Bugünkü etnik bölücü Kürtçülüğün fikri yapısını kuranlar; Moskova, Erivan, Kürdistan Teâli Cemiyeti (KTC), Barzani, İngiltere ve Fransa’dır. Dil, kültür ve edebiyat, tarih konularında referansları yabancı yazar ve araştırmacılardır. Onların bıraktıklarının çerçevesi içerisinde sürekli bir tekrar bulunur. Seçkin Kürtler bulundukları çevreden çıkıp fikirlerini halkın tümüne mal edememişlerdir. Dolayısıyla yoğun bir propaganda yolu izlemek zorundadırlar. Etnik bölücü Kürtçülüğün en sıkça yararlandığı propaganda temaları husumet, ezilmişlik, asimilasyon ve benlik yaratma başlıkları altında toplanan konulardır. Kullandıkları üslup, Kürtlerin mağduriyetlerinden savunma durumuna geçtikleri, kendilerini milliyetçi-ırkçı saldırılardan korumaya çalıştıkları, başka çare bırakılmadığı için silaha sarıldıkları şeklinde özenle seçiliyor.

 

Kürt etnik milliyetçiliği çıkışlı olaylar, gelişmeler söz konusu olduğunda şaşaalı ifadeler kullanılıyor. Hep aynı isimlerin etrafından dönen bu faaliyet; “STÖ’lerin çağrısı, düğmeye basıldı, start aldı, barışın dili, canlı kalkan, silahlar sussun” başlıkları altında duyuruluyor.

 

Etnik bölücülüğün bir hukukunun bulunduğuna, bu hukukun devletinkinden çok daha doğru ve vicdanlı olduğuna vurgu yapılıyor. Kesin sayısı bilinmemekle birlikte iki bin civarında oldukları sanılan örgüt içi infazları bile bu hukuka dayandırıyor. Örgüt ileri gelenleri keyfi kararlarla öldürttüklerini Kürt halkının düşmanı olarak ilan ediyorlar. “Harekete musallat olan bazı kişiler hakkında cezalandırma kararı alınmış ve bu temelde geçmişte bazı uygulamalar yapılmıştır” denilerek, örgüt içi katliam önemsizleştirilmektedir.

 

Hukukla hiçbir bağlantısı olmayan bu kişisel yargı, hareketin bir hukuku ve ahlâkı bulunduğunun kabul edilmesi için dayatılmaktadır. Küçük bir grubun çıkarına ve güvenliğine hizmet eden bu hüküm, örgüt iradesinin tüm iradelerden üstün olduğunun kabule zorlanmasından başka bir şey değildir.

 

Hiçbir masuniyetin, hoşgörünün bulunmamasına rağmen mensuplarının özgürlük içerisinde kendilerinden geçtikleri bir ortamın varlığına inandırılmaya çabalanıyor. Kadınlar “Yoğunlaşma evleri”nde aşağılandıkları halde görünüşte kutsanıyorlar. Etnik Kürt milliyetçilik çemberinin iç halkasında baskı, yılgınlık, iradesizlik olduğu halde insanın ruhunu teslim bu alan yapı, dış halkada adeta imrenilecek bir kandırmaca ile tanıtılıyor. Demir Perde döneminden kalma propagandayla iç çatışmanın ve infazın olmadığı, “müthiş bir tartışma kültürü”nün var olduğu iddia ediliyor. Bu çevrede kötü olan sadece devlettir!

 

Kürtlerin bilinçaltına Türklerle bir arada yaşamalarının mümkün olmadığı, Türklerin kültürel ve ekonomik baskınlığı altında Kürtlüklerini yitirecekleri korkusu yerleştirilmeye çalışılıyor. Yıllardır feodalitenin ve dini liderlerin siyasi iktidarlarla işbirliği yaparak Kürtlerin geri kalmalarından tek sorumlu olduğu gerçeğini unutturmak için uğraşıyorlar. Her sorunda, her aksaklıkta devleti suçluyorlar. Bu sinsi plana göre Kürtlerin devletinden uzaklaştırıldıkları ölçüde PKK’ya yakın olacakları hesaplanıyor.

 

Kendileri ne kadar inkâr etseler de feodalite ile Kürt milliyetçiliğinin arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Kürt milliyetçi önderliğinin baskın biçimde geleneksel toprak sahiplerinden, yüksek dereceli devlet memurlarından ve dinsel seçkinlerinden meydana gelmesi bir tesadüf değildir.

 

İlk dönem Kürt milliyetçi önderlerinin, imtiyazlı geçmişlerine uygun olarak çeşitli ortak özellikleri vardır. Öncelikle bunların büyük çoğunluğu yüksek mevkilerdeki Osmanlı memurlarıydı.

 

Özetle, Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında eskiden kalma bağlar ve sadakatler, eski husumetler ve hiziplerle birlikte önemli bir rol oynadı. (1) Şaşırtıcı sonuç ise Kürt milliyetçiliğinin Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının bir nedeni değil, onun bir sonucu olduğudur. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla ilgili olarak, milliyetçiliğin imparatorlukların dağılmasına sebep olan büyük bir kuvvet olduğu inancına dayanan geleneksel yorum sorgulanabilir. Bu çalışma gösteriyor ki, bazı durumlarda milliyetçilik sadece yıkılışın bir yan ürünüydü. (2) Bu açıdan bakıldığında Kürtçü etnik bölücülük travmatik etkilerle günümüze kadar geldi diyebiliriz. Çatışmaların sert etkisi altında sürekli olarak kendi yarattığı korkulardan beslenen bir özelliği bulunmaktadır. Bir diğer husus olarak; bugünkü Kürtçü etnik bölücülük Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin (KTC) ideolojik mirası üzerine kuruludur. KTC ise miras bıraktığı ideolojisini İngiliz, Fransız ve ABD misyonlarının kışkırtıcı etkisi altında vücuda getirmiştir.

 

Bir tarafında tahrik diğer tarafında makul görünme olan tutum sayesinde aynı anda hem kışkırtabiliyor hem de masumiyetlerine inanılmasını bekleyebiliyorlar. Açıklamalarında dikkatle seçtikleri sözcüklerle gerçeğinden farklı algılar oluşturuyorlar. Sözde barış mesajlarında Türk ve Kürt tarafları varmış ve bunlar birbirlerine kurşun sıkıyormuş şeklinde anlaşılacak ifadeler kullanıyorlar. Etnik milliyetçinin bizzat kendileri olmalarına rağmen onların dışında kalanları ırkçılıkla suçlayabiliyorlar. Bu sayede bir saldırıya karşı koyma, meşru müdafaa yapılıyor iddiasıyla terörü haklı göstermek, “Roboski” iddiasıyla Kürt travması yaratmak, bölücü politikayı haklılık temeline oturtmak, Kürt etnik milliyetçiliğini gizleyerek sorunu başkalarına mal etmek temel ilkeleridir. Bir tarafta Kürt ötekileştirilirken diğer tarafta Türkte husumet tahrik ediliyor. Amaçları Türkün Kürt, Kürdün Türk algısını Kürt etnik milliyetçiliğine uygun şekilde yeniden düzenlemektir.

 

Dünya yakın geçmişinde bu tavra Yugoslavya’da tanık oldu. Henüz daha sıcak çatışmalar başlamamıştı. Ancak Belgrat’taki Sırplar, II Dünya Savaşı’nı konu alan filmleri izliyorlar, Ustaşilerin gaddarlığını, Sırpların “zaferlerini” ve Hırvat komşularına düşmanlıklarını yeniden alevlendiriyorlardı. Aynı medya (televizyon) dış dünyaya onların uyum içinde yaşadıklarını gösterirken eski Yugoslavya’daki bölünmeyi alevlendiren temel araçtı.(3)

 

Her ülkenin geçmişinde hatırlamak istemediği, az ya da çok etkilerini yaşamaya devam ettiği kötü olaylar bulunur. Psikanalistlerin “grup travması” olarak tanımladıkları bu durum Sırp etnik milliyetçilerinin olayları başlatmasında kullanıldı. Uzmanlar, Sırp Prensi Lazar’ın Kosova Savaşı’nda I. Murat’a yenilmesinin ve öldürülmesinin Sırplarda travma etkisi yarattığını vurguluyorlar. Devamla; altı yüz yıl sonra Miloseviç ve arkadaşlarının Lazar’ın cenazesini sözde işgal altındaki Kosova’dan çıkarıp Belgrat yakınlarına gömmeye karar verdikleri, böylelikle Prens Lazar’ı bulunduğu sürgünden kurtaracaklarına inandıkları belirtiliyor.

 

Psikanalistler bulundukları tespitin devamında şunları ilave ediyorlar: Lazar’dan arta kalanlar bir tabuta konuldu ve her Sırp köyü ve kasabasında gezdirildi. Her yerde yas tutan, siyah elbiseler giymiş büyük kalabalıklar tabutu karşıladılar. Miloseviç’in başlangıçtaki niyetinin, gerçekten öç almak istediğini provoke etmek olup olmadığı açık değildi. Sırp grup kimliğinin ve onurunun toparlanmasını artırmayı ve kendi politik pozisyonunu sağlama almayı istedi ve bunda başarılı oldu. Sırplar, Kosova Ovası’ndaki (Karatavuk Tarlası) savaşı sanki yeni olmuş gibi hissetmeye başladılar. (4)

 

Bugün bunun bir benzeri ülkemizde gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Geçmişin acılarını hortlatarak Kürt halkına travma yaşatmak isteyen Kürt etnik milliyetçileri, yurt dışının da maddi desteği ve fikir babalığı altında isyanların birer Kürt-Türk çatışması olduğu iddiasını sıkça tekrarlıyorlar. Ermeni ve Süryani soykırım iftiralarının sahiplerinden gördükleri yardımla travmanın etkisini olabildiğince geniş kitlelere yayma uğraşı içindeler. Kürtleriyle çatışan devlet suçlamalarına sözde maddi kanıtlar buluyorlar. Aynı şekilde, Said-i Nursi’nin, Seyit Rıza’nın mezarlarının yerlerini açıklaması için suçlamaların hedefi haline getirilen devlete karşı kampanyalar yürütülüyor. Halkın vicdanını çok daha fazla acıtmak, devletle arasını daha fazla açmak için bunlarla da yetinmeyip gıyabi cenaze namazı kıldırmaktan dahi kaçınmıyorlar.

 

Kürt etnik milliyetçilerinin zihinlerinde Türk ordusuna işgalcidir. Murat KARAYILAN’ın “işgal kuvvetisiniz burası bizim ülkemiz” sözlerini hatırlayalım. ÖCALAN’ın yakalanışından sonraki eylemsizlik günlerinde M. KARAYILAN, örgüte hitaben; “ben gerekirse teslim olacağım ama sizler için af şartını kabul etmeleri lazım.” demişti. O günlerde “teslim” ve “af” kelimeleriyle anlatılan suçluluk zamanla cürete dönüştü. Bu cüretle Türkiye’yi, ya da en azından onun hukukunu tanımadıklarını söylediler. Zihinlere Habur olayı olarak yer eden PKK’lı grubun gelerek teslim olduğu günlerde, teröristlerin kullandıkları üslup bunu ortaya koydu. Artık teslim olmayı dillerinden çıkararak yerine, “barış elçisi, teslim olan suç işlemiştir, biz suç işlemedik ki Kürt halkının demokratik hakları için meşru bir mücadele veriyoruz.” sözleriyle ifade ettikleri cüreti koydular. Bu ince taktikle PKK, artık Türkiye’nin “Kürdistan”ı işgal ettiğini kayıtlara geçiriyordu. Türkiye’yi tanımadıkları için tutukluya “esir”, teröriste “Kürt siyasetçi” derler. Çünkü “Etnik terörizm: terörist liderlerinin kendi büyük grup kimliklerine aşırı derecede bağlanarak ve onu yaygın bir şiddetle genişletmeye çalışmasıdır. Onlar, gelişmiş politik durumlar altında grup için özerklik ya da devlet olma gibi durumları amaçlarlar. Etnik teröristler, kendi hareketlerini baskın etnik grup ya da başka büyük bir grubu işgalci, engelleyici kolonileştirici ya da dış güç olarak nitelendirerek yasallaştırırlar. (5)

 

Kürt etnik milliyetçiliğine son şekli veren ÖCALAN’dır. Ancak bu hasta inancın inşasında Batı’nın oynadığı rolü de görmek gerekiyor. Batılı kurumlar ve temsilcileri zamanın gereğine göre etnik bölücülerle yer değiştirerek bu sakat inanç için birbirlerini kullanıyor. Gün oluyor Mersin’de bayrak yakan çocuğun davasında dinleyici olarak bulunmak üzere abartılı sayılardan oluşan topluluklarla katılıyorlar. Gün oluyor davaları kilitleyen anadilde savunma inatlarına Avrupalı politik bir kurumun temsilcisinden destek alıyorlar. Bu işbirliği ve korumacılık elbette etnik bölücülerin kesintisiz adımlarla ilerlemesini sağlıyor. Arkalarındaki güç yavaşça hissettirmeden; ama ısrarla izledikleri yolla Kürtleri azınlık olarak kabule zorluyor. Osmanlı’nın son günlerinde Türkler, Türk mü yoksa İslam mı olduklarına karar vermeyle uğraşırken, etnik Kürtçüler hedefleri doğrultusunda örgütlenmişlerdi bile. Darbe dönemlerinde bile bu örgütlülüklerinden bir şey kaybetmeden bugüne gelmeyi başardılar. Günümüzde saldıran, kendisinden olmayanı yok eden taraf olduğu halde Türkleri, ırkçılıkla, baskıcılıkla, Kürtlerin varlığına kast etmekle suçluyorlar. Etnik bölücülüğün yıkıcı etkisini memleketin her köşesine yaymalarına rağmen mazlum maskesinin arkasında gizleniyorlar. Rollerini mükemmel oynamaları sayesinde ırkçı oldukları halde dışarıya yansıttıkları gerçek dışı ırkçılık suçlamalarıyla besleniyorlar. Irkçılık söylemi olduğu iddiasıyla Andımız’ın kaldırılmasını demokratik hak olarak görürlerken meydanlara doldurdukları kalabalıklara buram buram husumet kokan Em Kinin marşını söyletiyorlar. Kimsenin zorlaması olmadan evinde, iş yerinde Atatürk’ün resmini, bayrağı bulunduranlar sanki Kürtleri yok etmeye kararlı kimseler olarak iftiraya uğratılıyor. Bölücüler bilinçli olarak yarattıkları bu korkuları topluma mal ederek kendilerine taraf olmalarını sağlıyor.

 

Özetle; binlerce Kürdün, Türkün dökülen kanının üzerine ideolojisini inşa eden ÖCALAN’ın “Sevgi için yürüttüğüm büyük bir savaş var” (6) sözleri başka kanıta gerek bırakmaksızın Kürt etnik milliyetçiliğinin habis ruhunu ortaya koyuyor.

 

 

Dipnotlar

 

(1) Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Hakan ÖZOĞLU, Kitap Yayınevi, Ekim 2005, s.155-157.

(2) a.g.e s. 159.

(3) Kanbağı Etnik Gururdan Etnik Teröre, Vamık D. VOLKAN, Bağlam Yayınları, Kasım 1999, s. 68.

(4) a.g.e s. 84.

(5) a.g.e s.183.

(6) a.g.e s.209.