Bir önceki yazımızda örgüt içinden ve dışından gelen etkilerle değişmeye zorlanan PKK’nın hırçınlaştığından söz etmiştik. (1) Bu yazımızda ağırlıklı olarak örgütün dışında kalan çevrelerden gelen etkileşimden söz edeceğiz. Konuya girmeden önce bir noktanın iyi belirlenmesi gerekmektedir. Gelişmeleri sadece PKK’nın değişmeye zorlandığı şeklinde değerlendirmek hatalı olabilir. Elbette örgütte değişim sancıları çekilmekte ancak örgütün dışında kalan Kürtçü oluşumlarda da benzeri küçük ve ortak bir noktada buluşan fikir hareketleri görülmektedir. Şimdilik erken olmakla birlikte buna yeni nesil Kürtçülük nitelemesinde bulunmak yerinde olacaktır.

          

İlginç bir gelişmeyle, PKK’nın başını çektiği Kürtçü çevrelerde halkın önünde ve basın aracılığıyla yürütülen açık bir kavgaya tanık olmaktayız. Yıllardır örgüt bünyesinde görülen lidere ve örgüt pratiğine yönelik eleştirileri önce baskıyla olmadığı zaman da cinayetle susturan PKK’nın bu kez hiç alışık olmadığımız bir şekilde tutum takındığını görmekteyiz. Henüz eski sistem susturmanın kullanılmamış olmasının yanlış değerlendirilmemesi için Kandil ve İmralı’dan ciddi tehditler savrulmaktadır. Bu tutumdan ayrıca, örgüt disiplini açısından oldukça ciddi tehdit olarak algılanan pasif bile olsa bu türlü direnişin elebaşlarıyla örgüt üst yönetimi arasındaki kavganın basın aracılığıyla yürütülmesi çok dikkat çekicidir. Durumun tüm dikkat çekiciliğine rağmen yine de tek adam ve onun altındaki hiyerarşinin halâ etkisini koruduğu bir gerçektir. Kandil ve İmralı’nın tüm saldırgan tavrına karşılık direnenlerin daha alçak sesle ve biraz da mahcubiyetle kendilerini savunmaya çalışmaları bunu göstermektedir.

          

Avrupa’nın her hangi bir şehrinde, K.Irak’ın istediği ve Türkiye’nin hemen her yerinde muhaliflerini ebediyen susturan PKK’ya ne olmuştu da bu kez böyle davranmaktaydı. Şivan PERVER, pek çok kez yapılan rotaya yeniden oturtma operasyonlarıyla sessiz-sedasız bir şekilde susturulmuştu. Hatta PKK’lı siyasilerle sivillerin düzenledikleri Nevrozlarda kalabalıkları coşturarak PKK’nın gönlünü hoş etmişti. Eskiden kalma alışkanlıkla PKK, aynı rota düzeltme operasyonlarıyla Ş. PERVER’i hizaya getirmeyi denedi ama olmadı. Muhatabı bu kez sessizce kabul etmek yerine PKK’ya açık bir savaş ilan etti. Basın toplantısıyla bunu tüm Kürtlere duyurdu. Kuşkusuz örgüt yönetimi bu tavrı kesinlikle beklemiyordu. Ama zor ve şiddet kullanmak yerine Şivan PERVER’in maddi çıkarcılığının Kürtlere zarar verdiği iddiasıyla onun ödünsüz karşı duruşu zayıflatılmaya çalışıldı.

          

Birbiri ardına gelen şaşkınlık verici gelişmelerden bir diğeri ise PKK’nın siyasilerinin de aralarında bulunduğu Kürt ve Türk “aydınlarının” Ş. PERVER’in arkasında hemen yer almalarıydı. Muhtemelen öfkenin neden olduğu bir hatayla kavgaya PKK, kendisine karşı duran diğer isimleri de karıştırdı. Örgüt belki de ilk kez böyle bir kavgaya taraf olmakta ve bulunduğu cephede yalnız kalmaktaydı. Aslında bütün kavganın nedeni, genel seçimlerdi… Bu seçimler her Kürtçü ve ona yakın duran Türk “aydınları” için birbirinden farklı öneme sahipti. Öncelikle PKK artık siyasallaşmayla attığı adımların meyvesini toplamak ve “Kürdistan” ın siyasi sınırlarını belirlemek, böylece bütün dünyaya “işte gördüğünüz gibi buralar benim, halkın iradesi bunun kanıtı” demenin hazırlığı içinde. Örgütün dışında kalan Kürtçüler ise yıllardır bekledikleri fırsatın ellerine geçmesiyle Kürt halkını temsil etme yarışından kazançlı çıkmanın peşindeler. Türk “ aydınlar” ise şimdilik bir nostaljiden ibaret olan bir zamanların efsanesi Türk-Kürt solunu yeniden “gerçekliğe” dönüştürmenin gayretini göstermektedirler.

          

Kürt halkının talihsizliğine yenisini ilave edecek olan bu ona sorulmadan sahiplenilmesi mücadelesine genel seçimlerin etkisinin büyüklüğünü belirtmiştik. Bu seçimde; Simge isimler hele Şivan PERVER gibileri bu cephenin vurucu güçleridir. PKK’lı ya da onun dışındaki Kürtçü siyasilerin bizzat kendilerinin her Kürdün evine girmeleri elbette mümkün değildir. Ama her dinleyenin Ş. PERVER’in türkülerinde kendisinden bir şeyle bulacağının, birinin evine böyle girilebileceğinin de bilincindeler. PKK yandaşlarının ellerindeki yerel yönetimlerin örgütlülüğü altında kültür faaliyetine artan bir önem vermelerinin nedeni budur. Kürtlerin evine türkülerle, o yerin stranlarıyla, senaryolaştırılan sahne oyunlarıyla, dengbejlerle giriyorlar. Sıradan bir Kürdün zihnine girmeden önce ruhuna girmenin en akıllıca yol olduğunu iyi biliyorlar. İşte bu nedenle her iki tarafın da Şivan üzerinden yapılan tartışmalara tahammülleri yok. Bu tartışma; PKK’lı siyasilerin tereddütsüz bir tutumla derhal karşısında yer aldıkları İmralı ve Kandil çıkışlı söz konusu isimleri Kürtçülüğün dışına atma kararı silahlılar ile siyasiler arasıdaki örgütte içten içe süren çekişmenin gizlenemeyen yeni bir örneğidir. Silahlılara rağmen siyasiler, hele de DTK’nin işlevsel hale getirilmesiyle kendilerine sağladığı cepheleşme güveni nedeniyle kitle üzerinde çok daha denetim avantajına sahiptirler. Siyasilerin halk nazarında bu üstün duruma geçişleri silahlı PKK’lıları sinirlendirmektedir. Bu nedenle İmralı, ne düşündüğünü hiç gecikmeden ve hiç bir tereddütte yer bırakmadan ortaya koydu. Kandil’in durumu ise henüz çok net değil. Bakalım çok yakında göreceğiz İmralı’nın karşısında Kandil ve siyasiler mi duracak, yoksa İmralı-Kandil ortak tavrıyla siyasilere “demokratik” bir ayar mı yapılacak, bekleyeceğiz.

          

Batının zorlamasıyla estirilen rüzgârın etkisi altında PKK terörüne giydirilmeye çalışılan siyasallaşma ya da “Avrupalılaşma” kimliği, terör korkusuyla bir kenara çekilen eski tüfek Kürtçüleri cesaretlendirmektedir. Geçmişi ve ılımlı tavrıyla Kürt halkı nazarında belirli bir etkinliği bulunan eski Türkiye Kürdistan’ı Sosyalist Partisi’nin (TKSP) kurucusu Kemal BURKAY ile PKK’nın iradesi altında siyasi kimlik kazanan Yaşar KAYA başı çekmektedir. Uzlaşmacı karakteri nedeniyle PKK’nın baskın örgütlülüğü karşısında köşesine çekilen K. BURKAY’ın Türkiye’ye dönmesi halinde çevresine hatırı sayılır bir Kürt seçmeni toplayacağı kesindir. Onun yaratacağı etkinin söz konusu olan PKK karşıtı hareketle birleşmesi halinde bu sayının artacağından şüphe edilmemelidir. Bunun bir başlangıç olması ve ardından batıda yaşayan sayıları hiç te azımsanmayacak olan Kürtçü yazar-çizer ve eski örgütçülerin dönüşüne yol açması çok muhtemeldir. PKK bundan çok ürkmektedir.

          

Bir diğer tarafta PKK’nın sevk ve idaresi altında Avrupa’nın birçok kentinde “Sürgünde Kürt Parlamentosu” adıyla sözde yasal bir Kürt iradesi ortaya koyanlar, bir zamanlar kendi iradelerini teslim ettikleri örgüte karşı açılan cephede buluşmaktadırlar. Kendilerini mağdur edilenlerden biri olarak göstermek için ısrarla “sürgün edildikleri”ni ileri sürmekteler. İki ya da daha çok tarafın birbirleriyle anlaşmalarının ilk ve temel unsuru terimlerin de kavramların da doğru anlamlarıyla kullanılmasıdır. Farklı anlamlarda kullanarak savunduğu tezine veya kusurlu konumuna haklılık kazandırmaya çalışmak uzlaşmanın önündeki en büyük engeldir. Bu bakımdan yurt dışında yaşayıp da yurda dönmenin düşüncesi içindeki Kürtçülerin kendilerini “sürgün” olarak tanımlamaları doğru değildir. Kendilerini “sürgün” olarak ilan edenleri bu ülkeden kovan olmuş mudur ki kendilerine böyle bir kimlik yakıştırıyorlar? Adi suçtan, devlete karşı olanına kadar bir dizi suçun sorumluları olarak, bilerek ya da isteyerek veya tersi, yaptıklarının bedelini ödeyerek dik bir duruş göstermek yerine yurt dışına kaçmışlar ve egemenlere sığınmışlardır. Sürgünün kendi çetin şartlarına sahip değillerdir. Ceplerinde sığındıkları egemenlerin verdikleri sığınmacı kimliğiyle rahat ve serbest bir hayat sürmektedirler. Yoksulluğun pençesinden kurtulmak için toprağından koparak kendileriyle aynı ülkelerde ekmeğin peşinden koşanlarla aralarında hiçbir yakınlık yoktur. Dönüşler kesinlikle başlayacaktır. Stockholm’ü, Berlin’i bırakıp gelecek olan bu türlü “sürgün”lerin kaçı bakalım Şırnak’a, Batman’a yerleşecektir? Gerçeklere yakırı tüm bu durumlarına rağmen halâ “Kürtler dünyada devleti olmayan tek halktır.” iddiasında bulunmaktalar. Dedikya terimler ve kavramlar doğru anlamlarıyla kullanılmalıdır. Hal böyle olunca bu iddianın doğrusu; Dünyada devletine karşı kışkırtılan ve buna rağmen devletiyle bağını koparmamakta direnen tek halk Kürtlerdir.” olmalıdır.

          

Hiç olmazsa bundan sonra Türklerin de Kürtlerin de huzur ve birlik içinde yaşamaları için her iki halkın da kendisini diğerinin karşısında sağlıklı bir konumda konuşlandırması gereklidir. Temel amaç bu olunca Kürtçülüğün sağlıklı bir zeminde tartışılması zorunludur. Ancak bunun da ilk koşulu yıllardır halkın önüne geçen Kürtçü seçkinlerin aradan çekilmeleridir. Aslında yanlış bir noktadan ele alınarak hep örnek olarak ileri sürülen Bask veya Katalan halkında olduğu gibi bir halkın işçileri, çiftçileri, esnafı ve gerçek kanaat önderleri tarafından temsil edilmesi gereklidir. Batıda toplumsal kimlikler bu çerçevede tartışılmaktadır. Devraldığı feodal veya dini mirasın kendisine sağladığı temsilci olma, basın-yayından ilgi görme gibi kazanılmış nitelikler sorunu çözmek yerine daha karmaşık ve uzlaşılmaz hale getirmektedir.

           

Sol çatısı altında Kürtçülerle ortak bir noktada buluşmak amacında olan Türk “ aydınlar” PKK’nın tehdit ettiği aykırı Kürtçülerin maruz kaldıkları tavrı, Fransız düşünür Jean-Paul Sartre’ı çağrıştırarak haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Haklı gösterilmelerine söylenecek bir söz olmayabilir. Ama bizim Kürtçülerimizin muhtemelen Paris Kürt Enstitüsü’nün başındaki Kendal NEZAN ile ahbaplığından olsa gerek Sartre’ı pek tuttukları bir gerçektir. Haklı ününü getiren felsefi ve yazarlık derinliğini ölçmek bize düşmese de bu düşünce adamının büyüklüğünün arkasına sığınılarak gerçekleştirilen çarpıklığa da değinmemek olmayacaktır. Sartre, her şeyden önce bir Fransızdır ve bu özelliği nedeniyle ülkesinin Cezayir’deki soykırımının karşısına çıkarken, bu ülkenin yer altı ve üstü kaynaklarının sömürülmesine değinmemektedir. Egemenlerin elinde yayılmacı politikalarına meşru gerekçe olan soykırıma destek verdiği Russell Mahkemeleri’nde, TİP’in başkanı Mehmet Ali AYBAR’dan adeta ders almıştır. M. Ali AYBAR, ülkesine yöneltilen haksız Ermeni soykırımı suçlamasına, Sartre’a hitaben yaptığı konuşmayla, karşı çıkamayacağı bir cevap vermiştir. Söz konusu büyük düşünürle bağlantılı olarak unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır. Sartre’ın ülkesini soykırım yapmakla suçlamasını büyük bir demokratik hoşgörüyle karşılayan De Gaulle’ün, aynı hoşgörüyü hukuka göstermediğinin de bilinmesi gereklidir. Çünkü De Gaulle, anayasaya koydurduğu bir maddeyle, 1960’dan önce Cezayir’de yaşanan olayların sorumlularının yargılanmalarına yasak getirmiştir.

 

 Dipnotlar

 

(1) Önceki yazımızda PKK’nın taklit ettiği halk hareketlerini sıraladığımız pragrafta K. İrlanda halkının Protestan olduğunu belirterek yaptığımız hatayı, doğrusu olan Katolik mezhebi olarak düzeltiyoruz.