Birbiri ardına tanık olduğumuz ilkler nedeniyle dünyanın aklı karışmış gibi görünüyor. Mübarek’in, Bin Ali’nin başına gelenler birer ilk. Birkaç yıl önce kendisiyle silah anlaşması imzalayan Fransa ile İngiltere, bugün Kaddafi’nin başına gelenleri acaba akıllarının ucundan geçirmişler miydi? Her fotoğrafında tepeden bakışıyla zihinlerimize kazınan Libya Devlet Başkanının umutsuzluğu, kurtuluşu kalabalıklara ateş açtırmakta araması bu ilklere bir örnektir. Ama tüm ilklerin üzerinde olan bir gelişme vardır ki akıl karışıklığına çok daha fazla neden olmaktadır… Yıllar sonra İran’ın iki adet savaş gemisini Süveyş Kanalı’ndan Akdeniz’e çıkarma girişimi havanın pusunu arttırmaktadır.

          

Bunca zaman böyle bir adımı atmaya gerek duymayan İran’a ne olmuştu da şimdi böyle bir girişimde bulunmaktaydı? Çeşitli görüşler arasından önemlilerini alırsak; ABD ve İsrail’e göre kışkırtma ‘provokasyon’, nispeten bağımsız düşünen uzmanlara göre ise İran’ın, yeni Mısır yönetiminin kendisine ilişkin tavrını test etme girişimiydi.

          

İsrail ve onun hemen arkasından Amerika bu denemeden dolayı son derece huzursuzluk duymaktadır. Aslında haksız da değiller. Önceki durumun aksine küçük bir kıvılcımın yaratacağı yangından etkilenecek bölge bugün artık yalnızca Ortadoğu’dan ibaret değildir. Müslüman dünyası çalkantılar içerisinde sağa-sola savrulmaktadır. Bu çalkantının en önemli unsuru ise Şii’lerdir. İlk günlerde K. Afrika’da birer Arap halk hareketi olarak ortaya çıkan ayaklanmalar, kısa bir süre sonra Yemen ve Bahreyn gibi ülkelere geçince bu özelliğini değiştirerek Şii ayaklanmasına dönüştü. Şii hareketinin duraksamadan diğer Körfez Emirliklerine ve hatta Suudi Arabistan’a sıçraması beklenmekte.

          

Böyle bir gelişmenin meydana gelmesi halinde yönetime karşı başkaldırı veya ülke yönetiminde daha çok rol isteme şeklinde gelişecek bir Şii hareketini beklemeliyiz. Çatışma potansiyeli ve stratejik önemi nedeniyle tüm dünyanın dikkatle izlediği bir bölgede artık Şii’lere danışılmadan bir adım atılmasının zor olacağı günler uzakta değildir. Bunun anlamı, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Körfez Ülkeleri, Yemen, S. Arabistan, Irak, Suriye ve Lübnan ile ilişkilere yeniden şekil verilmesidir. Şiilerin geniş bir alanda seslerini yükseltmelerinin çok yakın bir gelecekte ülkelerinin alacakları kararları üzerinde belirleyici olmalarıyla siyasi bir güce dönüşecektir. Bu durum küresel çapta faaliyet gösteren batılı dev şirketleri dolayısıyla da batılı iktidarların uykularını kaçıracaktır. Böyle bir Şii oluşumunun başrol oyuncusunun da bugünkü İran yönetiminin olacağını tartışmak dahi gereksizdir.

          

İran, bu niyetini Afganistan’da, Irak’ta ve Lübnan’da görülen gelişmelerdeki etkisi nedeniyle zaten ortaya koymuş bulunmaktadır. ABD, Afganistan’da özellikle de Herat ve Baglan Eyaletinde iyi gitmeyen işler nedeniyle İran’ı suçlamaktadır. Kabil’in bile birkaç sokağının dışında kontrolü elinde bulunduramayan, İsmaili cemaatini çekip-çeviremeyen batılı güçler sürekli olarak İran’ı sorumlu tutmaktadırlar. Irak ise pek çok kimsenin malumudur. Lübnan’da Hizbullah’ın ülkeyi yönetme gücüne erişmiş olması İran’la olan bağlantısıyla açıklanmaktadır. Bir diğer noktadan tüm dünya bilmektedir ki İransız bir Hamas’ın adı bile anılmayacaktır. Doğrusu buraların Şii’leri İran’a çok şey borçlulardır.

          

Bir yanda var olan İran etkisinden ayrıca açılması çok muhtemel yeni etki alanları küresel güçlerin endişelenmesine ve buna engel olmak için harekete geçip, geçmeme kararsızlığına neden olmaktadır. ‘Şeytan ekseni’nin merkezi Tahran yönetimi her zamankinden daha zorlu bir rakip haline gelmektedir. Küresel güçlerin henüz ne yapacaklarına karar verdiklerine ilişkin bir işaret bulunmamaktadır. Şu andaki tutumları, açıkça taraf olmaktan kaçınmak ve bekleyip-görmektir. Ancak şu da bir gerçektir ki, çıkarlarına zarar verecek oluşumları onaylamayacaklar ve şimdilik kaydıyla doğrudan bir girişimden kaçınacaklardır. Oyun dışı kalmaya ne kadar tahammül edeceklerini bugünden kestirmek zordur. Tüm gelişmeler karşısında ABD’nin tek yapabildiği, Farsça sosyal paylaşım siteleri kurmak ve kendilerinden büyük bir beklentileri olan rejim muhaliflerinin kullanımına sunmaktır. Bununla amaçlanan diğer ülkelerdeki Arap veya Şii özellikli halk hareketinin benzerini İran’da yaratmaktır. Rejim muhalifleri diğer hareketlerle örneklenmektedir. Ancak örgütsüz ve bir anlık öfkeyle kitle hareketine dönüşen bu başkaldırılarla, dışarıdan bir gücün zorlaması altındaki muhalif hareketin arasında meşruiyet farklılığı bulunmaktadır. Üstelik ikinci gruptaki girişimin başarılı olmak yerine iç savaş çıkarma gibi tehlikeli bir boyutu da bulunmaktadır.

          

Bu bakış açısıyla ABD ve İsrail’in yaşadıkları huzurluğun bir benzerini de İran yönetimi yaşıyor dersek hatalı olmayacaktır. Aslında yakın geçmişte karşılıklı olarak yapılan diplomasi sınırlarını çok aşan ve artık sözün yerini silahın alacağını işaret eden açıklamalar her iki tarafın güvensizliğinin temel dayanağıdır. Böylesine puslu bir havada kimin hangi adımı atacağını kestirmek kolay değildir. İsrail açıkça dile getirmese bile karanlıklardan çıkacak bir saldırıdan korkmaktadır. Saldırının büyük boyutta olup, olmamasının bir önemi yoktur. Tehlike böyle bir saldırının yol açacağı yıkımdan çok yaratacağı kıvılcım etkisinden kaynaklanmaktadır. Nitekim bazı ülkelerdeki diplomatik temsilciliklerinin çalışmalarına ara verme kararının bu korku nedeniyle alınmış olması çok muhtemeldir. Her ne kadar karara gerekçe olarak, Hizbullah liderinin İsrail saldırısıyla öldürülmesinin yıldönümü olduğu ileri sürülse de durumu açıklamaya yetmemektedir. Bugün yaşanan halk hareketlerini İsrail’in dikkate almadığını söyleyemeyiz. Bu anlamda, Hizbullah’ın tehditleri öncekilerden çok daha yakın ve yakıcı bir tehlikeyi haber vermektedir.

          

‘Provokasyon’ diplomasi dilinde uyarı anlamında kullanılır. Bu sözle; sorumluluğun karşı tarafta kalması koşuluyla hasım veya hasım olması muhtemel bir hareketin karşısında sessiz kalınmayacağı anlatılır. İsrail’in Akdeniz’e iki savaş gemisini çıkarmak üzere olan İran’a bu şekilde hitap etmesinin üzerinde dikkatle durulmalıdır.

          

Diğer taraf olan İran için de aynı endişeler söz konusudur. Halkı ülke yönetimine karşı harekete geçmeye zorlamak ya da daha masum bir ifadeyle desteklemek küresel etkileri olan bir tehlikeye dönüşebilir. Çünkü İran yönetimi varlığına yönelecek bir saldırıya, olabildiğince hızlı ve etkili cevap verecektir. Adeta bir var oluş mücadelesine dönüştürerek, karşı saldırısının tek hedefi olarak hasmını etkisizleştirmek isteyecektir. Bunu yaparken yaratacağı etkileri dikkate almayacaktır. Aynı zamanda çoktandır dile getirdikleri düşmanın yok edilmesinin zamanının geldiğini düşünebilirler. Dahası ve en kötüsü; üzerinde etkili oldukları Şii çemberini bu mücadelenin bir parçası haline getirebilirler.

          

Sonuçta, başta ABD olmak üzere onun yanında duranlar ile diğer taraf İran’ın soğukkanlı mı olacakları yoksa ‘tam zamanı” mı diyeceklerini yakında göreceğiz. Bölgedeki her olumsuz gelişmenin yarattığı bedelin ağır bölümünü ödemek zorunda kalan ülkemiz açısından da durum son derece önemlidir. Bir tarafta pek çok alanda işbirliği yaptığımız batılı ülkeler, diğer tarafta ise tarihten ekonomiye kadar önemli bağlarımızın bulunduğu komşumuzun yer alacağı iki ateş arasında kalmak bizim için olabileceklerin en kötüsüdür.