Türk dış siyasetinin Ocak ayı içinde oldukça aktif olduğunu müşahade etmekteyiz. 2011’in ilk günleri ile birlikte Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın Ortadoğu ülkelerinin liderleri ile başlatmış olduğu dış siyaset atağı, bu günlerde Lübnan konusuna odaklanarak etkinliğini sürdürme eğilimi içindedir.

 

Lübnan’daki krize baktığımızda aslında Hizbullah temsilcisi olan taraflar ile bir suikasta kurban giden baba Refik El- Hariri’nin Başbakanlık görevini üslenen oğlu Saad El- Hariri arasında geçen hükümet krizi yaratan bir iç çatışma gibi görünmesine rağmen, meselenin özünde Hizbullah’ın uluslararası mahkeme tarafından itham edilmesi tehdidi yattığı ve bir iç savaş tehlikesini gündeme getirdiği için sorun doğal olarak uluslararası bir formasyon kazanmıştır. Ortaya çıkacak muhtemel bir iç savaşın Ortadoğu’nun zaten bıçak sırtında bulunan bütün dengeler üzerinde altüst edici bir tesiri olacağı gün gibi aşikardır.

 

Bilindiği gibi Lübnan Başbakanı Refik El- Hariri 2005 yılında yapılan bir suikast ile öldürülmüş ve arkasında Suriye’nin olduğu ileri sürülerek, uluslararası arenada Suriye’ye ciddi baskılar uygulanmıştır. Netice olarak, Suriye Lübnan’daki güçlerini çekmek zorunda kalmış ancak, bu suçlamayı kabul etmeyerek, suikastın arkasında İsrail olduğu savı ortaya atılmıştır. Konuya açıklık kazandırılmak maksadıyla BM’lerde, nezdinde oluşturulacak bir uluslararası konumda olan Lübnan Özel Mahkemesinde konunun yargılanması ve suçluların açığı çıkartılması kararı alınmıştır. Bu konudaki yapılanmaya Lübnan’ın finansman ve yargıç sağlanması gibi destekler ile katkıda bulunması sağlanmıştır. Mahkemenin ilerleyen incelemeleri sonunda suikastta Hizbullah parmağı bulunduğu bulgularına ulaşması ve bunun mahkeme kararı olarak açıklanması ihtimalinin yüksek olması halen hükümette koalisyon ortağı olan Hizbullah yanlısı milletvekili ve bakanları karşı harekete geçirmiştir. Hareketin ana nedeni, Lübnan Başbakanı olan Saad El- Hariri’nin mahkeme kararını kabul etmemesi, mahkemeye verilen her türlü desteğin çekilmesinin sağlanmasıydı. Bu suretle, mahkemenin ulaşmış olduğu sonuç Lübnan nezdinde geçersiz olacaktı. Ancak, oğul Hariri Hizbullahçıların bu talebini kabul etmeyerek, tepki göstermesi ve bu doğrultuda ABD’ne giderek destek araması mevcut hükümetin Hizbullah destekçilerinin çekilmesi nedeniyle yıkılmasına neden olmuştur. Bu arada Başbakan Saad Hariri krizin başlangıcında mahiyeti ile birlikte ABD’ni ziyaret etmiş ve destek talebinde bulunmuştur.

 

Krizin başlangıcında ise, Suriye ve Suudi Arabistan araya girerek, Hizbullah yanlıları ile Saad Hariri arasında arabuluculuk yapmaya soyunmuşlar ancak bu girişim başarılı olamamıştır. Bunun üzerine hükümetten muhalif onbir bakanın istifasıyla hükümet düşmüştür. Bakanların çekilmesiyle hükümetin düştüğü haberini ABD gezisinde öğrenen Lübnan Başbakanı Saad Hariri, ilk değerlendirmeyi ABD Başkanı Barack Obama ile yapmıştır. Geziyi yarıda kesen Hariri, dönüşte Paris'te Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy ile görüşmüş ve üçüncü durağı Türkiye’ye uğramıştır. Lübnan'daki krizin aşılması için başından beri devrede olan Türkiye Lübnan'daki hükümet krizine çözüm ve istikrar için, öncelikli olarak 7 ülkenin katılacağı uluslararası bir konferans önerisinde bulunmuştur. Ankara, konferansın Türkiye, ABD, Fransa, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Suudi Arabistan'ın katılımı ile olması ve ortak mutabakatın sağlanması gerektiği üzerinde durmaktadır.

 

Türkiye’nin Aktif Rolü

 

Lübnan'da olası bir Şii-Sünni gerginliğinden endişe edilirken, Türkiye Lübnan'daki hükümetin istikrarının bölge açısından önemli olduğunu kabul ederek,  Hariri ve Hizbullah diyalogu koparılmaması gerektiği ve Hizbullah’ın ikna edilmesi konusunun önemi üzerinde durmaktadır. Suriye, mahkemenin sonucunun Lübnan’da krize yol açacağını öngördüğünü ve bu konuyu gözler önüne sermeye çalıştıklarını ifade etmiştir.

 

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Katar Emiri El Tani ile birlikte halen uluslararası bir konferans düzenlenmesi konusunda mekik diplomasisi yapmaktadır. Krizin dış güçlerin mücadelesi olmadan bölgenin önemli aktörlerinin desteği ile çözülmesi gerektiği konusunda diğer bölgesel aktörlerle hemfikir olan Davutoğlu’nun, bunun yanı sıra Lübnan’da etkili olan siyasilerle de görüşmelerini sürdürmekte olduğunu görmekteyiz.

 

Bütün bu karmaşanın içinde Türkiye aktif bir rol üslenerek ve hatta bir eylem planı geliştirerek çözüme fiilen katkıda bulunma iradesini ortaya koymuştur. Bu konuda pek istekli olmasa bile Fransa’nın dahi Türkiye ile işbirliği içinde bulunma arzusunda olduğu görülmektedir.

 

Bölgede doğrudan etken faktör olan Suriye ve Suudi Arabistan daha başlangıçta uğradıkları başarısızlık nedeni ile sahneden çekilerek, pasif rol üslenmişlerdir. İran’ın kendi nükleer sorunu nedeni ile bu konuda açık bir rol almaktan imtina ettiği düşünülmektedir. İran muhtemelen kapalı kapılar ardında Suriye ile birlikte hareket etmektedir. Suriye’nin Hizbullah’ı destekleyen bir diğer ülke olduğu bilinmesine rağmen suikastta resmen suçlanması onun Hizbullah’a karşı nasıl bir tavır sergileyeceği konusunda soru işaretleri oluşmasına neden olmaktadır. Ancak, anlaşıldığı kadarıyla Suriye, mahkemenin sonucunun açıklanmasının taraflara zarar vereceği düşüncesinde olduğu doğrultusundadır.

 

Diken üstünde oturan İsrail gelişmeleri yakından takip etmekte olmasına rağmen, konuya müdahil olabilecek bir konumda değildir. Irak kendi iç sorunları ve yeni hükümetin yoluna koyulması ile haşır neşir bir durumdadır.

 

ABD açısından konuya baktığımızda, halen Sudan ve Yemen gibi ülkelerde diplomasi atağına geçen ABD, Tunus ve Mısır’daki gelişmeleri ve bunların diğer Arap ülkelerine yansımalarını yakından izlediğine hiç şüphe yoktur. Bekle gör politikasını izleyen bir tutum içinde olan ABD’nin bu aşamada Lübnan sorununa taraf olarak müdahale etmesi bölge dengeleri açısından pek akılcı bir yaklaşım değildir. Gerçekte Suriye’nin de açık bir şekilde belirtmiş olduğu ve ABD’i kastederek dışarıdan müdahalelere müsamaha etmeyecekleri, sorunun Lübnan’ın kendisi ve mahalli güçler tarafından çözülmesi gerektiği şeklindeki tavrı oldukça net mesajlar vermektedir. Bu nedenle ABD’nin fiilen rol almadan müzakere ortamının oluşturulması ve özellikle Fransa’nın baskın olduğu bir ortam dışında bunun sağlanması işine gelecektir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu Lübnan’da ki dengeler üzerinde etkin olan İran’lı yetkililer ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallahdahil soruna müdahil bütün liderlerle görüşmektedir. ABD’nin terörist organizasyon kabul ettiği Hizbullah ile ve nükleer sorun nedeniyle İran’la ikili görüşmelerde bulunması mümkün görülmemektedir. Türkiye ABD’nin arzu ettiği ve fakat yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı gerçekleştiremediği bu temaslarla oldukça geniş tabanlı bir müzakere ortamı sağlama imkanı gerçekleştirmesi mümkün görülmektedir. Neticede elde edilen hasılatın bölge istikrarına katkıda bulunacak bir çözüm şeklinde ortaya çıkması ABD bölge stratejisi gereklerine hizmet edecektir. Bu nedenle ABD’nin Türkiye’ye elinden gelen en üst düzeyde destek vermesi gerekmektedir. Bu kapsamda ABD’nin Suudi Arabistan’ın süreçten çekilmemesi için gerekli girişimlerde bulunması hayati önem taşımaktadır. ABD’nin bir şekilde Suudi Arabistan’ı ikna ederek konferans masasına oturmasını sağlaması çözüme giden in iyi seçeneğin etkinliği için elzem olarak görülmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin bu girişiminin ABD tarafından olumlu olarak karşılanması gerektiği değerlendirilmektedir.

 

Türkiye Ortadoğu’daki bu karmaşık ortamda edinmiş olduğu statüyü uygulamakta olduğu aktif politika ile fiili olarak perçinlemektedir. Görüldüğü kadarı ile Türkiye Ortadoğu’da büyük bir boşluğu doldurarak, bölgesel bir güç olarak ciddi bir arabulucu ve koordinatör rolü üslenmektedir. Başarılı olması durumunda Ortadoğu’da aktif ve birleştirici bir ülke olarak daha da güçleneceği ve ileride Arap ülkelerini birleştirici bir misyon üslenerek birçok sorunun çözümünde de etkin olabileceği değerlendirilebilir.

 

BM mahkemesinin açıklama teşebbüsü zamanlama açısından da Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ile aynı döneme rastlaması konunun uluslararası bir el tarafından kasıtlı ve planlı bir şekilde gündeme getirilip getirilmediği şüphesini akla getirmektedir.