyon kurulması sürecini başlatmıştır.

 

Burada dikkati çeken en önemli husus, Türkiye’nin geçici üyesi olduğu BM Güvenlik Konseyi’nden üyelerin oybirliği ile İsrail’e karşı resmi bir kınamanın veya tavrın ortaya konulamamasıdır. Burada ABD’nin yapmış olduğu veto baskısının önemli bir unsur olduğu değerlendirilmelidir. ABD başlangıçta Stratejik müttefiklikten daha derin bağları olan İsrail’in suçlu duruma düşürülerek, elinin bağlanmasını önlemeye çalışmıştır. Dışişleri Bakanı Clinton’un Türk Dışişleri Bakanı’nı ikna görüşmesinde muhtemelen konunun incelendikten sonra sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesinin daha uygun olacağı savını ileri sürdüğü düşünülmektedir. Bu suretle, ilerleyen zaman içinde konunun manipüle edilerek, İsrail’in en az zarar göreceği bir şekilde sonuçlandırılmasının mümkün olacağı mantığının ABD taktiği olarak gündemde yerini almış ve muhtemelen Türkiye tarafından da bu durum değerlendirilmiştir.

 

Türkiye, BM nezdinde girişimlerde bulması üzerine BM Genel Sekreteri 2 Ağustos 2010 tarihinde konunun incelenmesi için bir panel oluşturmuş ve bu panelin raporu bir sene sonra çeşitli defalar ertelenerek, nihayet yayınlanmıştır. Çalışmalarına 10 Ağustos 2010 tarihinde başlayan panelde eski Yeni Zelanda Başbakanı Geoffrey Palmer başkan olarak ve eski Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe iki bağımsız üye olarak yer almışlardır. Türkiye adına eski Dışişleri Müsteşarı Özdem Sanberk ve İsrail adına eski Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürü Joseph Ciechanover yer almışlardır.  Her iki ülke görüş ve olayla ilgili belge ve değerlendirme raporlarını alan panel çalışmalarını Temmuz 2011’de tamamlamış olmasına rağmen, Dünya kamuoyuna açıklanması taraf ülkelerin çeşitli nedenler ileri sürmesi nedeniyle üç defa ertelenmiştir. Son yapılan açıklama teşebbüsünün üzerine, İsrail Başbakanı Netenyahu 28 Ağustos tarihinde raporun açıklanmasının altı ay geciktirilmesi konusunda bir girişimde bulunmuş fakat bu istek Türkiye tarafından ret edilmiştir. Bunun üzerine rapor 1 Eylül tarihli New York Times gazetesinde sızdırılarak yer almıştır[1]. Daha sonra resmen yayınlanan raporda, panelin değerlendirmelerinin hukuki çerçevede sorumluluk getirecek bir sonuç içermediği ifade edilmekte ve ileride böyle bir olayın tekrarlanmaması için olayın oluş şekli ile ilgili gerçeklerin ortaya konulması ve bu konuda tavsiyelerin ileri sürülmesi amacını taşıdığı özet bölümünde yer almıştır.

 

Olayın oluş şekli, ortamı ve gerçekler ile ilgili bulgular bölümünde net bir şekilde, uluslar arası sularda seyrüsefer konusunda uluslararası hukukta belirli konularda sınırlamalar olduğu belirtilmesine rağmen- ki bunlar açık bir şekilde belirlidir. İsrail’in güvenliğinin Gazze’de ki militan grupların tehdidi altında olduğu savına dayanarak, İsrail’in denizden uygulamakta olduğu ablukanın Gazze’ye silah girişini önlemek için uluslar arası hukuka uygun, meşru güvenlik tedbiri olarak uygulandığını kabul etmektedir.

 

Aslında raporun can alıcı noktası buradadır. Eğer uygulanmakta olan ambargo meşru olarak kabul edilirse, İsrail Doğu Akdeniz’in uluslar arası sularının istediği bölgesinde Gazze’ye karşı güvenlik tedbiri uygulama adı altında müdahale hakkına sahip olabilecek midir? Bunun sınırı nedir? Ne kadar süreli olacaktır? Nasıl olmalıdır? gibi bir sürü cevap verilmesi gereken soru uluslar arası deniz hukukunun konusu olacak demektir. Deniz hukukunda meşruiyetini kanıtlayamayan bir uygulamanın dolaylı olarak Filistin halkına terk edilmiş topraklardan gelmesi ihtimali olan bir tehdide katkısı olduğu nedeniyle uygulanmasının panel tarafından kabul edilmesi bir yerde gerçeğin saptırılmaya çalışılması ve deniz hukukunun istismar edilmesi ve saptırılması anlamına geldiği ifade edilebilir. İsrail’in Filistin’i bir devlet olarak kabul etmemesine rağmen, Gazze şeridinde ki çatışmayı uluslar arası hukuk çerçevesinde “uluslar arası silahlı çatışma” kapsamı içinde gerçeğe uygun olmayan bir varsayım olarak değerlendirmeye çalışmasının panel tarafından kabul edildiği görülmektedir. Panel raporunun 14’ncü sayfasında yer aldığı gibi, Türkiye vermiş olduğu ara raporunda bütün bu değerlendirmeleri yapmış ve bunları açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Gerçekte de konu BM’in bir diğer komisyonunda ele alınmış ve tamamen farklı sonuçları ve değerlendirmeleri içeren rapor halinde sunulmuştur. BM İnsan Hakları Komisyonu Eylül 2010’da bağlayıcı olmayan bir rapor yayınlamıştır. Verilen rapor “fact finding” çalışması veya diğer bir değişle “gerçeğin bulunması” olarak ele alınmıştır.  İsrail’in Mavi Marmara gemisine müdahalesinin uluslararası ve insan hakları hukukunun her ikisine de aykırı olduğu BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından TESCİL edilmiş olduğu değerlendirilmiştir. Biri Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin eski yargıcı, diğeri BM savaş suçları savcısı, üçüncüsü de ünlü bir insan hakları uzmanından oluşan üç uluslararası hukukçunun yaptığı inceleme sonuçlanmıştır. Hazırlanan 56 sayfalık raporda İsrail ''uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı davranmakla'' suçlamaktadır[2].

 

Anılan raporda iki başlık altında yapılan incelemede aşağıdaki sonuçlara ulaşıldığı belirtilmektedir.

 

Birincisi, Mavi Marmara gemisinde yapılan askeri harekatın uluslararası insan hakları ve hukuka aykırılığını ortaya koymasıdır. Rapor, İsrail komandolarının yardım gemisine düzenlenen baskında ''orantısız'' güç kullandıklarını tespit ederken, askeri operasyonu ''kabul edilemez gaddarlık'' olarak değerlendirmiştir. Komisyon için hazırlanan raporda ayrıca olayla ilgili incelemeler sonunda İsrail'e karşı ''kasti cinayet'' soruşturması yürütmeye yetecek kanıt bulunduğunun da altı çizilmesi oldukça önemli bulgular olarak karşımıza çıkmaktadır. Raporun 182 nci maddesinde ve sonuç bölümünde açıkça, ''Dördüncü Cenevre Konvansiyonu'nun 147’nci maddesine aykırı olarak, soruşturmaya yetecek kanıtlar mevcuttur şeklinde bir değerlendirme yer almaktadır. Bunlar: Kasti adam öldürme, işkence ya da insanlık dışı muamele, kasti acı çektirme ve yaralamadır.'', Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun ihlaline yönelik olarak da: yaşam hakkına tecavüz, işkence ve diğer vahşi, insanlık dışı muamele ve cezalandırma olarak belirlenmektedir. Bilindiği gibi, Cenevre Konvansiyonu, savaş zamanlarında sivillerin korunmasını amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır. Raporun 57 nci maddesinde İsrail’in oluşturduğu Turkel komisyonuna atıf yapılarak, geminin İsrail için askeri tehdit oluşturmadığı konusunda ki kanıtlara ulaşılması nedeniyle İsrail’in kendini savunma hakkının oluşmadığı belirtilmektedir. Belirtilen bu bulgular Türkiye’nin ileri sürdüğü tezleri destekler nitelikte olup, haklılığını gözler önüne serecek niteliktedir.

 

Diğeri ise, İsrail'in insani krizin yaşandığı bir dönemde Filistin'e abluka uygulamanın ''yasadışı'' olduğunun altını çizmesidir. Raporda “Gazze Şeridinde İnsani Durum” başlıklı bölümde Gazze’de ki Filistinlilerin yaşamı ve İsrail uygulamaları ortaya konulmaktadır. Son derece sefalet ve insanlık dışı bir yaşam şartları içinde olan bu bölgeye İsrail tarafında uygulanmakta olan ablukanın uygun olmadığına açık bir şekilde dikkat çekilmektedir.

 

Gerçekte de Mavi Marmara hadisesi sonrasında BM Güvenlik Konseyi üyeleri bireysel olarak ambargonun hafifletilmesi veya kaldırılması konusunda tavsiyelerini belirtmişlerdir.

 

Rapor Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından olumlu karşılanırken, raporun yayımlanmasından kısa bir süre önce bir açıklama yapan İsrail, komisyonu taraflı, siyasi ve aşırı olarak nitelemiştir. Ancak bağlayıcılığı bulunmayan bu raporun Palmer Komisyonu tarafından da pek fazla dikkate alınmadığı görülmektedir.

 

Palmer Raporu’nun oluşturulmasında oy birliğinin esas alınması gerektiği konusu belirtilmesine rağmen, bunun mümkün olamaması durumuna dikkat çekilmektedir. Anlaşıldığı kadarı ile oy birliği ile kabulün sağlanamayacağı değerlendirilerek, İsrail’in elde etmiş olduğu avantajlı durumu de facto olarak kabul ettirmek için rapor basına sızdırılmış ve daha sonra süratle resmen açıklanması yoluna gidilmiştir. Bu Panelistlerden bir kısım üyelerin etik olmayan yollarla İsrail’e rant sağlama girişimi içinde olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. İsrail için kanaatimizce en önemli husus uygulanmakta olan ablukanın meşru olduğunun vurgulanmasıydı ki, raporda bu husus sağlanmış görülmektedir.

Gazze’ye uygulanan ambargonun meşru olduğu kayıt altına alındığına göre, bundan sonra Mavi Marmara gemisinin mağdurlarına ve dolayısıyla Türkiye’ye karşı verilecek ödünlerin nihai amacı getirmesi açısından hiçbir öneminin olmadığı değerlendirilebilir. Nitekim, İsrail kendisinin haklı taraf olarak tescil edilmesinin verdiği rahatlıkla sadece mağdurlara uygulanan muameleden dolayı üzgün olduğunu ifade etme yolunu uygun bulmuştur. Raporda ambargonun hukuka aykırı olduğu bulgusu yer alsaydı, İsrail’in bu konudaki yaklaşımının daha farklı olacağına dair hiç şüphe yoktur.

 

Panelin sonuçta ne şiş yansın ne kebap yaklaşımı ile bir taraftan ablukayı meşru sayarak İsrail’i mutlu etmeye çalışırken, diğer taraftan Türkiye’nin isteklerini yanlış okuyarak, İsrail pişmanlığını belirtsin ve tazminat ödesin şeklindeki vurgulaması ile aslında uluslar arası deniz hukukunun uygulanması açısından münakaşalara yol açacak bir durum yarattığını görmesi gerekmekteydi. Ancak, panel üyeleri başlangıçta kendilerinin hukuk düzeyinde bir yaklaşım içinde olmadıklarını belirtmeleri ile bu konudan uzaklaşma hakları olduklarını kabul etmiş olduğu söylenebilir.

 

Değerlendirmelerimize göre, panelin olayı değerlendirmelerinde ve yaklaşımlarında ikiyüzlü bir tavır sezilmektedir. Taraflardan birisi ABD veya Batı’nın diğer ülkelerinden birisi olsa ve İsrail’in yerine, İran veya Suriye’nin bu şekildeki bir davranışı irdelenmiş olsaydı. Her halde İran ve Suriye’ye savaş ilanına kadar giden bir panel raporu ortaya çıkabilirdi.

 

Bu nedenle uluslar arası ilişkilerde olaylar incelenirken uluslar arası hukuktan ziyade, taraf ülkelerin ABD ve Batı ile olan ilişkilerinin kuvveti ve ifade etmekten sıkıntı duyduğum; Hıristiyan Dünyası ile olan rabıtanın önem kazandığı gerçeğinin göz önünde tutulması gerektiği düşünülmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Neil Macfarquhar And Ethan Bronner, Report Finds Naval Blockade by Israel Legal but Faults Raid http://www.nytimes.com/2011/09/02/world/middleeast/02flotilla.html?_r=1&scp=1&sq=Report%20Finds%20Naval%20Blockade%20by%20Israel%20Legal%20but%20Faults%20Raid&st=cse

[2] Serdar Erdurmaz, “BM İnsan Hakları Komisyonu Mavi Marmara Gemisi Soruşturması Sonuç Raporu Türkiye İddiaları Doğrultusunda Sonuçlanmıştır”, http://www.turksam.org/tr/a2191.html