Bu analizimizi 2006 yılında yazmış ve yayınlamıştık. Bu günleri görerek ve bu günlere hazırlık yapmak için bu değerlendirmeyi yapmıştık. Bugün yaşanan gelişmeler aşağıdaki analizi yeniden yayınlamamıza sebep olmuştur. 2 yıl önce yazdığımız bu analizimizi hiç değiştirmeden aynen yayınlıyoruz.

 

Noam Chomsky, Korsanlar ve İmparatorlar adlı kitabının girişinde Büyük İskender’le esir aldığı bir korsanın hikayesini nakleder: “St Augustine, Büyük İskender’in esir aldığı bir korsanın hikâyesini anlatır. İskender korsana 'Hangi cesaretle denizlerde saldırganlık yapabildin?' diye sorar. Korsan, 'Sen hangi cesaretle tüm dünyaya saldırabildin?' diye cevaplar. Ve sürdürür, 'Ben sadece küçük bir gemiye sahip olduğum için hırsız diye adlandırılıyorum. Sen ise aynı şeyi çok büyük donanmayla yaptığın için imparator diye adlandırılıyorsun.”[1] Büyük güç sahibi küresel güçler dünyanın bütün noktalarına ve hikayede olduğu gibi bütün denizlerine girmeyi adeta kendilerinin doğal bir hakkı olarak görmektedirler. Büyük donanma sahibi, okyanuslara hükmeden küresel güç ABD’nin son dönemde küresel güç olma ve bunu devamlı kılma stratejisi çerçevesinde dünyadaki neredeyse giremediği tek deniz olan Karadeniz’de etkin olma çabaları bölgede yeni bir Soğuk Savaş’ı gündeme getirmiştir.

 

Doğudan batıya yaklaşık 1200 km ve kuzeyden güneye ise 600 km uzunluğunda bir alana sahip olan Karadeniz’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kıyıdaş ülke sayısı bir anda artmıştır. Eski kıyıdaş ülkeler (Türkiye, Rusya Federasyonu, Bulgaristan ve Romanya)’nın yanı sıra Ukrayna ve Gürcistan Karadeniz’in yeni kıyıdaş devletleri olarak bağımsızlıklarını kazanmıştır. Coğrafi olarak Türkiye’nin kuzeyinde ve Avrupa’nın güney doğusunda bulunan Karadeniz, Türk boğazları, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Akdeniz üzerinden Atlantik Okyanusu’na çıkışı sağlar. Karadeniz sahilleri kuzeyde Ukrayna, doğudan Rusya ve Gürcistan, güneyde Türkiye ve batıda ise Bulgaristan ve Romanya ile çevrilidir. Rusya ile Gürcistan arasında yer alan ve Gürcistan’dan kopma gayretleri içinde olan Abhazya’yı da aslında bir Karadeniz devleti olarak görmek mümkündür. Karadeniz aynı zamanda, Türkiye ve Rusya hariç diğer sahildar devletlerin denizlere yegane çıkış yoludur.  Büyük Karadeniz bölgesi adı altında Karadeniz’e kıyıdaş devlet olma özelliğini taşıyan ülkelerin yanısıra, Hazar enerji kaynaklarının Batıya aktarılmasında kullanılan ve Asya’yı Avrupa’ya bağlayan koridorda yer alan devletler de (Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan) Karadeniz’e ait edilmektedir.[2]

 

Karadeniz, nihayet küresel güçlerin dikkat merkezine gelmiştir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ekonomik olarak Avrasya bölgesine yerleşen ABD’nin askeri olarak bu bölgeye yerleşmesi için gereken fırsatı 11 Eylül saldırıları sağlamıştır. Zira Afganistan operasyonları sebebiyle ABD Kafkasya ve Orta Asya’dan geçiş kolaylıkları ve askeri üsler elde etmeye başlamıştır. (Gerçi daha sonra Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) desteğini arkasına alan ve renkli devrimlerin kendisini de etkilemesinden korkan Özbekistan ABD üslerini ülkesinden çıkarmıştır.)

 

Renkli devrimler Baltıklar-Karadeniz-Hazar Denizi hattında yeni bir güç mücadelesinin başlangıcını oluşturmuştur. ABD bu çerçevede Karadeniz’e kıyısı olan iki devlette (2003’te Gürcistan ve 2004’te ise Ukrayna) renkli devrimleri desteklemiş ve bu ülkelerde Batı yanlısı rejimler iş başına gelmiştir. Ardından ise bu ülkenin öncülüğünde Baltıklar-Karadeniz-Hazar Denizi hattında Demokratik Devletler Birliği (DDB) kurulması çalışmaları başlatılmıştır. Bu girişim Rusya’nın öncülüğünde kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’na ciddi bir darbe niteliğindedir. Karadeniz Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin neredeyse (Türk sahillerini saymazsak) bir iç denizi konumundayken şimdi onun mirasçısın Rusya Federasyonu Karadeniz’e Novorossisyki kıyılarından ve Azak iç denizinin sığ limanlarından ulaşabilmektedir. SSCB'nin dağılmasından önce Karadeniz Donanması Sevastopol, Odessa, Donuzlav ve Poti limanlarında üsleniyordu. Ayrıca donanmanın Nikolayev ve Kerç limanlarında da tesisleri vardı. Bugün Rusya Karadeniz'de hemen hemen bütün üslerinden yoksun kaldı. Yalnızca Sevastopol ve Novorossiysk limanları kaldı.[3]

 

ABD’nin Karadeniz’de etkin olabilme düşüncenin gerçekleştirilmesinde en önemli engellerden birisi Montrö’dür. Bu anlaşma değişik senaryolar içinde eritilmeye ve değiştirilmeye çalışılmak istenmektedir. ABD için kısa vadede kendi bayrağı ile Karadeniz’e girememesi durumunda NATO bayrağı altında “yumuşak geçiş” planları da gündemdedir. Ancak Kremlin bundan büyük bir endişe duymaktadır. Özellikle de Karadeniz’in NATO’ya açılması durumunda Kırım’ın Türkiye’nin kontrolüne gireceği endişesi mevcuttur. Karadeniz uğrunda bugün sadece ABD ve Rusya değil bir çok küresel ve bölgesel güç ile kıyıdaş ülkeler ve kurumlar stratejik derinliği olan bu deniz için mücadele etmektedir.

 

Karadeniz Bölgesinde Aktif Olma Çabası İçindeki Aktörler Şu Başlıklar Altında İncelenebilir[4]

 

1 ) Küresel güçler: ABD, AB ve Rusya.

 

2 ) Bölgesel güçler: Türkiye, Ukrayna, Romanya. Bu devletler global aktörlerden bağımsız politika oluşturmakta güçlük çekmektedirler ve politikalarını küresel aktörlerle koordineli bir strateji belirlemek zorundalar.

 

3 ) Uluslararası organizasyonlar: NATO, AB, AGİT; GUAM, KEİT.

 

Amerika Birleşik Devletleri:

 

ABD’nin bölgeye olan ilgisi 11 Eylül sonrasında terörle mücadele kapsamında yeni bir şekil ve yön almıştır. 2002’de açıklanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Karadeniz ve Hazar bölgeleri sadece petrol rezervleriyle değil; Hindistan, Pakistan ve Güney Doğu Asya pazarlarına açılmak için de önemli olarak kabul edilmiştir. Afganistan’dan Gürcistan’a kadar bulunan ABD askeri mevcudiyeti bölgedeki ABD etkisini arttırmaktadır. ABD’nin temel amacının bölgedeki güç dengesini kendi lehine çevirmek ve Rusya’nın bölgedeki siyasi, ekonomik ve askeri etkisini azaltmaktır. Diğer önemli amaç SSCB’nin dağılması sonrası ortaya çıkan devletleri Euro-Atlantik bloğuna bağlamaktır. Bunun sonucunda ABD’nin ve müttefiklerinin baskın jeopolitik güç olarak bölgede ortaya çıkması bölgedeki güç dengelerini değiştirmektedir.

 

Karadeniz’in ABD İçin Önemini Aşağıdaki Başlıklar Altında Toplayabiliriz:

 

– ABD Karadeniz vasıtasıyla Rusya Federasyonu’nun “yumuşak karnı” Kuzey Kafkasya’yı kolaylıkla kontrol edebilir, bu bölgelerde birtakım provakosyonlara girişebilir.

 

– ABD’nin bölgeye gelişi Ukrayna, Gürcistan ve Moldova gibi ülkelere kendine “güven ve cesaret” getirerek Rusya karşısında seslerini daha fazla yükseltmelerine sebep olabilir.

 

– Karadeniz, Kafkasya-Hazar-Orta Asya bölgelerinin enerji kaynaklarını Batı pazarlarına aktarımda önemli bir geçiş güzergahlarından birisidir. Karadeniz’de etkin olan bölge dışı güçler bu ülkelerin enerji politikalarına etkide bulunabileceği gibi Rusya’nın da petrol ve doğal gaz ihraç kanallarından birisi olan bu bölgede enerji politikalarına etkide bulunabilir. Bu çerçevede Karadeniz “Doğu-Batı ve Kuzey-Güney Enerji Koridoru”larının tam merkezinde yer alması, Bölgenin giderek istikrarsızlaşan Orta Doğuya alternatif olarak belirginleşmesi bu bakımdan Hazar Havzası Orta Doğu’ya alternatif rezerv kaynağı olması hem ABD’yi hem Avrupa’yı bölge ile iyi ilişkiler kurma konusunda teşvik etmektir.[5]

 

– Karadeniz aynı zamanda İran tarafından da petrol ve doğal gaz ihracı için kullanılması düşünülen mekanlardan birisidir. ABD’nin Karadeniz’de etkin olması İran’ın enerji politikalarını manüpüle etme imkanı sunar. Aynı zamanda coğrafi yakınlık sebebiyle bu bölgedeki deniz üsleri veya uçak gemilerinden kalkacak savaş uçakları için İran son derece rahat bir hedef haline gelebilir.

 

– İran’ın yanı sıra; Irak ve Suriye gibi Orta doğu devletlerine karşı baskı ve genelde Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesinde Karadeniz son derece önemli olabilir.

 

– Bölgenin Afganistan ile başlayan küresel terörle mücadele programında son derece stratejik bir noktada olması,

 

– Rusya’yı çevrelemek için Karadeniz son derece elverişli imkanlar sunmaktadır.

 

– AB’nin genişleme programı içine Karadeniz bölgesi ülkelerinin bir kısmının da alınması ve bu çerçevede “Daha Geniş Avrupa” (Wider Europe-Neighbourhood: A New Framework for Relations with our Eastern and Southern Neighbours) programı çerçevesinde AB’nin bölgeye yönelik politikalarının uygulamaya sokulması,

 

– NATO’nun bölgeyi Barış İçin Ortaklık Programı içine alması,

 

– Karadenizin stratejik konumu sebebiyle bölgede bulundurulacak askeri gemi ve/veya üslerden Rusya Federasyonu’na yönelik istihbari çalışmalarının yürütülmesine elverişli olması

 

ABD kendi açısından bölgede altı adet strateji belirlemiştir[6].

 

–  Bölgedeki demokratik gelişmeleri ve değişimleri hızlandırmak: Bu sayede bölgenin güvenliği ve istikrarı ABD çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde korunmuş olacaktır. Bu da bölgeye doğru sınırlarını genişletmeye başlayan AB’nin ve bölgede askeri mevcudiyeti bulunan ABD’nin güvenliğini sağlayacaktır.

 

–  Kurumlar yeniden düzenlenmeli ve yeni düzene adapte edilmelidir: NATO ve AGİT bölgede çıkarların korunması için enstrüman olarak kullanılabilir. Fakat yine de bölgede kurumsal bir eksikliğin olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. GUAM ve KEİT de yetersiz kalmaktadır. ABD çıkarlarını bölgede savunacak kurumsal bir yapıya ihtiyaç vardır.

 

–  Türkiye ve Rusya bölgede ikna edilmeli: Bu sayede ABD, bölgedeki muhtemel rakiplerini barışçıl ve dostane bir tavırla ikna edecek ve kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yönlendirecektir.

 

–  Donmuş çatışmalara öncelik verilmelidir: Moldova Transdniester’deki, Yukarı Karabağ’daki, Güney Osetya ve Abhazya’daki çatışmalara dikkat çekilmelidir. Rusya’nın bu çatışmaları kendi çıkarları doğrultusunda bölgede huzursuzluk yaratmak ve bölge ülkelerine baskıda bulunmak için kullanması engellenmelidir.

 

–  ABD ve AB’nin demokrasi destek programlarının uyumlaştırılması: İki küresel gücün de bölge üzerindeki demokrasi projelerinin ortak bir platforma oturtulması gerekmektedir. Bunların amacı yeni demokrasilerin ekonomik gelişmelerini hızlandırmak ve demokratik kurumsallaşma kapasitelerini güçlendirmektir.

 

–  Ukrayna’ya odaklanılmalı: Ukrayna’daki darbenin başarısını bölge için önemli gören ABD, darbe sonrası gelişmelerle de yakından ilgilenmelidir. Çünkü Ukrayna diğer devletler için bir model olabilir ve onları batıya yaklaştırabilir.

 

Rusya Federasyonu:

 

11 Eylül terörist saldırılarından sonra Afganistan’a ve ardından da Irak’a yapılan askeri müdahaleler “uluslararası terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak uluslararası yeniden yapılanma sürecine dönüşmüştür. ABD ortaya attığı ve kısaca “Büyük Ortadoğu Projesi” ile Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada dünyayı yeniden dizayn etmeye kalkışırken, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya, artan petrol fiyatlarının da desteğini arkasına alan yeni lideri Vladimir Putin ile bölgede yeni bir “Dış Politika Konsepti” geliştirmeye başlamıştır.

 

11 Eylül hadiseleri ve arkasından yaşanan gelişmeler Rusya Federasyonu’nun dış politika ve güvenlik doktrinlerinde geleneksel çizginin sınırlarını oldukça zorlayacak nitelikte değişikliklere yol açmıştır. Artık, Rusya’nın uluslararası bir güç olmadığının, en azından uluslararası bir güç olmanın ekonomik altyapısını karşılamaktan uzak olduğunun farkına varan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya’yı global arenadan çekerek, bölgesel ve/fakat etkin bir güç haline dönüştürmek istemektedir. Bu çerçevede Moskova, ABD ile yakınlaşarak genelde Batı dünyası ile bütünleşme politikaları takip etmeye başlamıştır. Politik olduğu kadar ekonomik gerekçelere de dayanan bu kararla Rusya, en azından bir süreliğine küresel iddialarından vazgeçtiğini ortaya koymuştur.[7]

 

Putin, Rusya içerisinde dizginleri ele almasının ardından, yakın çevresine yönelmiş ve Yeltsin döneminde eski Sovyet coğrafyası ülkeleri ile bozulmaya yüz tutan ilişkilerini yeniden düzenlemeye başlamıştır. Ancak, 11 Eylül’den sonra Rus dış politikasında yeni açılımlar ortaya çıkmıştır. Başkan Putin, yeni jeopolitik ortamda Batı ile yakınlaşma politikaları geliştirmiştir.

 

11 Eylül’den sonra küresel düzeyde dış politikasında en radikal değişimi yaşayan ülkelerden birisi de Rusya olmuştur. Başkan Putin iç politikada önemli riskler alarak terörizme karşı savaşta ABD’ye tam destek sağlamış ve Batı ile Avrasyacılık arasında bir eksene oturtulmaya çalışılan Rusya’nın yönü, 11 Eylül’den sonra Batı ile bütünleşmeye ve bu anlamda ABD ile müttefikliğe doğru çevrilmiştir. ABD ile hızlı başlayan balayı bu ülkenin Orta Asya’da birbiri ardına askerî üsler edinmesiyle neticelenmiştir. Ancak bir taraftan Rusya içerisinde yükselen Batı karşıtı söylem ve diğer yandan da ABD’den umulanın bulunamaması, Moskova’da ABD’ye verilen desteğin sorgulanmasına ve Kremlin’in dış politika alternatiflerini açık tutmasına sebep olmuştur.

 

ABD Afganistan operasyonları sonrası Rusya’nın dış politika ve millî güvenlik konseptlerinde oldukça önemli bir yer tutan “Yakın Çevre” politikasını âdeta ortadan kaldırarak Orta Asya ülkelerinde peş peşe askerî üsler edinmesi, diğer yandan da Afganistan ile hiçte alâkası olmayan ve Hazar petrollerinin geçiş güzergâhı olan Gürcistan’a askerî yardım ve teknik personel yardımını artırmaya başlaması, Rusya’nın alternatif politikalar geliştirilmesi yönündeki çabalarını hızlandırmıştır. ABD, Orta Asya’ya yerleşmekle Rus jeopolitik menfaatlerine çok büyük zarar vermiş olmasına rağmen Başkan Putin Batı’yla başlatmış olduğu işbirliğinin zarar görmemesi için buna fazla ses çıkarmamıştır. Ancak, Orta Asya’dan sonra ABD’nin Karadeniz ve Kafkasya’da da giderek ağırlığını hissettirmeye başlaması ve Gürcistan’a verdiği desteği her geçen gün arttırması, Rusya’yı bölgede oldukça rahatsız etmeye başlamıştır. Bu çerçevede Orta Asya’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kuran Rusya ABD ile rekabet etmeye başlamıştır. Zaman içerisinde bu rekabetin Karadeniz’e kayması Rusya açısından özellikle enerji nakil hatlarında stratejik önemi olan bu bölgeye verilen önemin daha da artmasına sebep olmuştur.

 

Rusya’nın bölgedeki önceliklerini sıralamak gerekirse politik, ekonomik, askeri hakimiyetini devam ettirmek; Karadeniz ve Kafkasya devletlerinin dış politikasını Rus çıkarları doğrultusunda kontrol etmek ve özellikle de Türkiye, ABD ve Batının etkin olmalarını engellemektir[8].

 

Avrupa Birliği:

 

AB’nin bölgeye olan ilgisinin artması AB genişleme süreciyle paralellik göstermektedir. AB Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin üyelikleriyle birlikte Karadeniz’e komşu olmuştur. 2007’de Romanya ve Bulgaristan’ın ve ileriki bir tarihte belki de Türkiye’nin de birliğe üye olmalarıyla AB, Karadeniz’de etkin bir güç haline gelebilir. Yeni komşularla yapılacak olan işbirliği AB’nin Karadeniz perspektifini net hale getirecektir. Yeni katılacak üyelerle AB Karadeniz’e komşu olacağı için Karadeniz tartışmalarına Yeni Komşuluk Politikası  (YKP) çerçevesinde yaklaşacaktır. YKP’nin amaçları tarafların birbirinin egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü tanıması; çatışmaların çözümü; insan haklarına ve demokratik kurumlara önem verilmesi; ekonomik reformların uygulanması şeklinde sıralanabilir[9]. Bununla birlikte bölgenin enerji yolları üzerinde bulunması da enerji ihtiyacını dış kaynaklardan sağlayan AB için önemli hale gelmesinin diğer sebebidir. 2007’den sonra fiili olarak Karadeniz’e komşu olacak AB için bölgenin istikrarlı ve güvenli olması ayrıca önem taşımaktadır. Özellikle Kafkaslar ve Doğu Avrupa’daki istikrarsızlığın ve problemlerin buralardan batıya doğru göçlere neden olabileceği için AB’nin sınırların korunması konusunda da bölge ile ilgilenmesi gerekmektedir. Fakat bu noktada AB Anayasası’nın onaylanmaması sonucunda AB içinde oluşan olumsuz havanın da bölgeye olan ilgiyi azalttığı da gözden kaçmamalıdır.

 

Daha önce belirtildiği gibi enerji ihtiyacını dışarıdan sağlayan AB için petrol aktarımını durduracak ya da geciktirecek problemlerin engellenmesi ve bu çabalara destek verilmesi önemlidir. Ayrıca çevresel faktörler de AB ile Karadeniz arasında bir bağ oluşturmaktadır. Muhtemelen 2008’e sarkacak olan Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliklerinin gerçekleşmesinden sonra AB’nin Karadeniz’e kendi kıyısı da olacağı için kıyı çevresinin korunması, su kıtlığı ve radyoaktif atıklarla mücadele AB’nin kaçınılmaz sorumluluklarından olacaktır. Yine benzer şekilde AB’nin sınırları Karadeniz’e dayanınca petrol tankerlerinin geçişlerinin güvenliği konusunda AB standartları gündeme gelecektir.  Bölgedeki özellikle Kafkaslar ve Doğu Avrupa’daki istikrarsızlık ve problemler buralardan Batıya doğru göçlere neden olabileceği için AB’nin sınırların korunması konusunda da Karadeniz ile ilgilenmesi çıkarına gözükmektedir.[10]

 

Kıyıdaş Ülkeler:

 

Türkiye, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan’ın Karadeniz konusundaki politika ve beklentileri birbirinden farklılık arzetmektedir. Ancak bu farklı küresel beklentilerine rağmen kıyıdaş ülkelerin bölgesel önceliklerinde benzer hususlar da bulunmaktadır. Bölgesel istikrar ve güvenlik, sürdürülebilir kalkınma, ulaşım yollarının güvenliği gibi konularda genel bir fikir birliği sözkonusudur. ABD ve Batı çıkarları bölgenin istikrarlı, reforma açık; enerji yollarının güvenlikli, dış kaynaklı krizlerden uzak bir şekilde bulunmasını gerekli kılmaktadır. Bunun için de bölge ülkelerinde demokratik kurumsal mekanizmaların ve politik süreçlerin oluşturulmaları; uluslararası hukukun üstünlüğünün kabul edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Romanya ve Bulgaristan’ın ABD üslerine açılması bu ülkeleri önemli hale getirmiştir. Ukrayna, Azerbaycan ve Gürcistan’ın da Batı bloğuna destek verdiği bilinmektedir. Bu durum sayesinde Batı ile yakın ilişkiler kuran bu devletler güvenlik sektörlerini geliştirmekte, ekonomik yardım almakta ve ayrıca da NATO nezdinde itibar kazanmaktadırlar. Bu devletlerin demokratikleşme ve istikrarı Rusya’dan uzaklaşıp Batı etkisi altına girmek olarak algılamaları ülkelerin kendi iç dinamiklerini göz ardı edip jakoben bir tavırla ithal ve yapay bir değişim sürecine maruz kalmalarına sebep olmaktadır. Orduların ve sivil toplumun da siyasi idareye tam manasıyla bağlı olamaması sayesinde bölgede iktidar değişiklikleri meşrulaşmaktadır. Demokratik reform süreci için gerekli yardımların, bu konuda tecrübeli batıdan gelmesi de bölge devletlerini batıya daha çok bağlamaktadır. Rusya ve batı arasında sıkışmış olan bu devletler genel olarak Rus etkisinden kurtulmak istiyorlar. Fakat Ukrayna örneğinde olduğu gibi enerji ve diğer ekonomik konulardaki Rusya’ya olan bağlılık bu durumu zorlaştırıyor.

 

Ukrayna bağımsızlığını kazandıktan sonra kendisine kalan Sovyet askeri donanması ve limanları ile bölgede güçlü bir aktör olarak ortaya çıkmıştır. Ukrayna, bir yandan Batı ile bütünleşme isteği bir yandan Rusya’ya enerji konusunda olan bağımlılığı yüzünden kendisini arada kalmış hissetmektedir.[11] Romanya da benzer şekilde yaptığı ikili anlaşmalar ile bölgede aktif rol oynamaya çalışmaktadır. Ayrıca Hazar petrollerinin Batıya aktarılmasında geçiş yolu olarak Constante-Trieste hattından ekonomik kazanç sağlamaya çalışmaktadır. Bulgaristan genel olarak Avrupa ve ABD’nin Karadeniz konusundaki taleplerini desteklemekle birlikte Romanya’ya göre daha tereddütlü bir yaklaşım sergilemektedir.

 

Karadeniz, Sovyetlerin dağılmasından sonra bu denizdeki en güçlü donanmaya sahip Türkiye İstanbul ve Çanakkale boğazlarına hakimiyeti ile askeri üstünlük sağlamış ve bölge güvenliği için önemli görevler üstlenmiş bir görüntü içindedir.[12] Karadeniz’in güvenliği söz konusu olduğu zaman en çok üzerinde durulması gereken devlet Türkiye olması gerekirken yapılan tartışmalarda ve toplantılarda Türkiye’nin konu hakkındaki gerçek görüşlerine pek yer verilmemektedir. Türkiye’nin NATO üyesi ve AB aday ülkesi olduğu için ve belki de uzun yıllardır izlediği batıcı dış politikanın sonucu bir beklenti olarak AB ve ABD’nin taleplerini kabul etmesi istenmektedir. Karadeniz ile ilgili terör, kaçakçılık ve boğazlardan geçen petrol tankerlerinin yarattığı güvenlik endişesi en çok Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

 

Türkiye’nin Lozan’dan sonra egemenlik alanlarını belirleyen diğer belge 1936 Montrö Boğazlar sözleşmesidir. Montrö ile Karadeniz’e girişin kuralları kıyıdaş devletlerin çıkarına olacak şekilde belirlenmiştir. En önemlisi kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerinin girmesi engellenmiştir. Sivil gemilerin girişleri için ise çeşitli süre ve tonaj kısıtları koyulmuştur. ABD’nin Karadeniz’e NATO kuvvetini sokma hedefinin gerçekleşmesi için kendisinin de bildiği gibi Montrö’de değişiklikler yapmak gerekecektir. Montrö Antlaşmasının tadil edilmesi, Türkiye’nin Kurtuluş savaşı sonrası sağladığı şartların aşındırılmasının başlangıcını oluşturmak tehlikesini taşımaktadır.[13] Rusya bu konuda Türkiye’yi desteklemektedir. Vladimir Putin Ankara ziyaretinde “Rusya Montrö Anlaşmasının çiğnenip, Karadeniz’e yabancı donanmaların girmesine, Türkiye gibi karşı… Şu anda, Karadeniz’in güvenliğini birlikte sağlıyoruz” diyerek Rusya’nın konu ile tutumunu ortaya koymuştur.[14]

 

Karadeniz Merkezli Uluslararası Kuruluşlar:

 

1- Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ): KEİ, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bölge ülkeleri arasında ekonomik işbirliğini artırmayı hedeflemiş ve dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın aktif girişimleri sonucu kurulmuş bir bölgesel işbirliği örgütüdür. Ancak zaman içinde bölgesel ve küresel düzeyde yaşanan gelişmeler sonucunda KEİ fazla bir yaşam şansı bulamamış ve “danışma” nitelikli toplantılar yapan bir örgüt haline dönüşmüştür. KEİ daha çok Türkiye’nin öncülük yaptığı bir bölgesel ekonomik işbirliği girişimidir. Örgütün işlemesinde ve yaşamasında Ankara’nın önemli bir rolü bulunmaktadır. KEİ, doğuda Japon Denizi’nden batıda Baltık Denizi’ne, kuzeyde Kuzey Buz Denizi’nden güneyde Akdeniz’e kadar 19 milyon km2’lik bir alanı kapsamaktadır. KEİ bölgesi yıllık 309 milyar dolarlık dış ticaret kapasitesi ve 327 milyon üretici ve tüketici nüfusa sahiptir. Ayrıca bu bölge Körfez Bölgesinden sonra en geniş petrol ve doğal gaz kaynağına sahiptir.

 

Türkiye’nin öncülüğünde kurulan 1992 yılında kurulan KEİ’nin dönem başkanlığının 1 Mayıs-31 Ekim 2007 tarihleri arasında altı ay boyunca Türkiye’ye geçecek olması son derece önemlidir. 2007 yılında 15. kuruluş yıldönümünü devlet başkanları zirvesi ile kutlamaya hazırlanan KEİ’nin Türkiye’nin dönem başkanlığında bu örgütü canlandıracak ve bölge dışı küresel güçlerin bölgeye girişini engelleyecek yeni politikalar üretilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.[15]

 

Bölge devletleri arasında KEI örgütünden başka 1993 yılında BM ve AB’nin desteği ile kurulmuş Karadeniz Çevre Programı (Black Sea Environment Programme) vardır. Yine benzer şekilde1993 yılında AB, Avrupa-Kafkaslar-Asya Geçiş Koridoru’nun (The Transport Corridor Europe-Caucasus-Asia) kurulmasını desteklemiştir. 1995’te kurulan Avrupa’ya Devletlerarası Petrol ve Gaz Aktarımı (Interstate Oil Gas Transport to Europe) da bir başka AB fonlu bölgesel programdır. Ancak AB genişleyen yapısı ve bunun sonuçlarını kontrol etmek için geliştirdiği YKP çerçevesinde daha geniş, şimdiye kadar yapılmış anlaşma ve ortaklıkları da içine alabilecek şemsiye anlaşmalar ve programlar yapmak istemektedir.[16]

 

2- Karadeniz İşbirliği Görev Grubu: Türkiye’nin önderliğinde Karadeniz’e sahili bulunan devletler arasında işbirliğini güçlendirmek, Karadeniz Bölgesi’nde barışı ve istikrarı arttırmak amacıyla BLACKSEAFOR adıyla 2 Nisan 2001’de kurulmuştur. BLACKSEAFOR’un görevleri; arama ve kurtarma (SAR) harekatı, insani yardım operasyonları, mayın karşı önlemleri (MCM), çevrenin korunmasına yönelik harekat, iyi niyet ziyaretleri ve taraflarca belirtilen diğer görevler şeklinde özetlenebilir. Kuvvetin BM ve AGİT yönetimindeki diğer barış destekleme faaliyetlerinde de kullanılması öngörülmüştür.  Ankara, terörle mücadele amacıyla, kendi yürüttüğü Black Sea Harmony” “Karadeniz Uyum” gücünü de kurmuştur.

 

3- Barış İçin Ortaklık: 1994’te kurulan BİO inisiyatifi, müttefikler ile ortak ülkeler arasında bir diyalog ve işbirliğine imkan sağlamakta ve merkezi ve doğu Avrupa’daki yeni demokrasilerle, Kafkasya ve Orta Asya’daki istekli ülkelerle gerçek ortaklıklar kurulmasını amaçlamaktadır[17]. BİO, Avrasya’da politik ve askeri işbirliğini arttırmaktadır. Katılımcı ülkeler belirlenen alanlarda NATO kuvvetleriyle etkin harekatta bulunabilmektedirler. BİO süreci, bir yandan ittifak üyeliğini hedefleyen ülkelerin üyeliğe hazırlanmasına yardımcı olurken, diğer yandan ittifaka yakın dönemde üye olamayacak ortakların, NATO ile daha sıkı güvenlik ilişkilerini kurmalarını sağlamaktadır.

 

ABD Karadeniz’e Olan İlgisini İtiraf Ediyor

 

Kanaatimizce ABD’nin Karadeniz’e olan ilgisinin altında dünyada ABD donanmasının giremediği ender denizlerden birisi olan Karadeniz’e ABD savaş gemilerinin girebilmesi ve hatta mümkünse bu bölgede askeri üsler edinebilmesi için gerekli ortamın yaratılmasına dönük çalışmalar yatmaktadır. Karadeniz’de ABD’nin istediği ve/ya isteyebileceği deniz üsleri kısa vadede Türkiye (Trabzon)[18], ve Romanya ile Bulgaristan üsleridir. Ancak orta ve uzun vadede ABD’nin istediği üs şu an Rus üslerini barındıran Ukrayna’ya ait olan Sevastopol üssüdür. Bu üs 2005 yılına kadar Rusya’ya kiralanmıştır. Ancak Ukrayna Rus deniz gücünün bu üsten daha erken ayrılması için baskı yapmaktadır. Sevastopol’daki sorunlar nedeniyle Karadeniz’deki deniz üssünü kaybetme tehlikesiyle karşılaşan Rusya alternatif çözümler üretmeye çalışmaktadır. Bu amaçla Rusya’nın Karadeniz’e neredeyse tek çıkışı olan Korosnodor bölgesinde büyük bir deniz üssünün kurulması için çalışmalar başlatılmıştır. İnşaatın 2015 yılına kadar tamamlanması beklenmektedir.

 

ABD, terörle mücadele için Akdeniz’de NATO bünyesinde faaliyet gösteren “Aktif Çaba” adlı deniz gücü operasyonunun görev alanının, Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletilmesini istemesi uzun süredir kapalı kapılar ardında süregelen Karadeniz’de yeni bir rekabetin de gündeme taşımasına sebep olmuştur.

 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya’dan sorumlu üst düzey yetkililerinden Kurt Volker, Washington’da yaptığı bir konuşmada, söz konusu NATO gücünün Karadeniz’de de görev yapmasını istediklerini, ancak Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkeler arasında buna ilişkin görüş ayrılığı olduğunu söyledi. Volker, “Bu konuda özellikle Türkiye gibi bir NATO ülkesine karşı NATO üzerinden baskı yapmak istemiyoruz. İlgili ülkelerle bu işi nasıl çözebileceğimizi konuşuyoruz” dedi. Ancak ABD’nin asıl amacının Karadeniz’deki güvenlik işbirliğine fiilen katılmak ve bu işbirliğini NATO şemsiyesi altına sokmak olduğu bilinmektedir.

 

Ankara bu girişimin, Boğazlar ile ilgili Türkiye’ye haklar tanıyan Montrö Konvansiyonu’nu yeniden tartışmaya açmasından endişe duymaktadır. Halen Karadeniz’de güvenlik işbirliği ile görevli kuruluşlar mevcuttur. Bunlar “BlackSeaFor (Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Grubu) ve Ankara, terörle mücadelenin, kendi yürüttüğü Black Sea Harmony” “Karadeniz Uyum” dur. Bu sbeple de Ankara, Karadeniz ülkelerinin üyesi bulunduğu Karadeniz Gücü (Blackseafor) adlı teşkilatça yapılabileceğini ve ayrıca bir NATO girişimine gerek olmadığını belirtiyor. BlackSeaFor’a bütün kıyıdaş ülkeler üyedir.[19] Kıyıdaş ülkelerin kurdukları 'Blackseafor' arama ve kurtarma operasyonlarını, insancıl yardımı ve çevre korunmasını kapsamaktadır. ABD’nin asıl istediği 11 Eylül 2001’den sonra NATO güdümünde Akdeniz’de vücuda getirilen ve Türkiye’nin de katıldığı 'Active Endeavor' (Etkin Çaba) operasyonlarını Karadeniz’e taşımaktır.[20] Ekin Çaba’nın görevi, deniz ulaşım yollarını izleme altında tutmak ve gerekirse şüpheli gemilere karşı eyleme geçmektir Halen Karadeniz’de bu işlevi Türkiye tek başına 'Black Sea Harmony' adı altında yerine getirimektedir. Rusya da buna katılma kararı almıştır.

 

Ancak Türkiye Karadenizdeki önemli askeri güçlerden birisidir ve yabancı askeri güçlerin  Karadenize girmesi ve Montrö  antlaşmasını yeniden tartışma konusu yapan gelişmeler Türkiye'nin çıkarlarına tertsir. ABD'nin bu konuda önündeki en büyük engel olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin 'feshedilmesini' sağlamak için 'sözleşmeyi fesih hakkı' bulunan 'Montrö'ye akit devlet' sıfatına sahip Romanya ile dirsek temasını sürdürdüğü öğrenildi.[21]

 

Rusya da, Türkiye gibi bu gücü Karadeniz’de istemiyor. NATO’nun yeni üyeleri Bulgaristan ve Romanya ise, ABD’yi destekliyor. Gürcistan ve Ukrayna da, ABD’nin pozisyonuna sıcak bakıyor. Yani Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler, ABD’nin önerisine ilişkin ikiye bölünmüş durumda.

 

ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Volker, konuşmasında, Karadeniz’e daha geniş bir perspektiften bakıldığında, “Sadece bir güvenlik meselesinin değil, aynı zamanda demokratik değişimin, siyasi sistemlerin ve piyasa ekonomilerinin güçlendirilmesini içeren bir bölgesel meselenin olduğunun” görüleceğini söyledi.

 

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Karadeniz'de ABD'nin de hakkı olduğunu savunurken, 'Montrö Antlaşması oldukça açık. Biz de Karadeniz'in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz' dedi.[22] ABD'nin Ankara Büyükelçisi Wilson, Türkiye ile ABD'nin Karadeniz'de çok sayıda ortak çıkarı bulunduğunu söyledi. Özellikle terorizm, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ile ekonomik konularda Ankara ile Washington arasında ortak çaba bulunduğuna dikkat çeken Wilson, Akdeniz'de de 'Akdeniz Ortak Girişimi' bulunduğunu anımsattı. Karadeniz'de de bu ortak girişim doğrultusunda bir çalışma yapmak istediklerini kaydeden Wilson, buna karşın doğrudan Türkiye'den 'Donanmamızı Karadeniz'e sokalım' isteminde bulunmadıklarını söyledi. Ancak ABD'nin bu istemini NATO'ya sunduğu bildiriliyor. Wilson, Montrö Antlaşması'nın Karadeniz'e askeri güç girmesi konusunda açık olduğuna da dikkat çekerken, bu denizin uluslararası bir su olduğunu söyledi. Wilson, 'Montrö Antlaşması oldukça açık, bazı haklar tanıyor. Ve biz Karadeniz'in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz' diye konuştu.

 

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’un bu açıklamalarına karşılık Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Petr Stegniy ‘Kavganın olmadığı durumlarda, yeni kavga aramaya gerek yok’ diyerek tepkisini ortaya koymuştur. Stegniy’e göre asırlar boyu süren rekabet sonucu 1936 yılında imzalanan sözleşme çıkar dengelerini yansıtıyor ve iyi işleyen bir mekanizması var. Stegniy, Montrö’nün değiştirilmesine ilişkin ortaya çıkan tartışmaların yersiz olduğunu söyledi. Büyükelçi, ‘Montrö, bugünün koşullarına uygundur’ dedi.[23] Stegniy aynı zamanda Karadeniz’de NATO gücünün bulunmamasından bahsetmenin de yersiz olduğunu zira üç kıyıdaş ülkenin zaten NATO üyesi ileri sürmüştür.

 

Romanya ve Bulgaristan’dan ABD’ye Üs:

 

Moskova’nın ülkenin siyasi, ekonomik ve askeri açıdan rekabet etkisinin devam ettiği Ukrayna’nın jeopolitik oryantasyonu henüz belirsizliğini korumakta olduğu için, ve Türkiye’nin 2003 Irak krizinde kendi siyasi ve güvenlik gündemini kararlılıkla sürdürmesi, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan’ın, Birleşik Devletler kuvvetlerinin yeniden yerleştirilmesinde en cazip üç bölge haline gelmesini sağlamıştır. Bu üç ülke arasında Gürcistan en istikrarsız ve siyaseti belirsiz olduğundan Romanya ve Bulgaristan en rasyonel seçimler olarak gözükmektedir.

 

Birleşik Devletler jeostratejik ihtiyaçları, Romanya ve Bulgaristan’daki yeni elitlerin hedefleriyle paralellik göstermektedir. Bu hedefler, 2004’te NATO’ya müracaatta sunulan AB’yle hızlı bütünleşme ve muhtemel bir Rus hegemonyasının kurulması girişimine karşı çifte güvenlik garantisi sağlanmasıdır (Birleşik Devletler / NATO ve AB / ESDP).

 

ABD Dışişleri Bakanı Condollezza Rice’in Romanya gezisi sırasında bu ülke ile Romanya’da Amerikan üslerinin kurulmasını öngören anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmayla ABD; Romanya’da Babadağ, Mihail Kogalniceanu Havalimanı (Kara Deniz limanı olan Köstence yakınında) ve Bükreş’in neredeyse 200 km doğusundaki Fetesti’dir. Bu üslerde aynı zamanda Doğu Avrupa Müdahale Gücü (EETAF, Eastern Europeean Task Force) kurulacağı ve 'Mihail Kogalniceanu üssünde (güneydoğu, Karadeniz sahilleri) daimi bir şekilde yaklaşık yüz kişilik bir kurmay başkanlığı' kurulacağı da planlanmaktadır. Bulgaristan’ın Türkiye ile olan güneydeki sınırına yakın Bezmer hava üssü ile Novo Selo atış menzili’dir.[24] Her iki ülkede yaklaşık 5 bin ABD askerinin konuşlandırılması planlanmaktadır. Gürcistan da ABD için ülkedeki Rus üslerini çıkarmak için çaba harcamakta, AB ile ikili askeri anlaşmalar imzalayarak bu ülkenin askeri varlığını kabul etmek için çaba harcamaktadır.

 

Rusya’dan Karadeniz’de Yeni Donanma Üssü Kurma Çalışmaları

 

Rusya Devlet Başkanı Putin, Novorossisk’te Rusya donanması için yeni bir deniz üssünün kurulması konusunda bir kararname imzalamıştır. Bu kararname ile SSCB sonrasında Karadeniz’de Rus donanması için Ukrayna toprakları içerisinde kalan Sivastopol dışında ilk defa doğrudan Rusya toprakları içersinde bir deniz üssünün kuruluş çalışmaları başlatılmıştır. Bu yeni üssün kurulmasına rağmen Başkan Putin yapmış olduğu açıklamada bunun, Rus donanmasının, ana karargahı olan Ukrayna sınırları içerisindeki Sivastopol’u terk edeceği anlamına gelmediğini açıklamıştır. Rus donanmasının farklı seçenekleri değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Putin, Karadeniz ve Azak Denizi’nin Rusya için büyük stratejik öneme sahip olduğuna işaret etmiştir.  Ayrıca Başkan Putin’in yanı sıra; Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov’da, 20 Eylül’de yaptığı açıklamada 2005 yılında Novorossiysk kentinde Rus Karadeniz Donanması için üs inşa edilmeye başlanacağını ifade etmiştir.

 

Bu açıklama görünürde sadece Novorossiysk'te Karadeniz Donanması Üssü’nün kurulmasından ibaret gibi gözükse de gözlemciler bunun yanı sıra; Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, 'Azak Denizi-Karadeniz Bölgesinde Diplomatik ve Askeri Sorunların Çözümü Konusunda Bakanlık ve Kurumların Eşgüdüm Planı' konusunda da bir kararname imzalayarak yalnız Novorossiysk'te değil, Rusya'nın Azak Denizi ile Karadeniz kıyılarında (ayrıca adalarda ve Taganrog, Tuapse, Gelencik kentleri gibi yerleşim merkezlerinde) askeri altyapının kurulmasıyla ilgili olduğunu iddia etmektedirler. Rusya Savunma Bakanlığı'ndaki kaynaklar, planın 'gizli' damgası taşıdığını ifade etmektedirler. Söz konusu iddianın doğru olması durumunda Rusya’nın Boğazları da kapsayacak şekilde Karadeniz-Hazar Denizi ekseninde askeri olarak yeniden bir yapılanma içerisine girdiği anlaşılmaktadır. ABD’nin bölgeye gelişiyle Rusya’nın güneyinde jeopolitik durum değişmektedir. Rusya, Orta Asya’dan sonra ABD’nin Hazar’da Azerbaycan’a ait Apşeron yarımadasında da konuşlanacağından endişe etmektedir. Rusya Genelkurmay Başkanı Birinci Yardımcısı Yuri Baluyevski, Azerbaycan'ın Apşeron yarımadasında Amerikan üslerinin konuşlandırılma ihtimali dolayısıyla daha önce kaygılarını belirtmişti. Belki de bu yüzden, Rusya'nın Hazar Donanması basit koruma ve ekonomik faaliyetlerden, tatbikat ve atışlarla birlikte askeri-stratejik hedeflere yönelmektedir.

 

Diğer yandan Rusya ile Ukrayna arasında uzun yıllardır Azak Denizi’nin statü sorunu çözümlenemeden kalmaktadır. Söz konusu sorun, Rusya açısından bölgede stratejik nitelikteki en önemli problemlerden biridir. Zira Ukrayna'nın NATO'ya katılması durumunda Azak Denizi sahası askeri ve stratejik açıdan büyük önem kazanacaktır. Denizin statüsünün Ukrayna senaryosuna göre belirlenmesi halinde, NATO gemileri Azak Denizi'ne serbestçe girebilecektir. Bu senaryo ise Rusya’nın tahammül sınırlarının ötesindedir.

 

Bütün bu senaryolar Rusya’yı Azak Denizi ve Karadeniz bölgesinde askeri açıdan daha aktif olmaya itmektedir. Rusya bir yandan güney bölgelerinde yeni bir deniz kuvvetleri grubu oluşturulmaya başlamakta, diğer yandan, Karadeniz Donanması'nın deniz piyade taburlarından birisini Sivastopol'dan Novorossiysk'e aktarılmaya başlamıştır. Ayrıca Taganrog kentinde, gerekli tüm altyapısıyla birlikte bir askeri havaalanı bitirilmek üzeredir. Gelencik ve Tuapse'de bot birliklerinin konuşlandırılması için gerekli hazırlıklar tamamlanmış durumdadır. Rusya’nın bölgede askeri olarak aktif duruma geçmesi ve tartışmalı adaların tümünün, balıkçılık ve muhtemelen petrol ve doğalgaz dahil, doğal kaynakların bulunduğu sahaların Rusya'nın askeri kontrolüne geçecek olması, durumu daha da hassaslaştırmaktadır.

 

Diğer yandan Rusya bölgede Ukrayna ile olası bir NATO sorunu öncesinde gerekli girişimleri yaparken, diğer yandan ABD’nin Hazar bölgesine yerleşmesini önleyici çabalar içerisine girmektedir. Ancak bundan da önemlisi Başkan Putin ilk defa doğrudan boğazlarla ilgili açıklamalarda bulunarak bölgede Türkiye ile ilişkiler ve boğazlar sorununa Rusya’nın daha fazla eğileceği mesajını vermiştir.

 

Başkan Putin, savunma ve güvenlikten sorumlu bakanlarla Azak Denizi kıyısında bir Rus kenti Yeysk'te bir araya gelerek bölgedeki durumu ele almıştır. Bu toplantı vesilesiyle yapmış olduğu açıklamada Türkiye’yi kast ederek, “Partnerlerimizin ekolojik sorunlar gibi nesnel kaygılarını gözetmek zorundayız; Bu çok önemli. Ama her şey uluslararası hukuka ve imzalanmış mevcut anlaşmalara uygun olarak yapılmalıdır” dedi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, boğazlardan Rus petrol tankerlerinin geçişi konusunda Türkiye’yi anlayışla karşıladığı mesajını verirken bir yandan da Türkiye’ye yönelik eleştiride bulunmuştur. Putin, Türkiye’nin İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan geçişi sınırlayacak girişimlerde bulunduğunu ve bunun Novorssisk Limanından sevk edilen petrolden kaynaklandığını ifade etmiştir. Rus lider, boğazlardan geçişlerdeki kısıtlama çabalarını aynı zamanda “Rakiplerinin Rusya’ya baskı yapma arzusu” olarak değerlendirmiştir. Bölgeyi Rusya’nın “stratejik çıkar bölgesi”  olarak adlandıran Putin,  bütün bu sorunları Rusya Güvenlik Konseyi toplantısında ele alma teklifinde bulunmuş ve Rus Dışişleri Bakanlığı’na bölgedeki tüm seyrüseferleri dikkatle izlemeleri konusunda talimat vermiştir.[25]

 

Rusya aynı zamanda Hazar Denizi’nde de ABD ile rekabeti güçlendirmektedir. Azerbaycan ziyaretinde bulunan Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov Hazar'a kıyısı olan beş ülkenin (Azerbaycan, İran, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan) oluşturacağı bu ittifakı, kitle imha silahlarının yayılmasını önleyecek, ayrıca başka tehdit ve tehlikelerin önüne geçecek Hazar'da 'Casfor' adı altında, bir ortak acil müdahale birliğinin oluşturulmasını istediğini belirtmiştir.

 

Karadeniz’de ‘Dondurulmuş İhtilaflar’:

 

Karadeniz Bölgesinde Tehdit Algılamalarının en önemlisini “etnik çatışmalar” ve “dondurulmuş ihtilaflar” oluşturmaktadır. Birbiri ile iç içe geçmiş Kafkasya ve Karadeniz bölgeleri SSCB sonrası etnik çatışmaların en yoğun olarak yaşandığı bölgelerin başında gelmektedir. Sırasıyla bakacak olursak aynı zamanda KEİB üyesi ülkeleri de oluşturan bölge ülkeleri arasında; Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ sorunu, Gürcistan’ın kendi içerisinde yaşadığı Abahazya, Güney Osetya sorunları, daha yeni çözmeyi başardığı ancak içerisinde her zaman alevlenme potansiyeli taşıdığı Acaristan sorunu ve Gürcistan için şimdilik üstü örtülmüş olan ve ilerde şartların oluştuğu bir ortamda ortaya çıkabilecek Cevaheti sorunu KEİB üyesi Güney Kafkasya ülkelerinin yaşadığı etnik sorunları oluşturmaktadır.

 

Bir diğer bölge ülkesi Rusya, herkese malum olan etnik Çeçen sorununu halen çözebilmiş değildir ve kısa bir sürede de çözme ihtimali gözükmemektedir. Diğer yandan diğer Kuzey Kafkasya ülkeleri de her an etnik çatışma tehdidi altında yaşamaktadırlar. Rusya’da son günlerde yeniden tartışılmaya başlanan federal bölgelerin birleştirilerek azaltılması konuları yeni bazı etnik çatışmaları gündeme getirme potansiyeline sahiptir.

 

Özellikle AB güvenliği için son derece önemli bir ülke olan Ukrayna’nın Kırım bölgesi muhtemel etnik çatışmaları yaşanabileceği bölgeler içerisindedir. Özellikle Rus, Kırım Tatarı ve Ukraynalılar arasında bu gün olmazsa bile ilerde bu tip sorunların yaşanması ihtimali yüksektir.

 

Moldova muhtemel etnik sorunların yaşanabileceği bir diğer ülkeyi oluşturmaktadır. Özellikle Trans-Dniester bölgesinde yaşanan ayrılıkçı hareketler bu bölgedeki başlıca sorunlardan birisini oluşturmaktadır. Yine ülkedeki şartların değişmesi Gaguzları da yeni bir çatışmanın eşiğine getirebilir. Tabi özellikle de Trans-Dniester bölgesindeki sorunlar NATO üyesi ve Moldova ile aynı ırktan olan Romanya’yı da içine alacak şekilde genişleme ihtimaline sahiptir. Bununla beraber daha az ihtimale sahip olmakla beraber Türkiye ve Yunanistan arasında çıkabilecek bazı sorunlar ile Irak’ın parçalanması durumunda burada kurulacak bir Kürt devleti Türkiye’yi de içine alacak şekilde bölgede daha geniş çaplı çatışmaların çıkmasına sebep olabilir.

 

Yukarıda bahsi geçen etnik sorun ihtimallerinden özellikle Müslüman nüfus azınlığına sahip bölgelerin Orta doğu bölgesi ve buradaki bazı guruplarla doğrudan etkileşim içerisinde olmaları ve bölgede ABD’nin yürüttüğü politikaların bölge dengelerini değiştirecek nitelikte olması buradaki sorunları Orta doğu bölgesi ile beraber düşünmemizi gerektirmektedir.

 

Karadeniz bölgesi ülkelerinde etnik sorunlarla beraber bazı ülkelerde daha tam olarak oturmamış demokrasi ve yönetim sorunları da bulunmaktadır. Gürcistan örneğinde olduğu gibi bölge dışı faktörlerin de etkisiyle bölgede rejim değişikliklerine gidilmektedir. Bölge dışı aktörlerin başında “Soros” gelmektedir. Bölgedeki demokrasi tartışmalarında ABD, AB gibi yeni bir faktörü “Soros Faktörünü” de artık dikkate almak gerekmektedir. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da başarılı bir şekilde uygulanan Soros faktörünün ve sivil devrimlerin diğer ülkelere de sıçratılmasına çalışılmaktadır.

 

Bölge ülkeleri ve özellikle de AB açısından bir diğer önemli sorunu bu bölge ülkeleri üzerinden Avrupa’ya ulaşan enerji hatlarının güvenliği konusu gelmektedir. Bölgede enerji güvenliğini tehdit eden unsurların başında yaşanan etnik çatışmalar ve ülkeler arası rekabet gelmektedir.

 

Bölgesel işbirliği ve Karadeniz bölgesinin güvenliğine tehdit eden unsurları tanımladıktan sonra bu tehditlere yönelik hâl çarelerini düşündüğümüzde burada bölge ülkelerinin ve özellikle de Türkiye ve Ukrayna’nın rolünün son derece önemli rolü olduğu görülmektedir. Her iki ülke de coğrafik ve jostratejik konumları ile beraber bölgedeki sorunlara müdahale imkanları sebebiyle Türkiye ve Ukrayna’nın yakın işbirliği son derece önem arzetmektedir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Zira, bu bölgede yaşanacak sorunlar sadece bölgenin sorunları olmaktan çok daha öteye geçmiştir. Bu bölgede yaşanacak sorunlar aynı zamanda doğrudan AB’nin güvenliğini tehdit eder boyuttadır. Diğer yandan dünyanın jandarmalığına soyunan ABD için bölgede yaşanan herhangi bir sorun da doğrudan ABD’nin çıkarlarına zarar verecek niteliği bürünebilecektir.[26]

 

25 Nisan 2002 tarihinde Kiev’de imzalanmış olan Karadeniz'de Askeri ve Deniz Alanındaki Güven ve Güvenliğin Pekiştirilme Tedbirleri Belgesi, uluslararası arenadaki durumun esas olarak değişmesi sonucunda geleneksel mekanizmaların geliştirilmesine ihtiyaç duyulduğuna dair bölge ülkelerinin görüşlerine ortak olduğunu ortaya koyar. Bu Belge, KEİT üye ülkeleri Dış İlişkiler Bakanları Konseyi'nin altıncı toplantısında onaylandı, bu işte ilk adımı atan ise 1993 yılında Ukrayna oldu. Bu çerçevede şunu vurgulamak istiyorum ki, Güven ve Güvenliği Pekiştirme Tedbirleri'nin (GGPT) kullanılması devletler arasında askeri ve siyasi konularda yeni işbirliği yönü olarak nitelendirilebilir. Bundan önce GGTP sadece kara kuvvetleri ve hava kuvvetleri için kullanılırdı.

 

Altı Karadeniz ülkesi arasında olan ve Belge'nin maddelerinde öngörülen işbirliğinin ana hatları arasında deniz kuvvetleri üslerinin ziyareti, deniz kuvvetlerine ait bilgilerin değişimi, her yıl deniz kuvvetleri güven eğitimi ve istişare yapılması gibi işbirliği alanları yer almaktadır.

 

Baltıklar-Karadeniz-Hazar Denizi Alanında Demokratik Ülkeler Birliği Kurma Girişimi

 

2003 yılı sonlarında Gürcistan’da  “Gül Devrimi” ile iktidara gelen Mihael Saakaşvili ve ondan yaklaşık bir yıl sonra Ukrayna’da “Turuncu Devrim” sonucunda devlet başkanlığı koltuğuna oturan Viktor Yuşenko’nun uzun süreden beri “Demokratik Tercih Milletleri Topluluğu” (The Community of Democratic Choice-CDC) dedikleri bir birliğin kurulması için çalışmaktaydılar. Önce 22 Nisan’da 2005’de Moldova’nın Başkenti Kişinyev’deki GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova) toplantısında formüle edilen ve “Baltıklardan Hazar’a kadar demokrasi” sloganı ile gündeme getirilmiştir.

 

Eski Sovyet cumhuriyetlerinde demokrasi ve özgürlüğün savunulması için yeni bir bölgesel ittifak kurma çağrısını gündeme getiren Ukrayna ve Gürcistan liderleri, adına “Demokratik Tercih Milletleri Topluluğu” dedikleri bir birliğin kurulması için çalışacaklarını deklare etmişlerdir. 12 Ağustos 2005 tarihinde Gürcistan’ın Borjomi Kentinde bir araya gelen liderler, yeni birlik için “Bu, Avrupa çapında yeni bir demokrasi, güvenlik, istikrar ve barış döneminin filizlenmesine yardımcı olacaktır.” ifadesini kullanmışlardır.

 

Putin’in ifadesiyle “eski Sovyet cumhuriyetlerini medeni bir şekilde boşanması için bir araya getiren Bağımsız Devletler Topluluğu” (BDT)’ye karşı geliştirilen bu yeni oluşum son dönemde Orta Asya’da ABD’ye meydan okuyan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne de (ŞİÖ) adeta  bir cevap niteliğindedir. Aslında eski Sovyet coğrafyasında Batı yanlısı alternatif birlik kurma düşüncesi yeni değildir. Zira, Moskova’nın etkisini sınırlandırmak için ABD tarafından daha önce GUAM kurdurulmuştu. Önceleri 4 üyeden oluşan bu birliğe daha sonra Özbekistan’da  katılmış ancak, 2002 yılından beri fiilen çalışmalarına iştirak etmediği GU(U)AM’dan 5 Mayıs 2005 tarihinde resmen ayrılmıştır. GUAM’dan Özbekistan’ın ayrılması ve bu örgütün genişleme umutlarını tüketmesi üzerine şimdi sivil devrim rüzgarlarının estiği eski Sovyet mekanında daha geniş katılımlı bir demokratik birliğin kuruluşu gündeme getirilmiştir. Demokratik Tercih Milletleri Topluluğu Aralık 2005’te Ukrayna’da yapılan bir toplantı ile hayata geçirilmiştir. Kiev'de bir araya gelen Ukrayna, Gürcistan, Letonya, Litvanya, Estonya, Moldavya, Makedonya, Slovenya ve Romanya'nın üst düzey temsilcileri, Demokratik Tercih Birliği'nin oluşturulmasıyla ilgili bir deklarasyona imza atmışlardır. Bu topluluğun ikinci toplantısı Mart 2006’da Tiflis’te ve Mayıs ayı başında da ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in katılımıyla Litvanya’da Baltık ve Karadeniz ülkeleri liderler zirvesi yapılmıştır. Bu topuluğun kurulması tamamıyla Rusya’yı çevrelemek ve Rusya etrafında Baltıklardan Karadeniz ve Hazar’a uzanan bir coğrafyada Batı yanlısı devletleri bir araya getirmektedir.

 

Batı Türk-Rus İşbirliğinden Endişeli

 

Soğuk Savaş döneminin iki farklı kutbunda yer alan Türkiye ve Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iki komşu ülke olarak bölgede başbaşa kalmışlardır. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasında ortaya çıkan “jeopolitik kara deliği” uluslar arası güçlerin kapatma girişimleri Rusya’yı ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştır. Özellikle Türkiye’nin, bu dağılmanın ardından ortaya çıkan Türk devletleri ile ilişki kurma gayretlerini Rusya’nın kıskançlıkla karşılaması iki ülke arasında yeni bir Soğuk Savaşın yaşanmasına sebep olmuştur. Kaybedilen imparatorluğu bir türlü içlerine sindiremeyen, Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni bağımsız devletleri halen kendilerinin bir parçası veya daha ılımlı bir ifadeyle “arka bahçesi” olarak görmeye devam eden Rus bürokrasi ve askerî elitlerinin bu davranış biçimleri ister istemez bu ülkelerde güçlü diyalog politikası benimseyen Türkiye’nin girişimlerini kendi millî çıkarlarına bir tehdit olarak algılamaya başlamasına neden olmuştur.

 

Rus elitleri ve yönetim mekanizmalarının Türkiye’nin bölgeye olan ilgisini kıskançlıkla karşılamaları, 90’lı yılların başlarında Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin sahip oldukları zengin hidrokarbon kaynaklarının işletilmesi ve Batı pazarlarına ulaştırılması konusunda başlayan pazarlıkları iyice körüklemeye başlamıştır. Kısacası Hazar bölgesi olarak tabir edebileceğimiz bu bölgede enerji kaynaklarının işletim hakları konusunda gösterilen mücadeleye Türkiye ve Rusya gibi bölge ülkelerinin yanısıra ABD, İngiltere ve Fransa gibi dünya güçlerinin de katılması ve bu ilk raundu büyük oranda ABD önderliğindeki Batılı şirketlerin kazanması, Rusya’nın kıskançlığını ve tahammül sınırlarını zorlamıştır. Ancak, aslında Türkiye gibi Rusya’nın bu konuda içinde bulunduğu ekonomik krizler sebebiyle fazla yapacağı bir şey yoktu ve bölgede parası olan büyük Batılı şirketler enerji kaynaklarından “aslan payını” almışlardı. Rusya, bu enerji kaynaklarından pay sahibi olma sürecinde Türkiye doğrudan ile çok ciddi mücadele etmemiştir. Zira, bu dönemde enerji kaynakları daha çok Batılı şirketlerin kontrolüne girmiştir.

 

Ancak, o dönemde Hazar bölgesi enerji kaynakları üzerinde mücadele henüz bitmemiştir ve ilkinden daha sert bir mücadele başlamıştır. Bölgenin enerji kaynaklarını Batı pazarlarına ulaştıracak olan enerji koridorlarının tespiti ve güzergah seçiminde, bu defa doğrudan Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelmiş ve “enerji koridorları” iki bölge gücü arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne olmuştur. Bu mücadelede zaman zaman sert tartışmalara ve diğer oyuncuların da müdahalelerine rastlanmış ve PKK/Çeçenistan denklemi bu mücadele içinde sıkça anılan başlıklar arasında yer almıştır. Bu dönemde Rusya’da Yeltsin dönemi ülkeyi dağılmanın eşiğine getirmiştir ve Rusya değişim sancıları yaşamaya başlamıştır. Türkiye ile mücadelelerle geçen ve genelde Türkiye’ye düşmanca tavırlar takınan Yeltsin iktidarı döneminde Türk-Rus ilişkileri potansiyeline rağmen sönük geçmiştir. Yeltsin’in ülkeyi uçurumun kenarına sürüklediğinin anlaşılması ve sağlık sorunları sebebiyle ülkeyi yönetemeyecek duruma gelmesi, 1999 yılının son gününde iktidarı bir süre önce başbakanlığa getirdiği eski istihbaratçı Vladimir Putin’e devretmesine sebep olmuştur.

 

2000 yılı başlarında yapılan seçimlerle iktidarı resmen devralan Putin de, Yeltsin gibi ilk başlarda eski bürokrasi kalıntılarının da etkisiyle Türkiye’ye mesafeli bir politika benimsemiştir. Putin ile beraber Rusya hızla değişmeye ve toparlanmaya başlamıştır. Bu dönemde değişen sadece Rusya değildir, giderek küreselleşen dünya da hızla değişmeye başlamıştır. Bu değişimde en büyük araç hiç şüphesiz ki, bir grup teröristin ABD’de ikiz kulelere düzenledikleri terör saldırıları olmuştur.

 

11 Eylül ile Değişenler

 

11 Eylül terörist saldırılarından sonra Afganistan’a ve ardından da Irak’a yapılan askerî müdahaleler “uluslar arası  terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak uluslar arası  yeniden yapılanma sürecine dönüşmüştür. ABD, ortaya attığı ve kısaca “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak formüle edilen yeni proje ile Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada dünyayı yeniden dizayn etmeye kalkışırken, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya, artan petrol fiyatlarının da desteğini arkasına alan yeni lideri Vladimir Putin ile bölgede yeni bir “Dış Politika Konsepti” geliştirmeye başlamıştır.

 

11 Eylül hadiseleri ve arkasından yaşanan gelişmeler Rusya Federasyonu’nun dış politika ve güvenlik doktrinlerinde geleneksel çizginin sınırlarını oldukça zorlayacak nitelikte değişikliklere yol açmıştır. Artık, Rusya’nın uluslar arası  bir güç olmadığının, en azından uluslar arası  bir güç olmanın  ekonomik  altyapısını karşılamaktan uzak olduğunun farkına varan Putin, Rusya’yı global arenadan çekerek, bölgesel ve/fakat enerji eksenli etkin bir güç haline dönüştürme yolunda çalışmalara başlamıştır. Bu çerçevede Moskova, ABD ile yakınlaşarak genelde Batı dünyası ile bütünleşme politikaları takip etmeye başlamıştır. Politik olduğu kadar ekonomik gerekçelere de dayanan bu kararla Rusya, en azından bir süreliğine küresel iddialarından vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

 

Rusya, küresel politikalardan vazgeçtikten sonra ilk iş olarak yakın çevresine yönelmiştir. Bu çerçevede Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkeleri ile ilişkilerini ekonomik ve askerî bazda geliştirmeye başlamıştır. Enerjiye yönelik politikalarında özellikle de boru hatları mücadelesinde ticarî ve askerî konulardan farklı olarak istediği başarıyı gösteremeyen Rusya bu konuda yeni arayışlara yönelmiştir.

 

Özellikle ABD’nin de desteğiyle Türkiye’nin önerdiği Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) seçeneği, daha ağır basması ve Rusya’nın Bakü-Novorosiskiy seçeneğinin Türk Boğazlarına takılması, Rusya’yı yeni bir muhasebe yapmaya yöneltmiştir. Rusya’nın bu mücadelede bütün açmazlarına karşın Türk seçeneğinin Batıdan da tam destek görmesi üzerine BTC’nin inşasına başlanması ve Rusya kabullenmek istemese de yavaş yavaş enerji koridorları konusundaki bu mücadeleyi kaybettiğini anlamaya başlaması, Rusya ile Türkiye arasındaki bir mücadele alanının daha tarih sahnesinden kalkmasının yollarını açmıştır. Türkiye ile Rusya arasında 90’lı yıllarda başlayan en büyük mücadele alanı olan BTC hattının inşasının engellenememesi, Rusya açısından Türkiye ile rekabetin bundan sonra bu çerçevede anlamını yitirmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla da rekabetin nispeten ortadan kalması iki ülkeyi de işbirliği yolunda düşünmeye itmiştir.

 

Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı:

 

Avrasya coğrafyasının iki hükümran gücü olarak Türkiye ve Rusya Federasyonu; gerek Çarlık Rusya’sı döneminde gerekse de Soğuk Savaş’ın baş aktörlerinden birisi olan SSCB döneminde sürekli birbirlerine karşı bir tehdit algılaması ve rekabet duygusu içinde olmuştur. Hatta iki ülke bu mücadelelerinde zaman zaman sıcak savaşlar da yaşamışlardır. SSCB’nin dağılması, bu mücadelenin sona ereceği yönünde umutlar doğurmuşsa da, iki ülke Avrasya bölgesinde üstünlük sağlama uğrunda yeni bir çıkar mücadelesine girişmişlerdir.

 

2000’li yılların başlarına kadar devam eden bu mücadele, aslında her iki ülkeye faydadan çok zarar getirmiş ve diğer ülkeler bu mücadeleden faydalanarak başta petrol alanları olmak üzere bölgede önemli kazanımlar elde etmişlerdir. 11 Eylül saldırıları Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun bu durumu fark etmelerinde önemli etkenlerden birisi olmuştur ve her iki ülkede de rekabet yerine işbirliği yapabilecekleri alanları ön plana çıkarma yönünde yeni fikir ve istekler ortaya çıkmıştır. Bu fikirler iki ülke arasında resmiyete dökülmüş ve artık rekabet yerine çok boyutlu işbirliğini benimsemişlerdir. Bu amaçla, 16 Kasım 2001’de Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı İgor İvanov tarafından New York’ta “Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı: İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” isimli belge imzalanmıştır.[27]

 

Bu belgenin imzalanma gerekçesi olarak şu hususlar ileri sürülmüştür: “Dünyada meydana gelen tarihî önemdeki köklü değişiklikler, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler manzumesinde, verimli ikili ve bölgesel işbirliğini her alanda dostluk ve karşılıklı güven ruhuyla geliştirecek olanaklarla tanımlanan yeni bir dönem açmıştır. Rusya ve Türkiye, ilişkilerini, güçlendirilmiş yapıcı ortaklık düzeyine taşımak amacıyla ilave çabalar sarf etmek hususunda kararlıdırlar.”[28]

 

16 Kasım 2001’de New York’ta imzalanan Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı: İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa isimli belge, yalın bir ifadeyle iki ülke arasında sorun haline gelen ve sürekli rekabetin yaşandığı Avrasya coğrafyasında “çok boyutlu işbirliğini” öngörmektedir. Türkiye ile Rusya bu eylem planı çerçevesinde bundan böyle sadece ikili işbirliğini sürdürmekle kalmayacak, ayrıca Avrasya coğrafyasında beraber çalışacaklardır. Böylece, imzalanan belgede de ifade edildiği gibi, iki ülke mevcut ilişkilerini “güçlendirilmiş yapıcı ortaklık düzeyi”ne taşımışlardır.[29]

 

Türkiye ile ABD arasında son dönemlerde gerilen ve buna karşılık Rusya ile gelişen ilişkiler Batılı Think Tanklarda tartışılmakta ve bu konuda üst düzey yetkililer açıklamalarda bulunmaktadır. Hudson Institute'nin Stratejik Güvenlik Merkezi Müdür Yardımcısı Richard Weitz, Rusya ve Türkiye'nin, Karadeniz bölgesinde ABD etkisinin sınırlandırılması işinde çabaları birleştirebileceğini söyledi. Weitz, geçmişte Rusya ve Türkiye'nin karşılıklı çıkara dayalı politika oluşturmak yerine daha çok rekabet etmelerine rağmen, bugün bu ülkelerin, ABD'nin Karadeniz'de füzesavar gemileri bulundurması ve komşu ülkelerde 'renkli devrimlerin' yaşanmasına öncü olmasına karşı çabalarını birleştirebileceğini savunuyor. Weitz, şöyle veya böyle, Rusya ve Türkiye'nin terörle mücadele ve diğer ortak tehditlere karşı koymada ABD ile işbirliği yapmaya devam edeceklerini belirtmektedir. Başta Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının güvenliğinin sağlanması amacıyla Güney Kafkasya ülkelerinde NATO üslerinin konuşlandırılması olasılığına gelince, ABD ve NATO müteffiklerinin Karadeniz ve Akdeniz'in doğusundaki petrol taşımacılığının güvenliğini şüphesiz istediğini belirten Weitz, ancak bunun için bölgede batılı askeri kuvvetlerinin birliklerinin derhal konuşlandırılmasının o kadar da gerekmediğini kaydetti. Weitz, 'ABD ve NATO'nun Afganistan ve Irak'taki askeri varlığı hesaba katıldığında, Gürcistan, Kazakistan ve başka Hazar ve Kafkas devletlerinin silahlı kuvvetlerinin aşamalı güçlendirilmesi daha uygun olurdu. Bu, bahsi geçen ülkeler üzerinden geçen petrol ve doğalgaz hatlarının güvenliğini bu ülkelerin kendi güçleriyle sağlamalarına imkan yaratırdı' demiştir.[30]

 

Washington – ABD'nin eski BM Büyükelçisi Richard Holbrooke, Rusya ile ABD arasındaki 'romantik' ilişkinin sona erdiğini, Rusya'nın ABD için çok önemli bir müttefik olan Türkiye ile ilişkileri geliştirme çabasının 'tehlikeli' olduğunu söyledi. Holbrooke, Washington Post gazetesindeki yazısında 'Sadece Başkan Bush, 2001 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in ruhuna baktığında ne gördüğünü biliyor. Ancak bu, ödenen bedele değmez. Rusya bize Irak'ta karşı çıktı. Fransa ve Almanya ile aynı tutumu aldı. Aslında açık bir şekilde onlarla işbirliği yaptı' ifadelerini kullandı. Rusya'nın Türkiye ile yakınlaşmasının 'tehlikeli' olduğunu kaydeden Holbrooke, 'Rusya şimdi de bizim çok önemli, ancak derin bir şekilde yabancılaşmış müttefikimiz Türkiye ile fazla dikkat çekmeyen yakın bir ilişki içinde. Bu ilişki sayesinde bu belirsiz bölgeye kadar nüfuzunu uzatmak istiyor' diye yazdı.[31] Görüldüğü gibi yıllarca Türkiye ile Rusya arasında sürdürülen rekabetin giderek işbirliğine doğru yönelmesi Batıyı endişelendirmektedir. Son olarak ABD Dışişleri Bakanı Rice’in “Türkiye’nin Rusya ile enerji alanındaki işbirliğinin azaltılması ve bunun Azerbaycan ve Kazakistan gibi ülkelerle ikame edilmesi gerektiği” şeklindeki açıklaması; Cheney’in Baltık toplantısı ardından Orta Asya’ya yaptığı ziyarette bu konuyu yeniden gündeme getirmesi ABD’nin endişelerini ortaya koymaktadır.

 

Bu konuda Rusya’nın görüşleri Batılı ülkelerin endişelerini haklı çıkaracak niteliktedir. Rusya Dış Politika ve Savunma Konseyi Araştırma Bölümü Müdür Yardımcısı Dmitri Suslov Nezavisimaya Gazeta'nın 12 Aralık 2005 tarihli Dipkuryer ekinde, yeralan “Türkiye Dersleri… Moskova ile Ankara Arasında İttifak Kurulması Her İkisinin de AB İle Bütünleşmesini Sağlar” başlıklı yazısında şöyle demektedir: Bugün Rusya ve Türkiye'nin AB'ye yönelik stratejik çıkarları birbirine uymaktadır. İki ülke de AB'nin merkezden yönetilmesi fikrinden belli ölçüde vazgeçilmesini ve yönetimin çeşitlendirilmesini istiyor. İki ülke de AB liderliğinin devletler üstü bürokrasiye değil, üye ülkelerin hükümetlerine ait olmasını tercih ediyorlar. Her iki ülke için de AB ile bütünleşme, hem millet olarak yaşamını sürdürme hem de gelişme demektir. AB'yi 'kendilerine uygun biçimde' değiştirme bakımından (Türkiye ve Rusya gibi) doğal müttefikler zor bulunur. Rusya ile Türkiye arasında sağlanacak ittifakın, AB'yi orta vadeli gelecekte bu iki ülkenin çıkarları konusunda daha duyarlı hale getirebilir ve uzun vadeli gelecekte de bu ülkelerin üyeliklerine daha açık olmasını sağlayabilir.

 

Değerlendirme

 

Karadeniz, Montrö Sözleşmesi’nin[32] kendisine sunduğu özel imkanlar sebebiyle (sınırdaş olmayan) küresel güçlerin savaş gemilerini sokamadığı yegane deniz konumundadır. Kıyıdaş ülkelere kontrol imkanı sunması, enerji nakil hatlarının geçiş güzergahında bulunması ve Doğu ile Batı arasında giderek kızışan küresel rekabette sahip olan güce vazgeçilmez üstünlükler sağlaması sebebiyle Karadeniz son dönemlerde küresel rekabetin yeni coğrafi mekanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Karadeniz’e yönelik politikaların temelinde Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelerin, herhangi bir tonaj ve gemi sayısı sınırlaması olmadan Karadeniz'de deniz gücü bulundurmalarını engelleyen Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Karadeniz'in değişen jeopolitiğinde Montrö’nün değiştirilmesine yönelik girişimler karşısında Türkiye ve Rusya’nın eşgüdüm içinde olması küresel hesapları bozmaktadır.[33] Türkiye 1936 yılındaki Montrö Antlaşması ile de elde etmiş olduğu İstanbul ve Çanakkale boğazlarının hakimiyetiyle bölgedeki askeri üstünlüğünü pekiştirmiş ve bölge güvenliği açısından önemli bir rol üstlenmiştir.[34] Türkiye Montrö’nün değiştirilmesine yönelik taleplerin dengeleri ve istikrarı bozabileceğini ve bunun sonucun Türk asker-sivil kontrolü sağlayan Türk hakimiyetini indirgeyebilecek konuların gündeme gelebileceğini ve Karadeniz’de Rus-NATO kutuplaşmasının yaratılması sonucu Türkiye’nin bundan zarar görebileceği düşünülmektedir.[35]

 

ABD’nin Karadeniz’e yönelik girişimlerine karşın Türkiye’nin Montrö anlaşmasını tartışmaya açacak bu girişime sıcak bakmaması ve bu konuda tavizsiz tutumu ABD’nin bu yöndeki planlarını şimdilik askıya almasına sebep olmuştur. Ancak ABD’nin Karadeniz’e  bu geri adımının ‘şimdilik’ kaydıyla olduğu ve yakalayacağı ilk fırsatta şansını yeniden deneyeceği unutulmamalıdır. Türkiye’nin Karadeniz’deki üstünlüğüne son verecek ABD girişimine karşın Türkiye ve Rusya’nın ortak çabası da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur. ABD’nin ‘şimdilik’ Karadeniz’e girmeyeceğinin açıklamasının ardında yatan gerekçelerden birisi de Türkiye ile Rusya’nın ABD’ye karşı ortak tutumunun derinleşmesini engellemektir.

 

Karadeniz son dönemlerde sadece ABD’nin ilgisine mazhar değildir. Bölgeye yönelik ABD’nin yanı sıra Ermenilerin bu denizi çıkış güzergahı olarak görmeleri ve Yunanlıların Rum-Pontus çalışmalarını hızlandırmaları manalıdır. Bu çerçevede Karadeniz’in Türk kıyılarına yönelik bölücü terörün yuvalanma ve eylemler yapma çabaları dikkat çekmektedir. Karadenizin Türk sahillerinde petrol bulma umudunun giderek artması da bölgeye yönelik bir diğer önemli gelişmedir. Bu çerçevede İsrail’in ve bazı Batılı devletlerin de son zamanlarda artan Karadeniz ilgisi de gözden kaçmamaktadır.

 

Dipnotlar

 

[1] Noam Chomsky, Korsanlar ve İmparatorlar Gerçek Dünyada Uluslararası Terörizm (Pirates & Emperors), Akademi, 1991.

[2] http://www.policyreview.org/jun04/asmus.html.

[3] Vladimir İvanov, “Sivastopol Yerine Başka Yer Aranıyor… Rusya Deniz Kuvvetleri, Novorossiysk Yakınında Deniz Üssü İnşaatına Başlıyor”, Nezavisimaya Gazeta, 18 Şubat 2005.

[4]  “ Black Sea Regional Profile: The Securıty Situation And The Region Building Opportunities” Institute For Security And International Studies, Sofia, sf :2

[5] Micaele Gustavsson, Bezen Balamir Coskun, “Other dimensions of Challenge and Cooperation”, The Black Sea Boundary or Bridge (Semineri), Stockholm International Peace Research Institute, 28 Kasım 2003, s.7.

[6]  Ronald D. Asmus, The Black Sea And The Frontiers Of Freedom, Policy Review, sf: 4

[7] Sinan Oğan, “Türk-Rus İlişkilerinde 11 Eylül Yansımaları”, 15 Ocak 2002, www.turksam.org

[8]  Stephe Blank, Time For A Transatlantic Initiative, New Europe Review, sf: 5

[9]  Rouben Shugarian, “From The Near Abroad To The New Neighborhood: The South Caucasus On The Way To Europe”, A New Euro – Atlantic Strategy For the Black Sea Region, VYV Public Relations, Bratislava, 2004, sf: 50

[10]Mustafa Aydın,  Europe’s Next Shore: the Black Sea Region after EU Enlargement, The European Union Institute for Security Studies, Pris, 2004, s.13,14.

[11] Ognyan Michev, “ Transatlantic Strategy For Black Sea Stabilization And Integration”, Ronald D. Asmus (der), A  New Euro-Atlantic Strategy for the Black Sea Region, Washington; The German Marshall Fund of the U.S., 2004, s.92.

[12] Ardan Zentürk, “Amerika ile Krizin Asıl Nedeni”, Star Gazetes, (28.02.2005

[13] Akşam Gazetesi, “ABD’nin Büyük Karadeniz Projesi Karadeniz ve Boğazların Kontrolü”, http://www.aksam.com.tr

[14] Ardan Zentürk, “Amerika ile Krizin Asıl Nedeni”, Star Gazetesi, 28.02.2005.

[15] Türkiye, Rusya Federasyonu, Azerbaycan, Arnavutluk, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Yunanistan KEİ asil üye olarak üye olan ülkelerdir. Mısır, Fransa, Almanya, İsrail, İtalya, Polonya, Slovakya, Tunus, Çek Cumhuriyeti, ABD, Hırvatistan, Beyaz Rusya Gözlemci Ülke konumundadır. Avusturya ise gözlemciliğe başvurmuştur. ABD’nin gözlemci üyeliği ancak çok ısrarcı girişimleri sonucunda 2005 Ekim’inde kabul edilmiştir.

[16] Sergiu Celac, “Five Reasons Why the West Should Become More Involved In  The Black Sea Region, Ronald D. Asmus (der), A  New Euro-Atlantic Strategy for the Black Sea Region ( Washington; The German Marshall Fund of the U.S., 2004,s.142.

[17] Bilge Buttanrı, Bölgesel Güç Karadeniz, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2004, s:196

[18] İncirlik üssüne sahip ABD bu üsse ilave olarak; İstanbul'daki Sabiha Gökçen, Diyarbakır, Gaziantep, Batman, Muş havaalanları; İzmir, İskenderun, Mersin, Trabzon ve Samsun limanları; İskenderun Limanı'ndan Irak sınırındaki Silopi'ye dek uzanan yol üzerinde bazı noktalarda kara lojistik üsleri ve Silopi'de taktik harekât üssü ABD’nin üs olarak kullanmayı talep etmektedir.

[19] Mevlüt Katık, “Na Cernom More Oboctrayetsya Geopolitiçiskoe Soperniçestvo”, www.eurasianet.org, 13.03.2006.

[20] Akdeniz’de görev yapan Aktif Çaba operasyonu, 11 Eylül terörist saldırılarının ardından, 2001 sonunda ABD’nin talebiyle NATO bünyesinde doğu Akdeniz’de kurulmuştu. ABD’nin yanısıra, Türkiye, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Almanya, Hollanda ve İspanya’dan savaş gemilerinin yer aldığı operasyonda, bölgede seyreden ticari gemiler izleniyor ve teröre, silah kaçakçılığına ve suçlara karıştığından kuşkulanılan gemiler aranıyor.

[21] 9 Kasım 1936'da yürürlüğe giren sözleşmenin, başlangıç yürürlük süresi 20 yıl olarak belirlendi. 9 Kasım 1956'dan itibaren akit devletlerin sözleşmeyi feshetme hakları doğdu. Ancak Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne taraf, eski SSCB, Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Yunanistan, eski Yugosyavya, Fransa, İngiltere bu hakkı kullanmadı. Sözleşmenin başında Japonya akit devletti, ancak 1951 yılında, bu statüsünden kaynaklanan haklarından feragat etti. İtalya ise sözleşme Lozan'a taraf devletlerin katılımına açık tutulduğundan, 1938 yılında akit devlet statüsü almak istedi ve aldı.

[22] ABD'nin taleplerine dayanak gösterdiği anlaşmalar: 1951'de imzalanan NATO anlaşması; 1954 tarihli ABD'ye ayrıcalıklar anlaşması; 29 Mart 1980 tarihli Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA), bu anlaşmanın ekleri ve sonradan yapılan değişiklikleri; 16 Mart 1987'de kabul edilen Konya'nın kullanımına ilişkin SEİA'ya ek; 12 Ağustos 1996 tarihli uygulama anlaşması; 1996 tarihli Konya'nın kullanımı protokolü.

[23] “Stegniy: Montrö Tartışması Yersiz”, http://www.turkey.mid.ru/text_t125.html

[24] Aleksey Bausin, Sşa Sozdayut Voennuyu Baz una Çernom More”, http://www.izvestia.ru/world/article3028035, 6 Aralık 2005.

[25] Sinan Oğan, ASAM Dış Politika Analizi, 24 Eylül 2005.

[26] Sinan OGAN, “Büyük Ortadoğu Projesi ve AB Güvenliği Çerçevesinde Karadeniz Bölgesinde Tehdit Algılamaları”, Ukrayna’da Haziran 2004 tarihinde yapılan ‘AB Güvenliği Çerçevesinde Karadeniz’ konulu konferansta sunulan tebliğ.

[27] Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Resmî İnternet Sayfası, www.mid.ru, 26 Şubat 2004.

[28] Sinan Oğan, “Putin's Visit to Turkey and the Cooperation Action Plan in Eurasia', Turkish Daily News, 2 Eylül 2004.

[29] Sinan Ogan, “Rossisko-Turetskie Otnoşeniya na Yuzhnom Kavkaze: Partnerstvo ili Soperniçestvo?”, Vestnik Analitiki, No. 3, s.17, 2004, s. 96.

[30] Rusya ve Türkiye,“Renkli Devrimlere' Ve Karadeniz'de ABD Gemilerine Karşıdır', Regnum, 12 Ağustos 2005.

[31] Anadolu Ajansı,  “Rusya'nın Türkiye ile Yakınlaşması Tehlikeli”, 16 Şubat 2005.

[32] Türk Boğazları'ndan gemilerin duraksız geçişi, bilindiği gibi 1936 yılından beri Montrö Anlaşmasının öngördüğü şartlar çerçevesinde düzenlenmiştir. Montrö sözleşmesi kendine münhasır, yani benzeri olmayan ve hukuk dilinde 'sui generis' diye adlandırılan bir sözleşmedir. Sözleşme 29 Maddeden oluşup ticari ve harp gemilerinin hem de uçakların geçişlerini düzenler.

[33] Rusya aslında ilk başlarda artan petrol ihracatı karşısında boğazlarda sıkışan tanker trafiği karşısında zaman zaman Montrö’yü delebilecek girişimlerde bulunmaktaydı. Ancak, ABD’nin Karadeniz’e olan ilgisinin netleşmesinden sonra bu konudaki ısrarından vazgeçerek tanker taşımacılığı yerine boğazları by-pass edecek boru hatlarına yönelmiştir. Bu konuda Bulgaristan-Yunanistan hattı ile Samsun-Ceyhan hattı arasında bir rekabet yaşanmaktadır.

[34] Lozan Antlaşması, Montreux Sözleşmesi ve Paris Barış Sözleşmesi, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul 1987, sf: 111

[35] “Emekli Amiral Tanju Erdem: ABD, Karadeniz’de Varlık Göstermek İstiyor”, Cumhuriyet Strateji, 17 Nisan 2006.

 

Not: Bu yazı 28.05.2006 tarihinde Türksam'da ve Turksih Policy Quarterly Dergisinin Summer 2006 sayısında 'The Black Sea: New Arena for Global Competition' isimiyle yayınlanmıştır.