6 Eylül 2008 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erivan’a “futbol diplomasisini” için yaptığı ziyaret sonrasında Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bir taraftan Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü politikalar yeni “Ermenistan açılımı” politikası çerçevesinde bir tarafa bırakılırken, diğer taraftan da Ermenistan ile diaspora arasında Türkiye’ye karşı izlenecek politikalarda bir “iş bölümüne” gidildiğine şahit olunmaktadır. Öte yandan ise Dağlık Karabağ konusu artık bir ön şart olmaktan çıkarılarak stratejik müttefikimiz Azerbaycan ile son derece tehlikeli bir sürece girilmektedir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan'ın, iki günlük çalışma ziyareti için gittiği İngiltere’de BBC’ye verdiği röpörtajda "Artık aramızda engel kalmadı, sıra dışı kararlar almaya hazırız" diye buyurmuştur. Nalbandyan'ın bu demecinin yayınlanması üzerine  basınımıza yansıdığı kadarıyla Türkiye’den “jet” bir yanıt gelmiştir. Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu, Ermenistan ile her türlü sorunu çözmeye hazır olduklarını vurgulayarak şunları söylemiştir: “Pozitif tepki aldığımız sürece çabamız devam edecek ki alıyoruz. Biz Ermenilerle ne düşmanız ne de Ermenileri tehdit olarak görüyoruz. Ermenistan ile olabilecek en iyi ilişkileri istiyoruz. Biz tüm Ermenilerle iyi ilişki kurmak istiyoruz. Dünyada nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, Los Angelos veya Paris fark etmez. Beklentimiz de onların bu sürece köstek olmak yerine destek olması. Kollarımızı, kalbimizi, beynimizi açtık bekliyoruz."

 

 4 Ekim 2008 tarihinde TÜRKSAM’ın web sayfasında “Türk Dış Politikasının Yeni Yönelimi: “Ermenistan Açılımı” başlıklı yazımızı sitemizin http://www.turksam.org/tr/a1499.html   adresinde yayınlamış ve şöyle demiştik: “Başbakanlık Dış Politika Baş Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu daha öğretim görevlisi olduğu yıllarda ‘dış ilişkilerde çok boyutluluk’ ve ‘komşularla sıfır problem’ politikası geliştirmekteydi. O yıllarda kaleme aldığı “Stratejik Derinlik” isimli kitapta ve değişik makale ve röportajlarında açıkladığı bu politikasını hayata geçirmek için beklediği fırsat AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle ortaya çıktı. Bugün AKP’nin (ve Cumhurbaşkanının) hayata geçirdiği dış politikaların temelinin Davutoğlu tarafından atıldığı hissedilmektedir.” Bugün Ermenistan açılımının Sayın Davutoğlu’nun oluşturduğu ve yukarıda Sayın Davutoğlu’nun açıklamalarından ipuçlarını yakaladığımız çerçevede çözülmesi gündemdedir.

 

Ermenistan ile İlişkilerde Azerbaycan’ı Nereye Koyacağız?

 

9 Eylül 2008 tarihinde TÜRKSAM’ın web sayfasındaki http://www.turksam.org/tr/a1485.html  adresinde “Cumhurbaşkanı Gül’ün Bakü Ziyareti Gönül Alma mı, Yoksa Arabuluculuk Girişimi mi?” baslıklı yazımızda Ermenistan’ın Dağlık Karabağ konusundaki politikasıyla ilgili şunları yazmıştık: “Ermenistan’ın Dağlık Karabağ sorunundaki ana felsefesi bu sorunun Ermenistan-Türkiye ilişkilerine endekslenmemesi ve bu konunun ayrıca değerlendirmesi şeklinde olmuştur. Hatta önceki Devlet Başkanı Robert Koçaryan’ın bu konuda açıkça bir teklifi de olmuştur. Koçaryan teklifinde “Türkiye ile Ermenistan ilişkileri üçüncü ülkelerin çıkarlarına bağlı kalmamalıdır” demişti. Şimdi gelinen noktada Türkiye için vazgeçilmez bir konumda olan Azerbaycan’ın çıkarları Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin dışına çekilmektedir. Zira Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığından herhangi bir taviz verme niyeti yoktur.”

 

Türkiye – Ermenistan ilişkilerinde normalleşme arayışı, Ermenistan – Azerbaycan ilişkilerinde normalleşme arayışı ile paralel sürdürülmek zorundadır. Azerbaycan Türkiye’nin asla ihmal edebileceği, öncelik sırasını değiştirebileceği bir ülke değildir.

 

 Ermenistan’ın uzun yıllardır Türkiye üzerinde uygulamaya çalıştığı ancak pek başarılı olamadığı bir politika vardı. Bu politikaya göre Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde Azerbaycan ve Dağlık Karabağ sorunu ön şart olarak devreden çıkarılmalı, Türkiye ile Ermenistan Azerbaycan’dan bağımsız olarak görüşmeli ve Masaya oturabilmeliydi. Önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi Ermenistan bu konuda Azerbaycan ve Dağlık Karabağ sorununda Türkiye tarafsızlaştırılmaya çalışılacak, Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde Karabağ sorunu ön şart olmaktan çıkarılacak ve Azerbaycan ile Türkiye’nin arasına “kara kediler” sokabilecektir.

 

Zaten Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan açıklamasında bu konuya da değiniyor ve Türkiye – Ermenistan ilişkilerinde normalleşme arayışı, Ermenistan – Azerbaycan ilişkilerinde normalleşme arayışı ile paralel sürdürülmeli mi? şeklindeki bir soruya Nalbandyan'ın yanıtı, “Kesinlikle hayır” olmuştur. Aynı konuda Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına baktığımızda da benzer bir yaklaşımın işaretlerini görmekteyiz. Azerbaycan'ın ilişkilerin bu aşamaya gelmesinden duyduğu rahatsızlık hatırlatılan Davutoğlu "Bizim ikili ilişkilerimiz düzeldikçe bu Dağlık Karabağ'a da yansıyacaktır" demektedir. Diğer bir ifadeyle hele bir Ermenistan ile masaya oturalım, görüşmeye başlayalım, aramızdaki sorunları çözelim bunun elbette Dağlık Karabağ sorununun çözümüne faydası olacaktır diyor. Bu açıklama Türkiye’nin şimdiye kadar sürdürdüğü politikalarda ciddi bir değişikliğe gideceğini göstermektedir. Bu açıklama doğruysa eğer Ermenistan yıllardır sürdürdüğü Azerbaycan sorununu Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerde “ön şart” olarak göstermekten vazgeçiyor anlamına gelmektedir. Ermenistan diplomasisini tebrik etmek gerekir. Hem Gürcistan savaşı sebebiyle ülke fiili bir ambargoya girecek ve hem de Türkiye’nin ön şartlarını devre dışına çıkarmış olacaklar.

 

Ermenistan Diaspora’ya Rağmen Türkiye ile Bir Süreç Başlatabilir mi? Veya Ermenistan ile Diaspora “Rol Dağılımına mı” Gidiyor?

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan "Türkiye ile barışmamızdan herkesin mutlu olduğunu söyleyemem. Ama iki ülke liderleri olarak sıra dışı kararlar almaya hazırız" demiş. Bu sözlerle herhalde Nalbandyan Türk düşmanlığını meslek haline getirmiş Ermeni diasporasını kasdediyor olsa gerek.

 

Bugünkü Ermenistan iktidarının adeta yaşama kaynağı olan, Diaspora’nın Serj Sarkisyan iktidarının elinin tersiyle bir kenara iterek diasporaya rağmen Türkiye ile ilişkilerin kurulacağı mesajını vermeleri pek inandırıcı gözükmemektedir. Anlaşılan burada Ermenistan yönetimi ile diaspora Ermenistan’ın içerisinde bulunduğu bu güç durumu dikkate alarak gizli bir anlaşmaya varmışlardır. Bundan sonra diaspora Türk düşmanlığını ve Türkiye karşıtı faaliyetleri bağımsızmış gibi sürdürecektir. Burada Ermeni yönetimi adına açıklamalar yapan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan’ın açıklamalarını nasıl değerlendirmemiz gerekir?

 

Muhtemelen Ermenistan yönetimi şöyle bir politika takip edecektir.

– Ermenistan Türkiye ile her türlü sorunu görüşebileceğini açıkça ifade edecek, Türkiye’ye yönelik temel iddialarını yüksek sesle ve resmi ağızdan açıklamayacak ama bu konuda da herhangi bir resmi belgeye imza atmayacaklar.

– Ama diaspora yine yabancı ülke Parlamentolarında Türkiye karşıtı faaliyetlerine devam edecek, sözde “soykırım” iftiraları yabancı ülke parlamentolarından geçirilmeye çalışılacak ve Erivan yönetimi de diasporanın bu çabalarını perde arkasından destekleyecektir.

– Dağlık Karabağ sorunu muhtemelen ikinci plana itilecek, öncelik Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesine verilecek ve Türkiye’ye de bu dikte ettirilmeye çalışılacaktır. Karabağ sorununu çözecekleri yönünde verilecek sıcak mesajlarla Türkiye ve Azerbaycan avutulmaya çalışılacak ancak gerçekte bu sorun mümkün olduğu kadar geciktirilmeye çalışılacaktır.

– Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Osmanlı-Türk kamuoyunda Girit’in Yunanistan’a verileceği ve Türkiye’ye geri alınmayacağı tartışmaları yaşandığında bu konuya bir çokları inandırıcı bulmadığı için gülüp geçmiş, bazıları da bu iddiaları yapanları vatan hainliği ile suçlamıştı. Ancak aradan geçen sure zarfında Girit adasının artık bir Yunan adası olduğu konusunda herhalde kimsede bir tereddüt kalmamıştır. Bugün Girit’i geri almak için çaba gösterelim veya savaşalım dense Türkiye’de herhalde aklı başında hiç kimse bu teklife ortak olmaz. Çözümü zaman bırakılan Dağlık Karabağ’ı da Girit’in hazin sonu beklemektedir. Azerbaycan yaklaşık 20 yıldır Karabağsız yaşamaktadır. Bugün Azerbaycan’da askerlik yaşına gelmiş gençler dünyaya geldiğinde Dağlık Karabağ Ermenistan’ın işgali altındaydı. Hele ki barış sürecinin gittikçe uzatılması, Dağlık Karabağ sorununun Türk-Ermeni ilişkilerinin iyileştirilmesi süreci sonrasına bırakılması ve Ermenistan’ın önerdiği barış anlaşmasının imzalanmasından 20 yıl sonra bölgenin kaderini tayin etmek için referendum yapılması teklifi de dikkate alındığında Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan koparılmasının üzerinden toplamda yaklaşık 40-50 yıl geçmiş olacaktır. Yakın tarihimizde kendisinden koparılmış bir toprak parçasını aradan geçen bu kadar sure sonrasında geri alabilmiş bir örnek yoktur.

– 4 Ekim 2008 tarihinde TÜRKSAM’ın web sayfasında “Türk Dış Politikasının Yeni Yönelimi: “Ermenistan Açılımı” başlıklı http://www.turksam.org/tr/a1499.html adresinde yayınladığımız yazımızda bir başka konuya daha parmak basarak şu hususları yazmıştık: “Ermenistan açılım adına belki Dağlık Karabağ dışında işgal ettiği bazı bölgelerden çekilebilir. Zaten Cumhurbaşkanı Gül’ün “Ermenistan Dağlık Karabağ’dan çekilecek” söylemini de bu şekilde algılamak gerekir. Ermenistan Dağlık Karabağ dışındaki toraklardan çekilebilir. Ermenistan buraları zaten masada elini güçlendirmek için işgal etmişti. Şimdi buralardan vazgeçtiğini açıklayarak görüşmelerde bir açılım sağlayabilir. Onun dışında Dağlık Karabağ bölgesinden çekilme söz konusu olamaz.” Bugün bahsedilen çekilmenin bu kısıtlı çekilmeden öteye geçmeyeceği de açıktır.

– Ermenistan'ın Türkiye'den hiçbir toprak talebi olmadığı bizzat Cumhurbaşkanı Sarkisyan tarafından dile getiriliyor. Sarkisyan Türkiye'nin, 1915 olaylarının araştırılması için bir tarihçiler komisyonu oluşturulması konusuna da sıcak baktıklarını söylüyor. Ama bu konuda devletlerarası ilişkilerde esas alınan yazılı herhangi bir taahhüt altına şimdilik girmiyorlar. Türkiye'nin ise bu sözlü beyanların karşılığında, sınırı açma ve diplomatik ilişki kurmaya hazır olduğu anlaşılmaktadır.

 

Nalbandyan “ilişkilerimizin normalleşmesinin önünde hiçbir gerçek engelin olduğunu düşünmüyorum. Öncelikle ilişkilerimizin normalleşmesini, diplomatik ilişki kurulmasını, sınırlarımızın açılmasını bekliyoruz. Ondan sonra da ikili ilişkilerdeki tüm sorunları görüşebilecek hükumetlerarası komisyonun kurulmasından yanayız." diyor. Nalbandyan bir iki beyanla bu işi geçiştirebileceklerini düşünüyor olsa gerek. Dağlık Karabağ sorunu da nasıl olsa bir ön şart olmaktan çıkarılacağına göre geriye pek bir sorun kalmıyor Nalbandyan’a göre. Bunca yıldır uygulanan (ne kadar uygulandığı da şüphe götürür) ambargoya rağmen herhangi bir adım atmayan Ermenistan bir iki beyanla geçiştireceği sorunları bir tarafa bırakılıp sınırların açılması, diplomatik ilişkilerin kurulmasından sonra bu sorunları çözmeye yanaşacağını düşünmek en yumuşak ifadeyle “safdillik” ve “naiflik” olsa gerek. Aslında bizde sık kullanılan “sorunları çözmek istemiyorsanız komisyonlara havale ediniz” şuarı burada tam yerini bulmaktadır.

 

Ermenistan nüfusunun yaklaşık 3 kat fazlasının Ermenistan dışında yaşadığı düşünüldüğünde ve diasporanın hem Ermenistan’da ve hem de Sarkisyan iktidarı üzerindeki etkisini dikkate aldığımızda Erivan yönetiminin diasporadan bağımsız ve hatta diasporayı karşısına alarak Türkiye ile bir açılım başlatması inandırıcı değildir.

 

Türkiye’nin yeni Ermenistan açılımının resmen devreye alınması 6 Eylül 2008 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün futbol diplomasisi girişimleri çerçevesinde Türkiye ile Ermenistan arasında oynana futbol maçını izlemeye gitmesiyle başlamıştır. Bu ziyaret sonrasında Sarkisyan yönetiminden Türk kamuoyunun gönlünü okşayacak bir çok açıklama gelmiştir. Bu açıklamaları okuyan ve fakat Ermenistan’ı fazlaca tanımayanlar hemen Ermenistan’ın barışa yöneldiğini düşünebilirler.

 

 Bu açıklamalara inanmış olsaydık Ermenistan’ın 6 Eylül 2008 tarihinden itibaren aşağıda sıralanan girişimleri yapmamış olması gerekirdi.

 

1.      Bu açıklamalardan sonra Ermenistan’ın Dağlık Karabağ sorununun çözümü sürecinde olumlu ve pozitif çabalar içerisine girmesi gerekirdi. Ama böyle olmadı. 25 Ekim 2008 tarihinde Ermenistan ordusu Dağlık Karabağ ve civar bölgelerde ağır silahlar, zırhlı araçlar ve diğer komando birliklerinin katıldığı bir tatbikat yapıyor ve Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan bizzat bu tatbikata katılarak bölgede barışı ne kadar istediğini aslında açıkça ortaya koyuyor.

2.      6 Eylül 2008 tarihinden itibaren yaklaşık iki aylık bir süre geçiyor ama Erivan yönetiminden Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve sınırlarını tanıdığına yönelik tek bir resmi belge gelmiyor.

3.      Futbol diplomasisinin üzerinden geçen bunca zamana rağmen Başkent Erivan’da PKK Terör Örgütü’nün resmi ofisinin kapatılması için bir girişimde bulunulmuyor.

4.      Herşeyden önemlisi Sayın Gül ile Sayın Sarkisyan’ın görüşmesinin üzerinden geçen bu yaklaşık iki aylık süre içerisinde Ermenistan ve ondan habersiz hareket etmesi ihtimal dışı olan Ermeni diasporasının Türkiye’ye yönelik sözde “Ermeni soykırımı” iftirasından vazgeçtikleri yönünde tek bir işaret yoktur. Aksine bu süre zarfında Erivan yönetimi ve diasporanın girişimleri ile aşağıdaki ülke parlamentolarında Türkiye aleyhine şu girişimlerde bulunulmuştur.

 

– 26 Ekim’de Fransa’da `Ermeni soykırımını` inkâr edenleri cezalandırmayı öngören kanun teklifinin senatodan geçirilmesi için yeni bir girişim yapılmıştır

– 25 Ekim’de Amerikalı aktör Sylvester Stallone, `Ermeni soykırımı` konulu bir filmi yönetmesi için ikna edilmiştir.

– 24 Ekim’de Amerikan Kongresi'ndeki Ermeni tasarısına Obama'nın verdiği kuvvetli destek sebebiyle Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), Ermeni asıllı Amerikalıların Barack Obama ve başkan yardımcısı adayı Joe Biden'ın 4 Kasım seçimini kazanması için ülke çapında kampanya yürüttüklerini açıklamışlardır.

– 23 Ekim’de Almanya’da yaşayan Ermeni diasporası inkarcılığın suç sayılmasını ve bunun yasalaşmasını sağlamak için kampanya başlattı.

– 15 Ekim’de Erivan Hükümeti ve Ermeni lobisinin çabaları sonucu Slovakya’nın Adalet Bakanı Stefan Harabin, “Ermeni soykırımının inkârı”nı cezalandıran bir yasa tasarısının hükümetçe görüşülmekte olduğunu bildirdi.

– 12 Ekim’de İsrail Parlamentosu Knesset’in, sözde “Ermeni Soykırımı”nı görüşmesi ve tanıyabilmesi ihitmali üzerine Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Namık Tanaçıklama yaparak Israil'in “soykırım”ın tanıması halinde, ikili ilişkilerin büyük zarara uğrayacağı uyarısını yaptı.

– 11 Ekim’de Ermeni Futbol Federasyonu (FFA) Başkanı Ruben Hayrapetyan, Ermeni Ayrapetnaya gazetesine verdiği demeçte yine üzerinde Ağrı Dağı olan yeni bir logo kullanmaya başlayacaklarını açıkladı. Türkiye ile oynanan milli maçın hemen öncesinde öncesinde Ağrı Dağı olan logunun değiştirilmesinin “hata” olduğunu dile getiren Hayrapetyan, “Ağrı Dağı ulusal sembolümüzdür. Logoyu değiştirirken siyasi yönünü hiç hesaba katmamıştık. Büyük gürültü kopardı. Büyük tepkiler aldık. Tüm Ermeni halkı ve milli takım taraftarlarından özür diliyorum” diye konuştu. Hayrapetyan, logoyu değiştirme kararının Ermenistan ve Türkiye’nin aynı gruba düşmeden önce alındığını söyledi, “Yeni logoda yine Ağrı Dağı kesinlikle olacak” dedi. Hatırlanacağı üzere 6 Ekim’deki maç öncesinde Ermenistan Futbol Federasyonu’nun logosundaki Ağrı Dağı figürü Gül ziyareti yüzünden apar topar kaldırılmıştı.

– 10 Ekim’de Erivan Hükümeti ve Ermeni lobisi Washington'da 2010'da açılışı yapılacak olan Amerika Ermeni Soykırımı Müzesi Kütüphanesi'ne, içinde birkaç bin ender bulunan kitap, fotoğraf, belge, harita vb. görsel malzemenin yer aldığı bir bağış yapıldı.

– 9 Ekim’de ABD’deki Ermeni kuruluşu ANCA’nın başkanı Hachikian, Türkiye lobisiyle mücadele için diasporadan bağış istediği e-mail’inde "Türkler bizi silahsızlandırmak istiyor. Türk Cumhurbaşkanı bunun için maça gitti. Para verin yoksa boğazımızı kesecekler" dedi.

– 8 Ekim’de İsveç Parlamentosu'nda Ermenistan ve diasporanın ortak girişimleriyle geçtiğimiz sene Süryani, Ermeni, Yunan ve birkaç İsveçli milletvekilinin verdiği ve büyük oy farkıyla reddedilen sözde soykırım önergesi tekrar verildi. Meclise verilen önergede, sözde soykırımın 1915'te sadece Ermenilere değil, Asuri, Süryani, Keldani ve Pontus Rumları'na da yapıldığı, sözde soykırımda 1,5 milyon Ermeni, 250 bin ile 500 bin Asuri, Süryani, ve Keldani'nin öldürüldüğü ve Karadeniz'de yaşayan Pontus Rumları'nın öldürülerek Anadolu'dan sürüldüğü iddia ediliyor.

– 7 Ekim’de Merkezi Erivan'da bulunan Modus Vivendi Araştırma Merkezi Başkanı ve Ermenistan'ın eski Kanada Büyükelçisi Ara Papyan Ermenistan'ın uluslararası hukuk çerçevesinde Türkiye'den topraklarını (Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis v.s.) geri istemesi gerektiğini ifade etti.

– 6 Ekim’de Ermenistan Milli ve Stratejik Araştırmaları Merkezinin (EMSAM) yaptığı araştırmaya göre, Ermenistan halkının yüzde 76'sı Türkiye ile ilişkilerin sadece Ermenistan'ın taleplerinin kabul edilmesinden sonra düzelebileceği söylerken, halkın yüzde 64'ünün Türkiye'yi düşman ülke olarak gördüğünü de ortaya koymuştur.

– 5 Ekim’de Ermenistan Cumhurbaşkanı Sözcüsü Samvel Farmanyan, bir Ermeni siteye yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Türkiye’yi ziyaret etmesinin öngörülmediğini söyledi.

– 26 Eylül’de Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) Başkanı Ken Haçikyan ve Cengiz Çandar, benzer çağrılarda bulunarak Maç kesmez, Gül Soykırım Anıtı’na da gitmeli! dedi.

– 25 Eylül’de Diaspora Ermenileri adına bir grup, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilere sigorta poliçeleri satan Norwich Union&Commercial Union grubunun bugünkü devamı olan Aviva sigorta grubuna karşı yüklü tazminat davası açtı.

– 23 Eylül’de İngiliz The Guardian gazetesine konuşan Erivan’daki “Soykırım anıtı ve müzesi" müdürü Demoyan “Türkiye soykırımı tanırsa laik sistemi çöker” iddiasında bulundu.

– 22 Eylül’de ABD’deki Ermeni lobisi Başkan George Bush’un Ankara Büyükelçiliği’ne aday gösterdiği kıdemli diplomat James Jeffrey’ye sözde “Ermeni soykırımı” iddialarını kabul ettirmek için girişim başlattı.

– 17 Eylül’de İsviçre'de ‘Ermeni soykırımını inkar’ ettikleri iddiasıyla haklarında dava açılan 3 Türk vatandaşının yargılanmasına başlandı.

– 15 Eylül’de Amerika’da Güney Ohio’dan Temsilciler Meclisi’ne giren kadın milletvekili Jean Schmidt, Türkiye’yi, Türkler’i ve Atatürk’ü öven konuşmaları nedeniyle Ermeni lobisinin hedefi haline geldi.

 

Bir mesai harcayarak 6 Eylül sonrası süreç içerisinde Ermenistan hükümeti ve onun etkisinde olan çeşitli ülkelerdeki Ermeni diasporalarının Türkiye karşıtı faaliyetlerinin kısa bir özetini verdik. Bu faaliyetler elbette ki sadece bizim bildiklerimiz ve ulaşabildiklerimiz. Görüldüğü gibi ne Ermenistan yönetimi ve ne de diasporanın Türkiye ile barışmak ve bunun için de iyi niyet göstermek gibi bir tavrının ve isteğinin olmadığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Tabi ki, görmek isterseniz…

 

Türkiye ile Ermenistan arasındaki bahar havası karşılıklı açıklamalarla devam ederken Rusya Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan'ı  Kremlin'de doğrudan görüşmelere davet etmiş ve bu zirve 2 Kasım’da gerçekleşmiştir. Zirve öncesi Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma milletvekili ve Bağımsız Devletler Topluluğu Enstitüsü Müdürü Konstantin Zatulin Rusya'nın barış önerisinin Ermenistan'ın işgal ettiği ve Azerbaycan'a ait olan Karabağ dışındaki yedi bölgeyi Azerbaycan'a geri vermesi ve Yukarı Karabağ'a bağımsızlık verilmesi prensiplerine dayandığını ifade etmiştir. Rusya-Gürcistan savaşı sonrası Kafkaslarda durumun tamamen değiştiğini kaydeden Zatulin: "Yukarı Karabağ'ın bağımsızlığının tanınması ve yedi bölgenin Azerbaycan'a iade edilmesi çerçevesinde oluşturulan çözüm paketinde uzlaşı sağlanılmasını ümit ediyorum." demiştir. Daha önce de Cumhurbaşkanı Gül'ün ifade ettiği Ermenistan'ın işgal ettiği topraklardan çekilebileceği mesajı da bizim önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi Dağlık Karabağ dışındaki yerleri kapsamaktadır.

 

Kafkasya Savaşı sonrası jeopolitik şartlar aslında tamamıyla Ermenistan aleyhine gelişmişken diplomatik anlamda Ermenistan'ın çok istediği Dağlık Karabağ'a özerklik verileceği, Türkiye ile diplomatik ilişkilerin kurulacağı ve sınırların açılacağı gibi önemli avantajlara çok yaklaştığı anlaşılmaktadır. Ermenistan'ın diplomatik anlamda bu avantajları kazanması, Azerbaycan ve Türkiye'nin şartlar lehine olmasına rağmen kaybedeceği anlamına gelir. Kazan-Kazan politikası Kafkasya'da farklı algılandığı anlaşılmaktadır.

 

Azerbaycan ve Ermenistan liderleri Moskova'ya 20 kilometre uzaklıktaki “Mein Dorf”da biraraya geldi. 6 Haziran 2008 tarihinde St. Petersburg'da yapılan görüşmelerin ikinci raundu niteliğinde olan bu zirvede önce iki lider baş başa görüştü ve ardından ise Medvedev görüşmelere dahil oldu. 3 saatten fazla süren görüşmelerin ardından her iki lider ortak bir açıklama yaptı. Bu açıklamalardan Aliyev ve Sarkisyan'ın iki ülke dışişleri bakanlarına müzakere sürecini yoğunlaştırması talimatını verdiği konusunda anlaştığı vurgulandı.

 

Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanlarının 1994 yılından beri ilk defa ortak bir deklarasyona imza atması bu zirvenin en önemli sonucu olarak vurgulanabilir.

 

Deklarasyonda vurgulanan en önemli husus ise sorunun çözümün ancak “görüşmeler yoluyla” yapılması konusunda fikir birliğine varılması olmuştur.

 

Diğer yandan “varılacak barışçıl çözümün, hukuki bağlayıcılığı olan uluslararası garantilerle desteklenmesi gerektiği” ifade edilerek görüşmelerin her aşamasının uluslararası güçler tarafından garanti altına alınması istendi. 29 Kasım 2007 tarihinde Madrid’de yapılan görüşmelerden hareketle barış görüşmelerinin AGİT vasıtasıyla yapılması konusunda da fikir birliğine varılmıştır.

 

Devlet Başkanlığı seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanan ve ilk yurtdışı resmi ziyaretini Türkiye’ye yapacağı beklenen İlham Aliyev’in Moskova’ya bu “zorunlu” ziyareti sonrasında şimdi 5 Kasım’da Türkiye’ye gelmesi beklenmektedir.

 

Bu arada Sarkisyan’da Fransa’ya gidecektir. Her iki ziyaretin ana temasının Moskova Zirvesi ve Dağlık Karabağ görüşmeleri olacağı kesin. Ancak 4 Kasım’da ABD’de yapılacak başkanlık seçimleri dünyadaki birçok sorun gibi Dağlık Karabağ sorununun tarafları için dikkatle takip edilmektedir. ABD’nin seçimler sonrasında Kafkasya’da aktif bir siyaset izleyeceği beklentisi ve son günlerde Türkiye’nin bölgede artan ağırlığı Rusya’nın Dağlık Karabağ sorununun çözümünde daha aktif tutum sergilemesine yol açmıştır.

 

Dağlık Karabağ sorununun her iki ülke için taşıdığı hassasiyet dikkate alındığında çözümün çok kolay olmayacağı görülebilir. Aslında her iki ülkenin de birçok konuda anlaştığı ve üzerinde anlaşma sağlanamayan sadece birkaç sorun kaldığı söylenebilir. Özellikle Laçın Koridoru ve Kelbecer’in durumu ile referandumun ne zaman yapılacağı gibi temel konular dışında kalan konularda genelde anlaşmanın sağlanabildiği görülmektedir.

 

Azerbaycan petrol gelirlerinin de artmasıyla her geçen gün daha da güçlenirken, Ermenistan Gürcistan savaşı sonrası ortaya çıkan yeni durumdan en çok zararla çıkan ülke olmuş ve adeta bölgeye hapsolmuş durumdadır. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da bir gazeteye verdiği demeçten görüldüğü gibi Ermenistan’a Dağlık Karabağ sorununu çözmeden Türkiye ile tam anlamıyla bir barışı sağlayamayacağını mesajı verilmektedir. Rusya’nın bu anlamda tarihi Ermenistan yanlısı politikalarını yavaş yavaş terk ettiği ve Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir denge unsuru yakalamaya çalıştığı görülmektedir. Bu anlamda Rusya’nın reelpolitik çıkarlardan hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bugünkü şartlarda Rusya ekonomik ve stratejik olarak Ermenistan’dan istediklerini almıştır. Rusya’nın Azerbaycan’da olan çıkarlarının Ermenistan’dan daha fazla olduğu üzerinde artık konsensüs sağlanan konulardandır. Rusya’nın “kalbi” Ermenistan’da olmasına rağmen “mantığının” Azerbaycan’dan yana olduğu da ileri sürülebilir. Bu manada Rusya ile Türkiye arasında ilişkilerin gelişmesinin Rusya-Azerbaycan ilişkilerine olumlu yansıdığı da görülmektedir. Diğer yandan Moskova görüşmelerinde tarafların kendilerini “sorunun barış yoluyla halledilmesi konusunda” bir taahhüt altına sokması giderek güçlenen ve Karabağı’ı gerekirse savaşarak alacağını söyleyen Azerbaycan’ın manevra imkanlarını kısıtladığını ve Ermenistan’ı ise savaş korkusu konusunda rahatladığı da söylenebilir. aynı şekilde Türkiye'nin arabuluculuk girişimlşerinin ön plana çıkmasıyla AGİT Minsk Grubunun varlığının sorgulanmaya başlandığı bir dönemde yeniden AGİT'e vurgu yapılması da Türkiye'yi yeniden barış görüşmelerinden dışlayabileceği yargısını güçlendirebilir. Yaklaşık 15 yıldır bir netice alamayan AGİT'in kısa zamanda netice alması beklenmemelidir.