Şimdilerde Avrupa Birliği’nin gündemini İngiltere oluşturuyor. Uzun bir süredir devam eden “İngiltere Avrupa Birliği’ni (AB) terk mi edecek?” sorusunun cevabını almak için tüm Avrupa günlerdir 22 Ocak’ı bekledi; ama Cezayir krizi sebebiyle İngiliz Başbakan David Cameron’un Lahey’de yapacağı planlanan konuşma 23 Ocak’a ertelenmişti. İngiliz Başbakan bu meseleye bir açıklık getirerek seçimlerden sonra referanduma gidileceğini belirtti. Bu çalışmada, İngiltere’nin AB üyeliği süreci de incelenerek İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma olasılığı irdelenecektir.

 

İngiliz Başbakan David Cameron’a ülkenin Avrupa Birliği üyeliğinden çıkması ya da kalmasını belirleyecek bir referandum yapması için baskılar devam etmektedir. Öyle ki, hükümet Avrupa Birliği konusunda Başbakan’ın partisi olan Muhafazakâr Parti içinden bazı parlamento üyeleri tarafından da bu konuda pasif davranıldığı gerekçesiyle eleştiri almaktadır. Ülkelerinin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin yarardan ziyade zarar getirdiği görüşü AB politikasını eleştirenlerin temel çıkış noktası olmuş durumundadır. Bu eleştiriyi destekleyen yorumlar ise birliğin ortak para birimi politikasının birliğin genişlemeyle daha büyük sorunlar yaratacağı şeklindeki olumsuz beklentiler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle, Birleşik Krallık’ın bu türden olumsuz senaryolara daha hazırlıklı olması ve bu olasılıklardan daha az zararla çıkması için AB’ye entegrasyonun azaltılmasını bekleyenler ise çoğunluk durumundadır.

 

Son olarak, İngiltere’nin böylesine bir çelişki içerisinde olduğunu geçtiğimiz günlerde İngiliz Maliye Bakanı George Osborne bir Alman gazetesinde yapmış olduğu açıklama ile, Brüksel’in reform yapmakta gecikmesi durumunda İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkabileceğini belirtmiştir.[1]Yani bu endişelerin artık resmi ağızlar tarafından da konuşulduğu ve nitekim Alman gazetesinde yer aldığı gibi İngiliz yetkililerin bunu dile getirmeleri bu meselenin ehemmiyetini göstermektedir.

 

İngiltere’nin AB Üyeliği

 

İngiltere’nin Avrupa Birliği yolculuğunu irdelersek yukarıdaki endişelerin yeni olmadığını ve gerekçelerin tarihi bir yere sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. İngiltere Avrupa’nın bütünleşmesi hususunda birliğin daha kuruluş yıllarında kendi “Commonwealth” ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmek için görüşmelere katılmamıştır. İngiltere’nin bu çekincelerini ortadan kaldırabilecek bir çözüm olarak siyasi bir birliktelik yerine 1957 Roma Anlaşması imzalanırken birliğin serbest bir ticari bölge yaratmasını önermesi, İngiltere’nin en başından beri AB’ye yaklaşımının temelini oluşturmaktadır. İngiltere’nin bu önerisi ancak birliğin kurulmasından iki yıl sonra Stockholm Anlaşması imzalanarak Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi’nin (EFTA) kurulmasıyla hayata geçirilebilmiştir.[2]Böylelikle İngiliz hükümetine ticari kazancın yanında Commonwealth ülkeleriyle olan ilişkilerine zarar vermeyen, devletlerin egemenliklerini sınırlamadan ve onlara siyasi ve güvenlik bakımından bağımlılık yüklemeyen EFTA, önceleri İngiliz çıkarlarına daha çok uymuştur. 1961’de yapılan üyelik başvurusu ise Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle tarafından İngiltere’nin içinde bulunduğu sıkıntılar ve ABD’ye bağımlılığı öne sürülerek geri çevrilmiştir. İngiltere’nin 1967 yılındaki ikinci başvurusu da yine aynı gerekçelerle reddedilince bu bekleyiş Fransa Cumhurbaşkanının değişmesine kadar sürmüş ve ancak 1973 tarihinde AB kapıları İngiltere’ye açılmıştır.

 

1 Ocak 1973 ile başlayan İngiltere’nin AB üyeliği hemen ertesi yıl yaşanan hükümet değişikliği ile birlikte sorgulanmaya başlanmıştır. Yeni hükümetteki İşçi Partisi üyelere sunulan avantajların İngiltere açısından adaletsiz olduğunu ileri sürerek, İngiltere’ye sunulan ayrıcalıklı üyelik şartlarının tekrar gözden geçirilmesini talep etmiştir.[3]İngiltere’nin üyelik şartları Commonwealth ülkelerinin İngiltere’nin AB üyeliğiyle tehlikeye girdiği düşünülen ticari ilişkilerini yeniden değerlendirmek üzere ele alınmış ve müzakereler neticesinde İngiltere Commonwealth ülkelerinin de bu pazara girmesini kolaylaştıracak, özellikle şeker üretimi ve ticareti konusunda, bir takım kazanımlara imza atmıştır.

 

Ekonomik Açıdan…

 

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkması olasılığına ekonomik açıdan bakıldığında ise Almanya, Fransa ve İtalya’dan sonra İngiltere AB bütçesine en çok katkı yapan ülkedir.[4]Ancak İngiltere’nin talep ettiği harcamaların azaltılması, birçok AB üye devletlerinin çıkarlarına ters düşmektedir. Bir ada devleti olarak Avrupa kıtasındaki ticari dolaşımdan da yeterince faydalanamadıkları da dikkate alınırsa İngiliz halkın AB’yi ve beraberinde getirdiği kriz yükünü taşıyabileceklerinin üstünde görmelerine sebep olmaktadır. Netice olarak İngilizler AB ülkeleri arasında statükodan en çok rahatsız olan üye olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Ancak tartışmaların diğer tarafında İngiltere Başbakan Yardımcısı Clegg’in açıklamalarında ise AB’ye üye olmanın İngiltere’ye sadece ekonomik değil ayrıca sınır güvenliği bakımından da getirilerinin olduğu dillendirilmiştir. Ayrıca Alman Federal Meclisi AB Komisyonu Başkanı Gunther Kirchbaum gibi bazı önemli isimler ise birlik üyesi ülkelerin üyelikten çıkmaları durumunda Avrupa siyasetinde ve ticaretinde kayıplarının daha fazla olacağının altını çizmektedir.[5] Birliğin ticari ve siyasi geleceğini belirlemedeki etkin güçlerini kaybetmeleri söz konusu olacağından birlikten çıkmanın beklenilenin aksine çok da faydalı olmayacağı görüşü hüküm sürmektedir. Özellikle de Avrupa’daki ekonomik kriz ortamında İngiltere’nin birlik dışında oluşunun hem Avrupa’da hem de İngiltere’defazlasıyla hissedileceği ile ilgili beklentileri göz ardı etmemek gerekir.

 

Avrupa ise içinde bulunduğu krizle mücadele uğraşında bütçeye en çok katkı yapan ülkelerden birini kaybetmeyi göze almayacaktır. Diğer yandan serbest dolaşım imkanından faydalanamayacak ticaretçi ve finansçıların tercihleri İngiltere olmazsa, bu karar dışarıda kalan İngiltere’nin zararına olacaktır. Konuya sınır güvenliği bakımından yaklaşıldığında ise Avrupa Birliği ülkelerinde serbest dolaşıma olanak sağlayan Schengen vizesinin, bir Avrupa Birliği üyesi olarak sadece İngiltere için geçerli olmaması, İngiltere’ye giriş için ülkenin kendisinin vizesine sahip olmak gibi kendi kurallarını uygulayan bir ülke için bu argüman tutunamamaktadır. Kaldı ki, Avrupa Birliği bir güvenlik örgütünden öte ekonomik tabanlı bir organizasyondur ve İngiltere AB ile ilişkilerinde bu konuyu esas almaktadır.

 

Küresel ekonomideki kırılgan havayı da dikkate alırsak bu belirsiz hava yatırımları da olumsuz etkileyecektir. Bu beklentiler doğrultusunda krizin başlangıcından bu yana İngiliz ihracatındaki %38’lik düşüşün daha da hızlanacağı yorumları takip etmektedir.[6]Avrupa Birliği konusundaki bu belirsizlik piyasaları da tehdit etmektedir. Özellikle bir finans merkezi olarak hâlihazırdaki ekonomik krizden zaten etkilenen İngiliz ekonomisini daha da korkutmaktadır.

 

Diğer taraftan, İngiliz Başbakan David Cameron’un kendi siyasi partisi olan Muhafazakâr Parti’den de İngiltere’nin AB üyeliğini eleştiren söylemler yükselmeye devam etmektedir. AB ile ilişkilerin yeniden tanımlanması ve Brüksel’e devredilen hakların tekrar gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

 

ABD Açısından…

 

İngiltere’nin AB’den çıkma olasılığına ABD açısından bakıldığında ise ABD’nin tercihinin AB üyesi bir İngiltere olduğunu söylemek mümkündür. ABD Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği ve Avrasya’dan Sorumlu Bakan Yardımcısı Philip Gordon ise ABD’nin Avrupa Birliğinden “dışadönük” olmasını beklemektedir. İngiltere’nin üyelikten çıkmaması yönünde destekleyici açıklamalarda bulunan Philip Gordon, ABD İngiltere’nin üyelikten çıkmasına olumlu bakmadığını açıkça ifade etmiştir. Kaldı ki, Reuters’da yayınlanan bu açıklamalarda İngiliz iş dünyasının da bu duruma sıcak bakmadığı yer almaktadır.[7] Çünkü İngiltere ABD ve AB arasında adeta bir köprü görevi görmekte ve ABD’nin AB üye devletleri arasındaki müttefiki niteliğindedir.

 

Bunun yanında İngiltere birliğin içinde diplomatik bir güç ve Almanya ile Fransa arasındaki dengeleyici bir unsur olarak AB’nin ve pek tabi ABD’nin vazgeçilmezlerindendir. Bu nedenle, ABD’nin bu konudaki görüşleri olası referandumun İngiltere’nin AB’yi terk etmesi üzerine değil, ilişkilerinin düzenlenmesinden yanadır. Ancak bu konu pek tabiî ki İngiliz halkının karar vereceği bir konuyken ABD’nin konuya aceleci yaklaştığı yorumu yapılabilir. Esas soru ise ABD’nin bu konuda neden bu kadar sabırsız olduğudur. Bunun sebebi ise, İngiliz Başbakan’ın 23 Ocak 2013 tarihinde AB liderlerine ülkesinin AB’ye üyeliğiyle ilgili bir konuşma yaptığı dikkate alınırsa bu açıklamaların yönlendirme amacıyla yapılmış olabileceği söylenebilir.

 

İngiliz Halkı Bu Konuda Ne Düşünüyor?

 

Avrupa Komisyonu’nun kamuoyu araştırma aracı olan Europarameter tarafından yapılan kamuoyu yoklamalarında AB’de kalmak isteyenler İngiliz halkının sadece % 27 ile 31’i seviyesindedir.[8]Avrupa Birliği’nin demokratik bir yapıya sahip olduğunu göz önüne alırsak, bu girişimin demokratik bir hak olduğunu da savunmak mümkündür. Çünkü birçok İngiliz vatandaşı için Avrupa’dan verdiklerinden daha az yararlandıkları bilinci çoktan kabul görmüş durumda. Ayrıca İngiliz hükümetinin memnuniyetsizliğini dile getirdiği geçtiğimiz Kasım ayında gerçekleşen 2014-2020 yılı bütçe görüşmeleri de bu görüşlerin üzerine tuz biber olmuştur. İngiliz Başbakan’ın %5’lik bütçe artışı talebi salondan büyük tepki toplamıştır. Neticede dönem başkanı Kıbrıs’ın önerdiği teklif de İngilizleri memnun etmemiştir ki, tüm bunlar halkın AB’ye bakışını etkilemektedir.

 

Öte yandan İngiltere’nin AB’den çıkma olasılığı Avrupa Birliği’nin kuruluşundan bu yana ilk defa üye kaybı yaşayacağı düşünülürse Avrupa Birliği’nin “birlik” anlayışına ve dolayısıyla birliğin imajına zarar verecektir. Uluslararası platformda Avrupa Birliği’nin bu kaybı diğer mevcut üyeleri ve adayları da etkileyecektir. Bu nedenle İngiltere’nin eksikliğinde “eksik” bir Avrupa’nın çekiciliğinin azalacağı ön görüsünde bulunmak yersiz olmayacaktır.

 

Değerlendirme

 

Kuvvetle muhtemel ki, İngiltere’nin mevcut durumdaki üyelik koşulları değiştirilmezse olası referandumun AB aleyhinde sonuçlanacaktır. Bu da her iki taraf için de kayıp anlamına gelmektedir ki, bu durum müzakere masasında iki tarafın da pozisyonunu dengeler. Bu nedenle İngiliz Başbakan konuşmasında belirttiği gibi aslında halkına “çok basit bir seçim” sunmuş olmuyor. Bu öneriyi sunarken de şayet ilişkilerin düzenlenmesi durumunda ise ülkesinin AB’de kalması için bir kampanya başlatacağını da eklemeden geçemiyor. İngiltere’nin ne yardan geçerim ne de serden durumu David Cameron’u iç ve dış siyasette bir müddet AB ile meşgul edeceğe benziyor.

 

Görüldüğü üzere, İngiltere ve AB ilişkileri incelendiğinde İngiltere’nin bu ilişkileri gözden geçirmesi yeni bir fikir olmamakla birlikte, şaşırtıcı bir girişim de değildir. İngiltere’de bu tür tartışmalar 2009 krizinden bu yana zaman zaman tartışılmaktadır. Margaret Thatcher döneminde olduğu gibi İngiltere’nin üyelikten çıkmak yerine, sıkıntı duyduğu alanların yeniden düzenlenmesi üzerine bir sürece girilmesi İngiliz hükümetinin AB’ye bakışında bir değişikliğin olmadığını göstermektedir.

 

 Avrupa, 2009 ekonomik krizinden bu yana ekonomisinin gerilediği hatta Yunanistan, İtalya, İspanya gibi bazı üye ülkelerin iflasa sürüklendiği bir dönemdedir. Öyle ki, Avrupa Birliği tarihinde ilk defa bir üyenin, Yunanistan’ın, birlikten çıkarılması üzerinde durulmuştur. Bu noktada “birlikten çıkarılmak” ve “birliği terk etmek” arasındaki ayrım dikkate alındığında ise bunun Yunanistan örneğinde olduğu kadar beklenmedik ve şaşırtıcı bir durum olmadığı kanaatinde olmakla birlikte, sürecin mevcut üyeleri ve adayları etkileyeceği öngörüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır. 2009 yılında imzalanan Lizbon Anlaşması ile üye ülkelerin kendilerine Birliği terk edebilme hakkını tanımış oldukları göz önüne alındığında ise, üyelerin birliği terk etme ihtimallerinin esasında kimse için şaşılası olmaması gerektiğini göstermektedir.

 

Avrupa’nın içinde bulunduğu yıpranma dönemi üye ülkelerin ve üyelerin de kendi içlerindeki toplumların mevcut huzursuzluklarının gerekçelerini ve çözüm yollarını giderek ayrılıkçı fikirlerde aramalarına neden olmaktadır. Bu ise krizin önüne geçilmediği müddetçe devam edeceğe, yıpranma döneminin başta AB olmak üzere hepimizi bir müddet daha yıpratacağa benziyor. Neticede, Fransa ve Almanya’yı Birliğin kriz yükünü çekmekte daha da yalnızlaştırdığı gibi, aday ülkelere(!) sütten ağızları yandığından “üfleyerek” yaklaşmalarına sebep olacaktır.

 

Dipnotlar

 

[1]http://www.abhaber.com/ozel-haberler/haber/ozel-haberler/george-osborne-alman-basinina-da-konustu-ya-ab-degisir-ya-da-biz-gideriz-047444Erişim Tarihi: 20 Ocak 2012.

 

[2]http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=109, Erişim Tarihi: 14 Ocak 2013

 

[3]Kenneth J. Twithchett, Europe andthe World – The External Relations of the Common Market, Europa Publications, London, 1976.

 

[4]http://ec.europa.eu/budget/figures/2011/2011_en.cfm, Erişim Tarihi:12 Ocak 2013

 

[5]http://www.bbc.co.uk/news/uk-politics-20974666, Erişim Tarihi: 16 Ocak 2013

 

[6]http://www.civitas.org.uk/eufacts/FSECON/EC12.htm

 

[7] Andrew Osborn, Peter Griffiths, “U.S Intervention on EU OpensRift in Leadership”, Reutors ,(11 Ocak 2013)

 

[8]http://www.bbc.co.uk/news/business-15472100, Erişim Tarihi:13 Ocak 2013.