Biliyoruz ki dünya bu her iki teröre de büyük güçlerin açtığı pencereden bakmaktadır. Bu güçlerin,gizli servisleri, kiliseleri, HDÖ’leri (Hükûmet Dışı Örgütleri-STÖ), araştırmacı-akademisyenleri, basın-yayın organları PKK ve Ermeni terörünü meşru göstermekle görevlidirler. Biz yine biliyoruz ki gerçek, dünyaya gösterildiğinden taban tabana farklıdır. Ama ne yazık ki bizim aramızda bile hâlâ yanlış pencereden bakanlar bulunmaktadır. Bu bir hatadır ve tekrarlanan hataların sonucu felaket olmaktadır. Dünün gerçeklerini bugününkilerle bir araya getirdiğimizde varacağımız sonuç bize tarihin tekrarlanmaması konusunda yeterli uyarıda bulunacaktır. Adı ister eskilerin deyimiyle Islahat ister bugünün terimlerinden birisi olsun, ülkeyi sürüklendiği girdaptan çıkarmanın çaresi olarak şeklen atılan her adım efendilerinin hizmetindeki teröre yaramaktadır. Uzatmadan bunun sözden ibaret olmadığını anlatmak için dün ile bugünün küçük bir karşılaştırmasını yapalım…

 

Ermeni terörünün ortaya çıkışının çok öncesi ve sonrası yıllarında daha hazırlıklar sırasında Ortodoks ve Katolik kiliselerinin ve bunların alt birimlerinin etkileri bulunmaktadır. Örgütün yakın geçmişinde Hıristiyan dininin etkili çevrelerinin desteğini elde etmek için girişimleri olmuştur. Irak’ta insanın ve insanlığın yok edildiği bir sırada Papa II. Jean Paul Ocak 1998 tarihinde diplomatik bir dille yaptığı açıklamada; Kürt halkının trajedisini sessizlik içinde geçiştiremeyiz dedi. Bu sıcak mesajdan cesaret alan ÖCALAN, Papa’ya bir mektup gönderdi. Mektupta; “Suriye’de bulunduğum sırada Suriye Ortodoks kilisesinin başpiskoposu Yohanna İbrahim Mar Gregorius ile birçok kez görüştüm. Türkiye’deki rejim sadece Kürtleri değil, Ermenileri, Süryanileri ve Rumları da imha etmiştir. Ben Kürdistan topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıkları da Türk vahşetinden korumak için savaşıyorum. Beni bu savaşta yalnız bırakmayacağınıza eminim.” ifadelerini kullandı. Cevap veren Papalığın alt birimleri kendisine destek içerikli mesajlar ilettiler. (Cumhuriyet Strateji 5 Kasım 2007 Sayı:175 Prof. Dr. Nadim Macit Terörün Kutsal Sürümü)

 

Osmanlı’da Islahat dönemi… Ferman kapsamında 10 Mayıs 1855 yılında gayrimüslimlerin askerlikte miralaylığa, memuriyette birinci dereceye yükselebileceği duyuruldu. Ermeniler ve diğerleri izin almadan kiliselerini tamir edebileceklerdi. Askerlik yapmak istemeyen gayrimüslimler çeşitli yerlerde ayaklandılar. Komşu ülkelere iltica edecekleri tehdidini savurduklarında hükûmet geri adım atıp kararı gözden geçirdi. (Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları Dr. Nejla GÜNAY IQ Kültür Sanat Yayıncılık Sayfa 99)

 

DTK’nın kurduğu çerçeve içerisinde hareket eden PKK’nın yörüngesindeki sözde demokratik kurum ve şahıslar “vicadani ret” adıyla süsledikleri gerekçeyi öne sürerek askerlik hizmetini ret ediyorlar. Ermeni ayrılıkçılardan kopya edilmiş olması muhtemel benzeri bir başka gelişmeye günümüzde de rastlıyoruz. PKK’nın uluslararası karar vericilerin dikkatini çekmeye çalıştığı 1990’lı yıllardı. Teröre “Kürt halkının demokratik mücadelesi” kılıfı giydirilmesi stratejisinin gereği olarak harekete geçildi. PKK’nın baskısına rağmen sözde kendilerine dayatılan koruculuğa karşı çıkan bir grup K. Irak’a geçerek burada Atruş ve Mahmur kamplarını oluşturdu. Sonraları Atruş boşaltılırken, PKK’nın çabaları sonuç verdi ve Mahmur, mülteci kampı statüsü kazandı. Bu uygulamanın tutması üzerine yine 2009 yılında aynı sahte gerekçenin arkasına saklanan bir girişimle Şırnak’tan bir grup halkın K. Irak’a iltica edecekleri duyuruldu. Yöneticilerin yatıştırmasıyla konu şimdilik kapandı.

 

Misyonerler, Ermenilerin Katolik ya da Protestan mezhebine geçmeye ikna etmede işsizlere sağladıkları işleri kullandılar. Bir kez mezhebini değiştirmeye ikna edilen Ermeninin peşi bırakılmayıp, devlete başkaldıran ihtilalcilere dönüştürüldüler. (a.g.e. Sayfa 195)

 

PKK’nın önemli bir militan ve para kaynağı olan Avrupa’ya kendisini atan sıradan bir Kürdün, sığınmacı olarak kabul edilmesi için Ermenilerin mezhep değiştirmelerine benzer bir süreçten geçtiği günler yaşandı. Kendisini Türkiye’de can güvenliği olmadığı yalanıyla PKK’lıya dönüştüren sıradan Kürt, resmi makamların barınmasına izin vermelerinden sonra örgütün ağına düştü. Ya militan olarak ya da örgütü haraç vererek besleyen terörist bir PKK’lı olmaktan kurtulamadı.

 

Ermeni komitacılar, halkı hükümete yaklaşmaktan, resmi dairelere müracaattan men ediyorlardı. Silah tedarikinde gevşek davrananları, hükümete müracaat edenleri cezalandırıyor, hatta idam hükmü veriyorlardı. (Mehmet Törehan SERDAR Bitlis 1915-1916 Tehcir-Göç-İşgal ve Kurtuluş Bitlis Valiliği Kültür Yayınları No:16 Bitlis 2007 Sayfa 5)

 

Ermeni teröristlerin Osmanlı ile halkının arasındaki bağı koparma çabalarını, şimdilerde PKK izlemektedir. Korucu olanların ölümle tehdit edilmeleri, DTK ile devletin bölgedeki görevlerini üstlenmeye kalkmaları bunun örneğidir. Hukuk, asayiş, maliye vd. komisyonları vasıtasıyla bölge halkının devletin mahkemesiyle, kolluk kuvvetleriyle ve diğer kurumlarıyla olan bağı koparılmak istenmektedir.

 

Ruslarla yapılan Yeniköy Anlaşmasında, "Kanunlar, kararlar ve resmi tebligat, her mıntıkada mahalli lisan üzerine neşrolunacaktır." şeklinde bir madde bulunmaktadır. Osmanlının tebası üzerindeki egemenliğinin sonu anlamına gelen birçok maddeye rağmen ne kadar ödün verirlirse verilsin Ermenilerin yarım asırlık emellerinden vazgeçmelerini beklemek çok fazla iyimserlik olacaktı. (A.g.e Sayfa 20)

 

Bu anlaşmayla yabancı bir gücün baskısıyla gerçekleştirilmiş yerel ama devlete paralel bir yapılanma doğdu. Bu yapılırken Osmanlı Devleti'nin Ermeni halkı üzerindeki hukuki varlığının ortadan kalkacağı, devletin bu bölgedeki meşruiyetini yitireceği biliniyordu. Osmanlı'nın hep veren taraf olmasının ilk adımıdır bu. Islahatın getireceği rahatlama, iyileştirme ne Rusların ne de Ermenilerin umurundaydı, nihai amaçlarına götüren bir araç olmaktan başka bir önemi bulunmamaktaydı. PKK’lıların da aynı yolla, anadille eğitim, mahkemelerde Kürtçe çevirmen ve yerleşim birimlerinin Kürtçe adları isteklerinin arkası kesilmemektedir. Egemen güçlerin şımartmasıyla Ermeni ayrılıkçıların sonu gelmeyen istekleriyle, aynı şımartılmışlık içerisindeki PKK’lıların isteklerinin arasında önemli bir fark yoktur.

 

Dahiliye Nezareti’nden ilgili vilayetlere gönderilen telgraf emrinde Amerika'daki Ermenilerinin Osmanlı'daki soydaşlarına çok miktarda para gönderdikleri bildirilerek, paranın hangi yollarla ulaştırıldığının ve kimlerin eline geçtiğinin araştırılması istenmiştir. (A.g.e Sayfa 102)

 

PKK da aynı yolla Kürt diasporasının bulunduğu batı ülkelerinden, Türkiye’ye ve örgütün diğer alanlarına para trafiği yürüttüğü bilinen bir gerçektir. Kuryelerle gerçekleştirilen bu para trafiğinin en son bilineni Viyana-Erbil arasındaki uçak seferleridir.

 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord J. RUSSEL, Rus Dışişleri Bakanlığı’ndan Gortchakow’a ait olan öneriye değinerek İstanbul’a gönderdiği talimatta; “Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan Vilayetlerinde meydana gelen olayları daha fazla hoşgörüyle karşılayamayacaklarının belirtildiği acil bildirinin beş büyük güç (İng., Fr., Rusya, ABD, İtalya) tarafından yayınının” istendiğini bildirmektedir. (Bilal ŞİMŞİR British Documents on Ottoman Armenians Volume I (1856-1880)  Türk Tarih Kurumu Basımevi Sayfa 7)

 

“Hıristiyan Vilayetleri”yaklaşımı günümüzde de “Türkiye’nin Kürt Bölgesi” olarak hâlâ canlılığını korumaktadır. Dün Ermeni teröristleri sahiplenirlerken bu tanımı kullananlar, bugün de hazırladıkları raporlarda bölgeyi bu ifadeyle anlatmaktadırlar.

 

Memleketin her köşesine dağılmış konsolosluklar ve onlarla sıkı irtibat halinde olan azınlıklar, Osmanlı aleyhine hava estirmekte ve gerçek olsun veya olmasın her türlü bilgiyi batıya iletmekteydiler. Batı tüm olayları yanlı ve tek taraflı gözle görürken, Müslüman halkın yaşadığı Ermeni zulmüne göz ucuyla dahi bakılmıyordu.(A.g.e Sayfa 90-91)

 

Aynı yanlı ve tek gözle bakma alışkanlığı PKK konusunda da geçerliliğini korumaktadır. Batı aynı işbirlikçi ve ispiyoncuları aracılığıyla derlediği sözde bilgileri hızla merkezlerine ulaştırmakta ve sonuçta mağdur tarafı PKK olarak görmektedir.

 

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Osmanlı’daki temsilciliklerinden Rusya’nın, Türkiye’den götürdüğü Ermeni aile olup, olmadığının araştırılmasını istemiştir. İngiliz konsolosluk görevlileri verdikleri cevapta; 500 kadar ailenin Rusya’ya yerleştirildiği bildirmişlerdir. Bir başka telgrafta ise taşınan aile sayısının 850 olduğu belirtilmekteydi. (A.g.e Sayfa 132-133)

PKK’nın Atruş ve Mahmur kamplarını hatırlatalım.

 

Zeytun’da yaşadıkları kötü muamele ve güvende olmadıkları bahanelerini ileri süren Ermeni komitacılar, bu nedenle dağlarda silahlı gezmek zorunda bırakıldıklarını iddia etmişlerdir. İngiltere’nin Halep konsolosunun garanti vermesi halinde teslim olabileceklerini öne sürmüşlerdir. (A.g.e Sayfa 315)

 

Terörist oluşlarını yarattıkları yalanlarla haklı göstermeye çalışan Ermeni ayrılıkçılardan hemen sonra aynı gerekçelerin PKK tarafından da kullanıldığını görmekteyiz. ÖCALAN, KARAYILAN ve diğerleri silaha sarılmalarından kendilerine başka seçenek bırakmamakla suçladıkları devleti sorumlu tutmaktadırlar. Teslim olmaları içinse BM’in gözlemciliğini istemektedirler.

 

Rusya’nın kışkırtmasıyla Batum’a geçerek yerleşen Ermenilerin dönüşlerini sağlamak için yapılan görüşmelerde ileri sürdükleri dönüş koşullarının arasında kendilerine Rus pasaportu verilmesi ve Rus başkonsolosunun özellikle ilgi alanında bulunmaları garantisini istediler. (A.g.e Sayfa 339-340)

 

Aynı Ermeni bölücüler gibi kışkırtmayla ve PKK’nın talimatıyla Türkiye’yi terk eden Mahmur kampının halkı, geri dönmeleri için BM’in kendilerine mülteci kimliği vermesini ve BM’nin bütün süreçte gözlemci olmasını istediler.

 

Berlin Anlaşmasının 23. Maddesi gereğince Zeytun’da ve Maraş’ta Ermeni ayrılıkçıların başını çektikleri gayr-ı Müslimler ile Müslüman ahali tarafından yerel yönetimler oluşturuldu. Böylece batının desteği altında Osmanlı Devletine paralel ve büyük ölçüde Ermeni teröristlerin denetimi altında yerel yönetimler ortaya çıktı. (A.g.e Sayfa 468-469)

 

Günümüzde aynı sonuca götürecek çabalar DTK tarafından yürütülmektedir. Devletin bütün işlevlerini ele geçirmeyi hedefleyen terör örgütü böylelikle yasallaşma sürecinde çok önemli bir adım atmış olacaktır.

 

Osmanlı ile Rusya arasında imzalanan San Stefano Anlaşması’yla sadece Rusya, azınlıklar özellikle de Ermeniler üzerinde söz sahibi oldu. Rusya’nın artan ağırlığından rahatsız olan batılı ülkeler Berlin Anlaşması’yla Almanya, Avusturya, Macaristan, Fransa ve İngiltere, Rusya’nın konumuna ulaştı. Bu anlaşmayla Ermeniler Osmanlı’nın tebası olmaktan çıkıp batının koruması altında çok daha rahat bir şekilde ayrılıkçı terörist faaliyetlerini sürdürdüler.(A.g.e Sayfa 603-604)

 

Buradaki amaç; batının çıkarlarının gözetilmesi suretiyle bir Ermeni devleti yaratılmasıdır. Bu uğurda atılan her adımda mutlak surette mağdur taraf olarak gösterilen Ermeniler yavaş yavaş devletleşmenin aşamalarından geçtiler. Adına mazlum ve masum bir halkın koruma altına alınması denilen bu durum, gerçekte Osmanlı’nın kalleşçe parçalanmasından başka bir şey değildi.

 

Ermenilerle onların destekçileri batı için ne kadar reform yapıldığının, Osmanlının uluslararası anlaşmalarla üslendiği yükümlülüklerini yerine getirdiğinin bir önemi bulunmamaktaydı. Hükmü kalmayan bir anlaşmanın ardından yeni bir anlaşmayla hep istediler. Ermeni ayrılıkçılar için açılan bu yoldan bugün PKK ilerlemektedir. Batının kendi arasındaki dengeyi gözeterek, Kürt halkının sözde haklarının verilmesinde ağırlıklı rol üstlendiler. Tıpkı Ermeni davasında olduğu gibi burunlarını sokarak yerel bir huzursuzluğu, uluslararası bir dava haline getirdiler. Hiç ara vermeden yapılan 2000’lı, yıllara ait isteklere bakınca 1990’lı yıllarındaki batı isteklerinin ne kadar masum olduğunu düşünmemek elde midir?

 

“Osmanlı yönetimi Fransız krallarının arzusu üzerine Cizvitlerin Galata’da oturmalarına müsaade etti. Daha sonraları IV: Henri’nin (1589-1610) ricasıyla İstanbul’daki Fransız elçisinin himayesi altına alınan Cizvitler bu himayeden faydalanarak Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde yoğun faaliyetlerde bulundu. Cizvit papazlar Galata’da oturma müsaadesi aldıktan sonra burada St-François (veya San Francesco) Manastır ve Kilisesini kurdular. 1653 tarihinde İstanbul’da Papa vekilliği tahsis olunduğunda, Papa vekillerinin Katedrali de bu kilise oldu. Papalık makamı, Kanuni Sultan Süleyman zamanında I. Fransuva ile tesis edilen geleneksel Osmanlı-Fransız dostluğundan faydalanarak, yoğun bir şekilde misyonerlik faaliyetlerini başlattı.” (Osmanlı İdaresinde Ermeniler Arasındaki Dini ve Siyâsi Mücadeleler Dr. Davut KILIÇAvrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları Sayfa 58)

 

Bu konudaki araştırmalardan 1600’lü yıllarda Fransa’nın Ermenilere duyduğu ilginin temelinin onları Katolikleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Fransa bunu yaparken Osmanlı’ya karşı zor kullanmamıştır. Zaten istese de kullanamazdı. Çünkü o yıllarda yeterince güçlü değildi. Ama gerçek niyetini gizleyerek ikna yoluyla istediklerini elde etti. Zararsız gibi görünen maddelerin anlaşmalara konması için bizzat padişahtan bulunulan ricalar yeterliydi. Böyle bir masum görüntü altında başlayan hareketle tek tarafın dostluğuyla başlayan girişimler birkaç yüzyıl sonra üç kıtada hükümdar koca bir imparatorluğun yok olmasında önemli köşe taşları oldu. (A.g.e Sayfa 68)

 

Batının denetimi altında yaratılmaya çalışılan Kürt etnisitesiyle Ermenilerin devletleştirilmeleri aynıdır. İlk başlarda kimsenin karşı çıkamadığı istekler, artık “Kürt sorunu” haline dönüştürüldü. Kürtçülüğe etnik milliyetçi bir karakter verildiği 1990’lı yıllardan sonra batıyla yapılan anlaşmaların ekonomik veya kültürel olmasına bakmadan batı araya mutlaka Kürt konusunu sıkıştırdı. Ülkesinde adı duyulmamış AB’li parlamenterlere ya da her hangi bir komisyonun üyelerine hazırlattırılan raporlara sonradan var edilen bir azınlık başlığı konuldu.

 

Islahat Fermanı’nın heyecanı içerisinde “Ermeni Milleti Nizamnamesi” 19 Mart 1862’de Babıali tarafından onaylandı. Amaç batının baskılarını hafifletmekti. Bu hukuki düzenleme; Ermenileri Osmanlı karşısında cemaat olmaktan çıkarıp, siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel haklara sahip yeni bir baskı grubu haline getirdi. Ortak çıkarların gözetilmesiyle de batı-Ermeni işbirliği gelişti. Gregoryen patrik bile batının eliyle kullanıldı. (A.g.e Sayfa 197)

 

Tarih, aklını başına almayanlara 12 Eylül 1980’den sonra bir kez daha dersini verdi. 1983 seçimleri Islahat Fermanı’na benzeyen bir heyecan yarattı ve batının baskılarından kurtulmak için aynı yol izlendi. Ambargolar sıkı ilişkilere dönüştü. AB ve ABD’ye yönelim çerçevesinde demokratik atılımlara girişildi. Siyasal ve halk örgütlenmelerinde hızlı bir yükseliş oldu. Etnisite ve dini esaslar üzerine kurulu siyasal parti ve HDÖ’lerin sayıları her geçen gün biraz daha arttı. İlk anda kulağa hoş gelen demokratikleşmeyi ilke edinen örgütler, gün gelip yeterince güçlendiklerinde gerçek amaçlarını ortaya koydular. Batının yönlendirmesi altında devlete paralel birer güç halini aldılar. Süreç Ermeni konusunda olduğunun aynısıyla Kürtçülükte de tekrarlandı.

 

Osmanlı Ermenilerinin arasında milliyetçilik hareketlerinin başlama tarihi olarak XIX. Yüzyılın ikinci yarısı kabul edilebilir. Bu başlangıçla birlikte kurulan derneklerin hepsinin amacı bağımsız Ermenistan’dı. 1860’da “Hayırsever Cemiyeti” faaliyete geçti. Amacı Kilikya’yı yükseltmekti. Bunu “Fedakarlar Cemiyeti” izledi. 1870-1880 arasında Araratlı, Okul Sevenler, Şarklı, Kilikya Cemiyetleri kuruldu. Birleşerek “Ermenilerin Birleşik Cemiyetini” kurdular. Özellikle Rus Ermenilerinden ve konsoloslarından büyük yardım gördüler. (A.g.e Sayfa 285)

 

Dikkat edilirse hepsi bölücü, yıkıcı ve yabancı destekli oldukları halde insanda saygı uyandıran isimler kullanmışlar. Bu aldatmacanın yararını fark eden Kürtçüler de aynı yola başvurarak, hayır, demokrasi, insan hakları adı altında birçok örgütün çatısı altında güç toplamaktadır. Hiç şaşırtıcı olmaksızın tümü batılı egemenlerin yardım ve desteğini almaktadırlar.

 

Amerikan Ermenileri, soykırım propagandası sırasında Avrupalı Yahudilerin acılı sonuyla kendi tarihleri arasında bağlantı kurarak kendileri açısından başarılı olmuşlardır. (The “Armenian Question” Coflict, Trauma&Objectivity Türkkaya ATAÖV Center For Strategic Research SAM Papers No.3/97 April 1997 Sayfa 35)

 

Ermenilerin sahte ve düzmece belgelerle kanıtlamaya çalıştıkları soykırım iddiaları arkasına aldığı son yirminci yüzyılın sömürgecilerinin desteği sayesinde inandırıcı bulundu. Bugün bile dünyanın ürpererek hatırladığı diktatör Hitler’i yalanlarına ortak etmekten çekinmediler. Dünya kamuoyunun sempatisini toplamada çok yararlı olan Yahudi soykırımı, Ermenilerin elinde olabildiğince kullanılmaktadır. Ermeni soykırım yalanının batıda uyandırdığı sempati ise, günümüzde Kürtçülere devredildi. Şimdi de PKK, kendi yalanlarıyla Ermenilerinkiler arasında bağlantı kurmaya çalışarak “Kürt soykırımı” iftirasını yayıyor.

 

ABD’nin büyükelçisi MORGENTHAU yazıyor; “Türkiye, Türklerindir artık Talat’ın denetimi altındaki bir fikirdi.”  Yazar soruyor; O zamanlar neden MORGENTHAU, bu sözleri Talat’ın ağzından çıkmış olarak söyledi? Cevabı basit: Genç Türklerin en güçlü adamının ağzından çıkmış olarak gösterilen bu sözlerle, Büyükelçi Morgenthau’nun Hikayesi en önemli unsuru birbiriyle örtüşmüş oluyordu. Onun hikâyesinde Ermenileri yok etmek için yaratılmış olan Türk milliyetçliğiydi. (The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story Heath W. LOWRY The Isis Press Istanbul, Turkey Sayfa 34)

 

Tüm batı bu sözlerin etkisi altında, Talat Paşa’yı artık etkisi altına alan fikrin “Türkiye Türklerindir” olduğuna inanmak zorundaydı. Bu sözlerin gerçekte olup, olmadığı batı ülkelerini ilgilendirmiyor. Yazar Heath W. LOWRY, Morgenthau’nun da içerisinde yer aldığı sinsi plana dikkatleri çekiyor. Yazar konuyu isabetli bir noktadan ele alıyor… Bir yanda imparatorluk sömürgeci güçlerin ateşledikleri milliyetçilikle dağılırken, diğer yanda erkeği cephede olduğu için savunmasız kalan kadınların namusu Ermeni çetecilerin elinde kirletiliyordu. Tüm bunlara rağmen bu durumdaki bir devletin namussuzluklara engel olmadan oturmasını isteyenin en başta düşünce namusundan söz edilemez. Arabın, Yunanın, Bulgarın, Ermeninin milliyetçilikleriyle her yanı ateşe verdikleri bir dönemde, Türklerin aynı duyguyu hissetmelerinden daha doğal bir hak olamaz. Talat Paşa’nın şahsında Türklerin milliyetçiliği, sadece savunma güdüsünden doğarken, diğerlerininki kendilerinin dışındakileri yok etmeyi hedefleyen saldırgan bir milliyetçilikti. Kısaca, Türkleri adeta zorla milliyetçi yapan sömürgecilerin kışkırttıkları azınlıkların etnik-milliyetçiliğidir.

 

Günümüzde durumun pek farklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Batının çatışmanın ön saflarına sürdüğü Kürtçülerin etnik-milliyetçi kışkırtmaları, Türklerde bir kez daha aynı duyguların doğmasına neden oluyor. Yalnız bir farkla; onlardaki duygular yabancıların kullanımına açık olmayıp, kendilerini savunma amacıyla çevresinde toplandıkları bir duygu. Dün Osmanlıyı parçalayan taktik, bugün Türkiye’nin karşısında yeniden sahneleniyor.