Sudan’da Müslüman Araplarla zenci Hıristiyanlar arasındaki iç savaş, Kenya’nın başkenti Nairobi’de 9 Ocak 2005 tarihinde o günkü ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın katıldığı törende imzalanan Comprehensive Peace Agreement (CPA) adlı anlaşmayla farklı bir sürece girdi. Anlaşmanın en kayda değer yönü altı yıl sonra G. Sudan’ın geleceği konusunda halk oylamasının yapılması kararıydı. Güney bu zaman diliminde özerk bölge olarak yönetilecekti.

 

Anlaşmanın hemen ardından dünyanın Sudan’a olan ilgisinde bir artışın olduğu gözlendi. Yapılan yorumlar arasında Foreign Policy In Focus isimli kuruluşun yazısının başlığı olaylara nasıl yaklaşıldığını çok güzel özetlemekteydi. “Sudan’da Barış Anlaşması: Güzel Haberler Halk için mi yoksa Petrol Şirketleri için mi?” başlıklı yorumun özeti şu şekildeydi:

 

·         1998 ile 2001 arasında ülkenin toplam gelirinde petrolün yeri sıfırdan yüzde 42’ye yükselmişti.

·         2001’de Hartum 580 milyon dolar petrol geliri elde etmişti. Bu gelirin yüzde 60’ı kendi silah sanayini kurmaya ve dışarıdan silah alımına harcanmıştı. Bir başka deyişle, batı petrole ödediğini o gün ardından sağuculuğunu yaptığı kurbanların canlarını alan silahları satarak geri almıştı.

·         Sudan petrolünün en büyük yatırımcısı olan Kanada’nın Talisman Energy isimli şirketi, batılı insan hakları kuruluşlarıyla Evangelistlerin başını çektiği kilise çevrelerinin baskılarına dayanamayarak 2003 yılında haklarını başka bir şirkete devretmek zorunda kalmıştı.

·         Kanadalı şirketin terk etmesinden sonra Çinli, Malezyalı ve Hintli şirketler onların hemen arkasından da Amerikan Marathon ile Fransız Total’in ortak olduğu TX Sudan’a ağırlıklarını koydular.

·         Marathon, Bush’un başkan seçiminde önde gelen destekçilerinden biriydi. ABD-Sudan ilişkilerinin uzunca bir geçmişi bulunmaktaydı. Kenya ve Tanzanya’daki Amerikan büyükelçiliklerinin eylem hedefi olmaları üzerine El Kaide’nin topraklarında barınmasına izin veren Sudan, Clinton zamanında bombalandı. Cezalandırılmasına ekonomik ve askeri ambargolarla devam edildi. Bu baskılar sonuç verince 2001’de Hartum, El Kaide’yi topraklarından çıkardı. Ancak bu gelişmeyle nispeten düzelen ilişkiler Darfur yüzünden tekrar bozuldu.(1)

 

 

Barış anlaşmasının imzalandığı günlerde dillendirilmemekle birlikte, konu hakkında biraz bilgisi olanlar bile 2005 anlaşmasının Sudan’ın bölünmesi anlamına geldiğini biliyorlardı. Bu konuda en duyarlı olanlar ise Arap ülkeleriydi. Sudan’ın bölünmesine izin verilmemesinde ısrar ediyorlardı. Dünya aslında Arap ülkelerinin bu tutumuna Irak’ın işgalinden önce de tanık olmuştu. İşgalin bu ülkenin dağılmasına yol açacağı dile getirilmişti. Oysa Arap ülkeleri işgale karşı gürültü koparırlarken olaylar yenidünya düzeninin efendilerinin çıkarları doğrultusunda gelişmişti ve Irak işgal edilmişti.

 

Bugünkü Irak’ın durumu ortada, binbir güçlükle kurulan merkezi bir hükümete rağmen ülke fiilen üç başlılık altında tehlikeli bir yolda ilerlemektedir.

 

Araplar ve ulus-yapıcıların karşısında olanlar tutumlarında hiç de haksız değiller. Afrika’nın genelinde ve Sudan’da işler, “Arap saçı gibi karışık” deyiminin tam anlamıyla karmakarışık bir haldedir. En üst grupta birbirine dost olanlar, onun altında birbirine dost olanlar arasında birbirleriyle çatışanlar, daha altta geleneksel intikam peşinde olan kabileler ve hepsinin üzerinde tüm bunların mimarı süper batılı efendiler. İlişkileri birbirine bu kadar karıştırmak, bu kadar çok tarafı birbiriyle çatıştırmak gerçekten sahip olunan büyük bir becerinin sonucudur.

 

Güney Sudan anlaşmasının hemen ertesinde zaten var olan batılı hükümet dışı örgütlerin (HDÖ) adeta istilasına uğradı.(2)  Öyle ki sadece Darfur’da BM ve çeşitli HDÖ'nün çalışanlarının sayısı 14 bine ulaştı. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Çünkü dünyanın az gelişmiş bir bölgesinin neresinde petrol varsa orada HDÖ’lerin yığılmaları bildik uygulamalardı. Geçen yüzyılın başlarına kadar büyük güçlerin yayılmacılığı silahlı güçlerin alana sürülmesiyle gerçekleştirilmekteydi. Artık bu görevi diplomatlar ve istihbarat örgütleriyle onlarla işbirliği yapan sözde sivil toplum kuruluşları ve etnik-dini ayırımcılar yerine getirmekteydi. Eskisi kadar zor değildi ve büyük harcamaları gerektirmiyordu. Daha dün Irak’ı dünyaya bir devlet olarak kabul ettirenler arasında çok emeği geçenlerden İngiliz istihbaratçı Gerdrud Bell’in sözlerinin önemi büyüktür. Bir zamanlar elindeki cetvelle Ortadoğu'da yaratılacak ülkelerin sınırlarını çizen ajan Gerdrud BELL, “batı ihtiyacına göre eliyle şekillendirdiği uluslar yarattı" dememiş miydi?

 

Sudan’da Hıristiyanlar arasına yerleşen HDÖ’ler arasında Evangelistlere ait olanların ağırlığı her kesimin kabul ettiği bir gerçektir. Esasında dünyanın başka bölgelerinde de kendileriyle karşılaşmaktayız ancak şimdilik Afrika’nın bu bölgesindeki gelişmelerin dışına çıkmamakta yarar bulunmaktadır. Onları Sudan’a yönelten neden derinlerde durmaktadır. Protestan Evangelistlerin inançlarının alfabesinin “Tanrının krallığı coğrafi ve siyasi bir krallık değildir. Yaşamın laik ulusal ve siyasi alanları üzerinde derin bir etkisi bulunmaktadır.” sözünün olduğunu belirtmek yanlış olmasa gerektir. Zira eğrisiyle, doğrusuyla bu söz bizzat Evangelistlerin kendilerine aittir.(3)

 

Sahip oldukları gücün anlaşılması için küçük bir bilgi verelim: “Amerika’da Evangelik Protestan cemaatlerin elinde toplam 1500 civarında yerel tv istasyonu bulunmaktadır. Bunların çoğu doğrudan cemaat kiliselerine bağlıdır. Bu televizyonlarda ellerinde İncil dillerinde ayetler ile bir tür stand-up show şeklinde vaaz şovları yayımlamaktadır. Televizyon vaizlerinin arkasında sayıları milyonlara varan sadık hayran kitleleri bulunmaktadır.”(4)

 

Cemaatin düşüncesinin temel ilkesi konusunda Cambridge Üniversitesi’nden Jonathan Agensky şu ifadeyi kullanmaktadır: “Birleşik Kuzey Hıristiyanlarının yaptıkları gibi Amerikalılar bugün dünya Hıristiyan azınlığına şekil vermektedir.” Dünyadaki etkisine bakınca durumun tıpatıp aynı olduğu görülecektir. Bu sözün bir adım daha ileri taşınması halinde, dünyanın insan eliyle yaratılan bu yeni bir azınlıkla tanıştırıldığını, arkasındaki gücün zorlamasıyla kendileri dışında kalan insanlara tahakkümü dayattığını görmek zorundayız.

 

Hedefe yöneltilen sabırlı çalışmalarla 20. Yüzyılın başlarında Afrika’nın Hıristiyan nüfusu yüzde 10 iken, bugün yarıya ulaştı. Bu kıta, dünyadaki Hıristiyan yayılmasının en hızlı arttığı yerdi.(5)  Neden böyle olmayacaktı ki? Afrika denilince insanın aklına hemen açlıktan kaburgaları çıkmış, şiş karınlı bebekler, doğal afetler ve elleri palalı çelimsiz insanların birbirlerini doğradıkları sahneler akla gelmekteydi. Bir de yabancı yardım kuruluşlarının okyanusta bir su damlası etkisinde olan dağıttıkları gıda kolileri… Umarsız Afrikalı için uzanan elin hangi dinden, cemaatten olduğunun bir önemi yoktu. Afrikalı açtı, Hıristiyan misyoner ise gıda zenginiydi. Böyle olunca da Hıristiyan yayılmasının bu kadar hızlı olması son derece normaldi.

 

Aslında yapılanın suç olduğunu AİHM, “prozelitizm” olarak niteleyip, yasaklamıştı. “ Zor durumda bulunan insanları kandırmak anlamına gelen “prozelitizm” (istismarcı tebliğ) deprem, sel felaketi gibi doğal afetlerde misyonerlik teşkilatlarının dini propaganda yapması olarak tanımlanmaktadır. “

 

Bu yasaklamanın gerçek yaşamda bir etkisinin olmadığını rakamlar ortaya koymaktadır. Misyonerliğin bugünkü uluslararası boyutu ulusal sınırları çoktan aşmıştır. Pek çok uluslararası teşkilatta resmi olarak danışmanlık statüsüne sahiplerdir. Bu bağlamda fiilen misyonerlik yapan teşkilatlardan BM/ECOSOS’da 16, UNICEF’te 7, FAO’da 5, ILO’da 8 ve WHO’da 1 olmak üzere 53 misyoner teşkilatı ilgili kurumlarla resmen işbirliği içinde danışmanlık hizmeti vermektedirler.(6)

 

Sonuçta suç olarak kabul edilse de, edilmese de Evangelist kuruluşların yerine getirdikleri “global mission” dur. Buna göre ortaya çıkan inanca dayalı başlıca tutum, devletin rolünü en aza indirmek ve toplumsal hizmetlerin yerine getirilmesine kendi baskın rolünü dayatmaktı.(7) Yabancısı olmadığımız bu tutum kimine göre open society-açık toplum, kimine göre de demokratik toplum olarak ifade edilmektedir.

 

Bu tanımın altında yazılı olanları bilmeyenlerin çok hoşlandıkları ulus-yapıcılığın bu işlevine, yine batılıların buluşu olan bir tanımlamayla istihbarat dilinde “manufacturing public perception” denilmektedir. Buna kısaca, üretilmiş kamu algılaması denilebilir. Yaygın ve yoğun propagandayla fark ettirmeden halkın algılamasını kendi istediği yönde oluşturmaktır.(8) Biraz daha açarsak; halka sanki kendisine aitmiş gibi benimsetilerek, ulus-yapıcıların düşüncesinin sahiplenmesini sağlamaktır.

 

Sudan’ın Hıristiyan azınlığına şekil verme çalışmaları böylelikle önceden atılmış temeller üzerinde yükseldi. Acil yardım ve savunma konularında uluslar arası Hıristiyan HDÖ’leri belirleyici bir rol üstlendiler. Kiliseler ve kiliselere bağlı dernekler dayanışma eylemlerinde işbirliği yaptılar. Gerçekleştirdikleri kampanya ve protestolarla birçok topluluğun ilgisini buradaki olaylara çektiler.

 

Bu şekildeki geçen bir süreçten sonra Sudan’da, 2005 anlaşmasının gereği olarak 9 Ocak 2011 tarihinde başlayan ve bir hafta süren halk oylamasından, yaklaşık yüzde 90 oranında Güney Sudan’ın bağımsızlığı çıktı. Ulaşılan nokta; Dünya Kiliseler Konseyi (WCC) ve Dünya Evangelist Birliği (WEA), Güney Sudan Başkanı Salva Kirr ve Sudan Kiliseler Konseyi ile dayanışmasının bir eseridir.(9) Sudan artık Afrika’nın toprakları en büyük ülkesi değildir, sahip olduğu petrolünün yüzde 80’inini Güney’de bırakmıştır.

 

Dipnotlar

(1) www.fpif.org/commentary/2005/0501sudan.html    Peace Accord in Sudan: Good

news for People or Oil Companies?

(2) HDÖ, sivil toplum örgütü (STK) karşılığında kullanılmaktadır. Bu tanımın yabancı dilden çevrilmesi “hükümet dışı örgüt”tür. Uygulamalarda da aynı durum söz konusudur. HDÖ’lerin resmi kurumlardan bağımsız hareket ettiklerine inanmak zordur.

(3) http://academia.edu.documents.s3.amazonaws.com/1775721/AGENSKY-Evangelical_globalism.pdf

(4) 21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat Dr. Sait YILMAZ Alfa Yayınları 1. Basım S.332

(5) http://academia.edu.documents.s3.amazonaws.com/1775721/AGENSKY-Evangelical_globalism.pdf

(6) 21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat S.522 (7) http://academia.edu.documents.s3.amazonaws.com/1775721/AGENSKY-Evangelical_globalism.pdf

(8) 21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat S.475

(9) http://www.christianpost.com/article/20101011/evangelicals-pledge-support-for-sudan-referendum/  ve  http://www.oikoumene.org/en/news/news-management/eng/a/article/1634/wcc-and-wea-speak-with-a.html