Henüz daha eskimedi, tarih yeni sayılır… Aralık 2007 ayında Libya Devlet Başkanı Muammer KADDAFİ, çadırını bugün kendisini yok etmeye çalışan Fransa, İngiltere ve İtalya’nın başkentlerinde kurdu. Hastalık derecesinde protokol düşkünü olan batılı bu ülkeler adı geçenin kendisine gösterilen konukevlerini ret etmesinin hatta Londra’da çadırı için gösterilen yeri bile güç-bela beğenmesinin üzerinde fazla durmadılar. Çünkü kibirli batılının karşısında gururlu doğulunun mücadelesinde hesaplar Kaddafi’nin petro-dolarları üzerine kurulmuştu. Kaddafi, önce uğradığı Fransa’da nükleer işbirliğinden, silah alımına varan çeşitlilikte, toplamı 10 milyar euroyu bulan anlaşma imzaladı. Daha sonra da benzeri milyarlarca euroluk anlaşmaları İngiltere ve İtalya ile imzaladı. Libya lideri bu ziyaretiyle Batı’nın ve AB’nin karar vericilerine büyük mutluluk saçmış oldu.

 

Ardından Libyalı Abdülbaset Ali el-MEGRAHİ, mahkûm olduğu İskoçya’daki cezaevinden serbest bırakıldı. Döndüğü ülkesinde kahraman gibi karşılandı. Aynı aşiretten olduğu Kaddafi tarafından onurlandırıldı. Hatırlamayacaklar için MEGRAHİ’nin geçmişine değinelim. Yıl 1988 İskoçya’nın Lockerbie kasabasının üzerinde infilak ettikten sonra düşen dev yolcu uçağında 270 kişi can verdi. Dünyanın ayağa kalktığı bu olay bir terör eylemiydi ve faili adından söz ettiğimiz Libyalıydı. Milyarlarca euroluk anlaşmaların hemen arkasından masum canlara kıyan bir teröristin serbest bırakılmasının nedeni açıktı. Ancak taraflar yüzleri hiç kızarmadan teröristin prostat kanseri olduğu ve sayılı günlerinin kaldığı bahanesinin arkasına saklandılar. Vicdanlarının sesini parayla bastırmayanlar bu rezilliği ağır sözlerle kınadılar. Hatta ABD Başkanı Obama bile onlara katıldı. Oysa bilenler için yadırganacak bir şey yoktu. Diplomasi her zaman masanın üstünde yürütülmemekteydi. Bir de asıl ve en tehlikelisi olan masaaltı diplomasi de vardı ve bu sonuç onun eseriydi.

 

Aynı günlerde Fransa’nın başını çektiği AB ve bağlı olan kurumları birbiri ardına yayınladıkları raporlarda bizim ne insan hakları fukaralığımızı ne de azınlıklara –Lozan’da kendileri de imza atmamışlar gibi Kürt halkını da bu gruba dahil etmekteler- yaptığımız baskıları bırakıyordu. Açıkçası bu, biri masanın altından, diğeri ise altından yürütülen, ancak her ikisi de teröre hizmet eden bir tutumdan başka bir şey değildi. İnsan haklarının da demokrasinin de ölçüsünün euro veya dolar olduğuna inanmak zor olsa da gerçek buydu.

 

Gün Kaddafi’nin günüydü. Avrupa’nın başkentlerinden aldığı hızla İslam Konferansı Örgütünde ve Arap Birliği’nde bölgesel güç olduğunu diğerlerine kabule zorladı. Hatta öyle hızlıydı ki Afrika’nın adı-sanı duyulmamış bir çok ülkesinin liderlerini çevresine topladı. Başına kendisini atadığı Afrika Birliği kurmaya kalktı. Başarsaydı kıtayı savunacak ortak ordu kuracaktı. Ortak para kullandıracaktı. Dahası tek bir pasaport Afrika’nın her yerinde geçerli olacaktı. Gururu ve parasının kendisini aldattığı ilk Arap lider olmadığını düşünemedi bile… Bunların yerine aklını kullansaydı batılı egemenlerin pastasına ortak olmaya kalkmanın ne büyük hata olduğunu o anda anlayacaktı. Saddam idam edileli çok olmamıştı.

          

Her gün Libya haberleriyle şişirilmiş kafalarımız için bir de burada aynı bilgilerin tekrarına gerek görülmemektedir. Kısaca Kaddafi halkının önünde gideceğine karşısına çıktı. Batının güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına tehdit haline geldi. Dersini almamakta ısrar edenler için tarihin yapacağı bir şey yoktu. Arkasında bıraktığı ışığı hâlâ aydınlatmaya devam eden Tarık Zafer TUNAYA; “Bir ülkenin insanları zaman zaman yakın tarihin aralanmış kapılarını zorlamalı. Çünkü orada öğrenecek çok şey vardır.” demektedir. Bu yakın tarihin en önemli olayı ise, bir zamanlar Batı’nın çok yakın dostu olan Saddam’ın yine bu dostları tarafından devrilmesi ve ülkesinin işgalidir. O günlerdeki ABD-Fransa ilişkileriyle, bugünkünün arasında ilginç bir değişiklik bulunmaktadır. Irak’ın işgalini BM ve NATO’ya onaylatmaya çalışan Bush’un karşısındaki en ciddi engel Jacques Chirac’dı. Bir anlamda Müslümanların Hırıstiyan dünyasındaki koruyuculuğuna soyunan Fransa’ya evet dedirtmeyi başaramamıştı. Tarihin tekrar ettiği bugün ise rollerin değiştiğine tanık oluyoruz. Sarkozy’nin başında bulunduğu Fransa Kaddafi’ye karşı harekete geçerek Libya’ya istediği şekli vermek isterken, Obama’dan beklediği yardımı görmekte zorlanıyor.

          

Amerikalılar çetrefilli bir işin başkasına ihale edilmesini “ hot potato” deyimiyle anlatırlar. Şimdi Libya’ya yapılan operasyonda sıcak patates Sarkozy’nin kucağına bırakılmıştır. Fransa’nın istediği gibi ya da olduğu kadarıyla ortaya çıkan Libya örneğinde ortak noktalardan birisi de BM’e onaylattırılan, tam yerine oturan bir ifadeyle, kitabına uydurma yoludur. Bu kitabına uydurmayı Kaddafi’ye karşı harekete geçmek için aldığı BM’in 1970 sayılı kararına ilave olarak 1973 sayılı kararının gerekçelerine göz atalım (1) :

 

            -Libya’da durumun kötüye gitmesinden, şiddetin tırmanmasından ve ağır sivil kayıplardan endişe edildiği,

            – Libyalı yetkililere düşen sorumluluklardan halkı korumak ve silahlı bir çatışmada birinci liderin sivillerin korumasını sağlaması gerektiğinin hatırlatıldığı,

            – İnsan haklarının aleni ve sistematik olarak çiğnenmesinin, buna dahil olarak keyfi tutuklamaların, zoraki kaybolmaların, baştan savulan infazların ve işkencelerin kınandığı,

            – Aynı zamanda Libyalı yetkililerin gazetecilere, medya uzmanlarına ve personeline ve kendilerini uluslararası insan hakları tarafından verilen talimatlara uymaya adamış taraflara uygulanan şiddetin ve yıldırma çabalarının kınandığı,

            – Libya Arap Cumhuriyeti’nde sivil halka karşı yapılanların insanlık suçu teşkil ettiğinin değerlendirildiği,

            – 1970 sayılı kararın (2011) 26 nolu paragrafının hatırlatılarak gerekirse, Libya Arap Cumhuriyeti’nde insani yardım örgütlerinin kalışını ve dönüşünü destekleyecek ve yardım bağlantılarının kurulmasını sağlayacak uygun tedbirlerin alınmasının göze alındığı,

            – Sivilleri ve sivillerin yaşadığı bölgeleri korumakta kararlı olunduğunun ve insani yardımların gidişinin ve ulaşımının sağlayacağının ilan edildiği,

            – Libya Arap Cumhuriyeti’nde insan haklarına ve uluslar arası insani haklara ciddi tecavüzlerin yapıldığının ve hâlâ yapılmakta olduğunun, Arap Ülkeleri Ligi, Afrika Birliği ve İslam Konferansı Örgütü’nün Genel Sekreteri tarafından kabul edildiğinin hatırlatıldığı,

            – Afrika Ligi’nin ve İslam Konferans Örgütü’nün 8 Mart 2011 tarihli bildirisinde bölgede özel bir komite kurulması çağrısının gösterildiği,

            – Arap Birliği Konseyi’nin 12 Mart 2011 tarihli kararına da işaret edildiği, Libya hava kuvvetlerine karşı ve Libyalı halkla Libya Arap Cumhuriyeti’nde yaşayan yabancıların güvenliğini sağlamak adına güvenilir hava sahası uygulamasının başlatılmasının istediği,

            – 16 Mart 2011’de Genel Sekreterin ateşkes çağrısında bulunduğuna dikkat çekildiği,

            – Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin savcısına göre Libya Arap Cumhuriyeti’nde 15 Şubat 2011’den beri saldırıların sorumlularının, hava ve deniz dahil olmak üzere, halka karşı ve onun tarafına karşı yönelttikleri saldırıların hesabını verecekleri,

            – (BM Güvenlik Konseyinin) Libya Arap Cumhuriyeti’ndeki mültecilerin ve yabancı işçilerin durumlarından endişe ettiğinin ve komşu ülkeleri, Tunus ve Mısır’ın bunların ihtiyaçlarına cevap vermelerini ve uluslar arası topluluktan yardım istemesini tebrik ettiğinin belirtildiği,

            – Libyalı yetkililerin paralı askerlere başvurmaya devam etmesinin hoş karşılanmadığı,

            – Libya Arap Cumhuriyeti’nde her türlü askeri uçuşun yasaklanmasının sivillerin korunması ve insani yardımların amacına ulaşması için önem arz ettiğinin göz önünde bulundurulduğu,

            – Libya Arap Cumhuriyeti’ne Mabdel Elah Mohamed Al-Khatib’in genel sekreter tarafından bölgeye barışçıl ve kalıcı bir çözüm getirme çabasıyla özel haberci olarak gönderilmesinin kutlandığı,

            – Libya Arap Cumhuriyeti’nin milli birliğine, toprak bütünlüğüne, bağımsızlığına ve egemenliğine sıkı bağlılığının tekrar bildirildiği,

            – Libya Arap Cumhuriyeti’ndeki durumun uluslararası barış ve güvenlik için bir tehdit olarak kaldığının gerçekliğini gösterdiği, vurgulanmaktadır.

 

Bu gerekçelerin bazıları hariç pek çoğuna itiraz edebilecek bir kimse elbette yoktur. Kaddafi önünü görememesi neticesinde uluslararası kurumlar ve kamuoyları nazarında hukuki konumunu yitirmiştir. Tıpkı Saddam’da olduğu gibi Kaddafi’yi bu duruma getiren Batı’nın kendisidir. O hiçbir zaman değişmemiştir ve sadece önceden de kendisinden beklenmesi gerekeni bugün gerçekleştirmiştir. Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da hatta son halk hareketlerinin görüldüğü ülkelerde batının hiç kaçamayacağı sorumlulukları bulunmaktadır. Halkın insafına teslim edildiği dikta heveslisi liderlerin tümü Batı’nın desteklediği, kendileriyle iyi ilişkiler içerisinde olduğu kimselerdi. Böyle bir ilişki ağında halkın yeri ne zaman ki halk harekete geçip, işbirlikçi liderlerin iktidar güçlerini ellerinden alıyorlardı o zaman hatırlanıp, hukuk işletilmeye başlanıyordu. Bu sistem bugün de aynısıyla devam ediyor. Yeni yönetim daha ufukta belirir belirmez onun yanında yerini alıyorlar. Bunu yaparken de dediğimiz gibi uluslararası kurumlara onaylattırıyor. BM’in Eylül 2005’deki zirve toplantısında aldığı karar bu konundaki dayanaklara bir örnektir. Kararda her devlet ülkesindeki bireyleri soykırıma, savaş suçlarına, insanlığa karşı işlenen suçlara ve etnik temizliğe karşı korumakla yükümlüdür, denilmektedir. Devamı ise çok daha uyarıcı ve tehdit kokmaktadır; sözü edilen suçlarla mücadele edemeyen ülkelere karşı uluslararası toplum insani ve diplomasi yoluyla ve diğer barışçıl çözümlerle müdahale etmekle sorumlu olduğu belirtilmektedir. BM/GK bu karara dayanarak Darfur’a askeri birlik göndermiştir. Bizim ülkemize gelerek terör bölgesinde incelemeler yapan ve düzenlediği raporda ulusal güvenlik politikalarımıza ters, PKK’ya yakın iddialarda bulunmasından tanıdığımız BM Genel Sekreteri’nin özel temsilcisi Francis DENG de bu konuda ayrıca görevlendirilmiştir. Özetle BM’nin harekete geçirilmesiyle, halkını soykırıma, insanlık suçuna, etnik temizliğe karşı koruyamamakla suçlanan bir ülkenin işgal edilmesinin uluslararası hukuki dayanakları bulunmaktadır.

          

Dikkatlerimizi Libya’dan kendimize çevirdiğimizde terörle mücadelemizde önümüze çıkarılması muhtemel olan mayınlı bir alanın bulunduğunu görmekteyiz. Çeşitli uluslararası anlaşmalar ve metinlerden yararlanmaya çalışan PKK, bu halk hareketlerini yakından izlemektedir. Örgütün çeşitli birimlerinin açıklamaları kendilerince yorumlanmış bilgileri içermektedir. Halkın hareketi ve uluslararası merkezlerin bu hareketlere yaklaşımını gözden kaçırmadığı ve ileride yararlanmak üzere analizler yaptığından kuşku yoktur. Bu doğrultudaki ilk adım teröre bir Kürt halk hareketi kimliği kazandırılması çabasıdır. Toplumun hemen her kesimine el atması ve son olarak Nevruz’dakine benzer bir şekilde çeşitli bahanelerle onları sokağa çıkarması bu örgütlülüğün sonucudur. PKK, her fırsatta ve her ortamda kendisini bir halk hareketi olarak sunmaktadır. Diliyle, etnik kimliğiyle var olan bir halkın elinden alınmış olan haklarını kazanması için mücadele eden bir örgüt şekline bürünmektedir. Hatta Türkiye’yi Dersim isyanında soykırım yapmakla suçlayarak batılı hukuk çevrelerinden aldığı destekle uluslararası mahkemelere taşımanın hazırlığı içindedir. Faaliyetini dünyada görülen halk hareketleriyle özdeşleştirmeye çalıştığı dikkatlerden kaçmamalıdır. Silahlı ve siyasi örgütçülerin “Kürt halkını özgürleştirmenin zamanı gelmiştir, pratik öneriler aşamasına geldik  ve Öcalan’a isyanın lideri gibi davranmak zorundasınız, 2012 Nevruz’u özerklik altında kutlanacaktır” sözleri boşluğa savrulan tehditler değildir.

 

Dipnotlar

 

(1) Le MondeLe texte de la résolution sur la Libye www.lemonde.fr/afrique/article/2011/03/18/le-texte-de-la-resolution-sur-le-libye_1494976_3212.html