Bu belalı coğrafyaya yirminci yüzyıldan miras kalan boğazlaşmanın yeni bir safhaya girmek üzere oluşu artık öngörü olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmek üzere. Şimdilik Suriye’de Esad ile sınırlı olan ayaklanma, onun yönetimden uzaklaştırılmasıyla kaçınılmaz bir şekilde içsavaşa dönüşecektir. İran’ın da hesabının görülmesine kalkışılmasıyla da Akdeniz’den Güney Kafkasya’ya kadar olan bölgede kıyametler kopacaktır.

          

Bölgenin her neresinde olursa olsun ortaya çıkan bir çatışma istesek de istemesek de bizi içine yavaşça çekiyor. Etnik, dini ve mezhep gruplarının yüzyıllardır bilenen husumetlerinin yıkıcı çatışmalarla ortaya çıkacağı güne doğru adım adım bir gidişe tanık oluyoruz. Bu gidiş içinde geçmişte imparatorluktan kopan parçalara bakarak kendilerine de pay verilmesini bekleyen ancak hüsrana uğrayan “küçük yağmacılar”ın sahnede tekrar yer aldıklarını izliyoruz. Geçen yüzyılda fırsatı kaçıran bu yağmacılar yenisinin doğmak üzere olduğunu düşünüyorlar ve telaşla son hazırlıklarını yapıyorlar.

          

Biz, onları Kürtçü ve soykırım yalancısı olarak tanıyoruz. Küçük ama kargaşa yaratmakta olağanüstü usta olan bu grubun öncülüğünde gri propaganda yapılıyor. Ülkemizin her karışında kargaşa yaratmak amacıyla bölücü-yıkıcı yalanları, dedikoduları birbiri ardına ortalığa saçıyorlar. Genlerini değiştirdikleri kavramları, yarattıkları korkuları, geçmişin toplumsal zedelenmelerini (travma) bizi birbirimize düşman etmek için kullanıyorlar. Her ikisi de bir kez daha omuz omuza yağmacılık planlarının etrafında toplanarak uygun zamanı bekliyorlar.

 

1990’ın ikinci yarısından itibaren gerçekleştirdikleri çalışmalarını eyleme dönüştürerek geçen sonbaharda Dersim soykırım yalanını ortaya attılar. Yalanın üstüne iftiranın inşa edilmesiyle yürütülen bu kampanyada; “dün Ermeniler bugün de Kürtler soykırıma uğratılıyor” tezi işleniyor. Ermenistan bu kampanyayı kendi soykırım yalanıyla çoktan eşleştirdi. Uludere felaketinin böyle bir döneme rastlaması yağmacıların elini kuvvetlendirdi. Bu arada ısrarla Ortasu yerine Rusçayı çağrıştıran Roboski adını kullanarak Kürtçe yer isimlerini günlük konuşma diline yerleştirme çabalarına yenisini eklediler. BM ve uluslararası kurumları bu felaketin müdahili yapmak için ısrarla kaçakçıların sınırın sıfır noktasında bombalandıklarını iddia ediyorlar. İleriye dönük planlarını bozacağı için felaketin kurbanlarının ailelerinin tazminat teklifini ret etmelerini sağladılar.

 

Dünyanın tepkisiz kalarak izin verdiği Hocalı soykırımının yıldönümünde İstanbul’da gerçekleştirilen anma törenindeki ayıplı tek bir pankart, onlara başka bir fırsatı verdi. O günden beri evirip çevirip Ermeni soykırımcılarının hiç bitmeyen etnik kinini bırakıp, tek bir pankartın üzerinden kendileri gibi etnik milliyetçi ve bölücü olmayanları şovenistlik ve saldırganlıkla suçluyorlar. Asıl hastalıklı oldukları halde seslerini yükselterek kendilerini saldırganlar karşısındaki masumlar sınıfına yerleştireceklerini sanıyorlar.

 

Ardı ardına gelen hatalı uygulama ve kararlar etnik milliyetçi yağmacılar tarafından yeni malzemeler olarak kullanılıyor. Pozantı cezaevinde çocuk mahkûmların maruz bırakıldıkları ahlâksızlıkları, Kürdü inkâr eden devletin bir başka insanlık suçu olduğu iftirasına dönüştürüyorlar. Kamboçya’da Kızıl Kmerler’den ve Uganda’da Tanrı’nın Direniş Ordusu’ndan sonra dünyanın PKK’da gördüğü çocuk istismarını bırakıp, taş ve Molotof atan çocukların cezalandırılmamalarını isteme yüzsüzlüğüne vardırıyorlar. Molotof ve patlayıcıları ellerine verdikleri çocukları yargılayan devleti suçluyorlar.

Geriye şöyle bir an dönüp bakan her hangi bir insanın dahi vicdanını yaralayan Sivas olaylarının kurbanlarının dindirilmeyen acıları bile bu yağmacıların elinde malzeme haline getiriliyor. Sadece kurbanların yakınlarının değil, ülkesinin hukukuna güvenen herkesin zihninde ve kalbinde yer edinen bu gelişmeyi devletin temel kurumlarıyla çatışmaya dönüştürmenin gayretine girişiyorlar.

 

Küçük yağmacılar geçen yüzyılda silahı ve propagandayı egemen ülkelerle işbirliği içinde büyük bir ustalıkla kullanarak kendi etnisite ve milliyetçiliklerinin kin ve bölücü karakterini gizlemeyi başardılar. Buna karşılık onlara karşı duranların savunma güdüsüyle çevresinde toplandıkları milliyetçiliği bütün çatışmaların nedeni olarak gösterdiler. Tarihi kendi dar pencerelerinden görmeye devam ederek bugün hâlâ 6-7 Eylül olaylarının tek mağdurunun Rum azınlık, 1915’in tek sorumlusunun Türkler olduğuna inanıyorlar ya da öyle görünüyorlar.

 

Dünün ve bugünün yalan ve iftiralarını seslendiren, yurt içindeki ve yurt dışındaki üniversite ve araştırma kuruluşu mensubu kimlikli kışkırtıcı ajanların bazı gazetelerdeki röportajlarının sayısının artmış olmasına dikkat edilmelidir. Bu röportajların ana konusu Osmanlı’dan bu yana Türk milliyetçiliğinin egemen olduğu ve toplumun diğer etnik ve milli toplumlarını yok etmeye çalıştığı iftirasıdır. Bu türlü örtülü operasyonun kışkırtıcı unsurlarının söyledikleri ortak yalanlarından ayrıca diğer bir ortak yönleri ise demokratlık kimliğinin arkasına saklanmalarıdır. Koca bir imparatorluğu parça parça edenin muhteris etnisite ve milliyetçilik olduğunu buna karşılık Türk’ün sessizlik ve şaşkınlık içerisinde bu büyük oyunu izlediğini bilmemelerine imkân var mıdır? Türkler aynı sokakta aynı köyde yıllardır bir arada yaşadıkları, dertlerine tasalarına ortak oldukları Rum ya da Ermeni komşularının birdenbire nasıl birer can düşmanı haline geldiklerine hâlâ akıl erdiremiyorlar. Şimdi de binlerce yıldan beri birbirlerinin aynısı oldukları halde Kürtlerle Türklerin arasına nifak sokulma gayretlerini endişeyle izliyorlar.

 

Sınırlarımızın içi de dışı da kendilerinin ve işbirliği yaptıkları küresel efendilerinin gücü ve iktidarı için uğraşan bölücü, soykırımcı ve kışkırtıcı gruplarla dolu. Türkiye’yi birbirine hasım insanların ülkesine haline getirmek için bütün birimleriyle olağanüstü bir faaliyetin içine girmiş bulunuyorlar. Yakın gibi görünen kıyamet gününde son bir hamleyle yağmalamanın hayalini kuruyorlar.

 

Önümüzdeki Nevruz onlar açısından uygun bir zamanlama olacaktır. Üçüncü yüzyılına giren bu ülkeden bir parça koparma planları doğrultusunda, saldırgan olduğu iftirasını attıkları dürüst, vatansever ama mağdur milliyetçilerin ya da ulusalcıların sabırlarının taşması için kışkırtıcılıklarının dozunu arttıracaklar.

 

Aylar öncesinden Kandil’de sokak eylemlerinin nasıl çatışmaya dönüştürüleceğinin, bombalı eylemlerin nasıl gerçekleştirileceğinin, önce bomba atıp sonra polisle nasıl çatışılacağının eğitimini verdiler. Yurt dışındaki destekçilerinin akıl ve maddi desteğiyle bu eylemleri sözde Kürt halkının direnişi kılıfına nasıl yerleştirileceğinin ve dünyaya nasıl duyurulacağının dersini aldılar. 1990 yılında Cizre ve Nusaybin’de gerçekleştirilen ayaklanma provasını hatırlayalım.