Gürcistan, Ukrayna, Lübnan derken Orta Asya’nın “en zayıf halkası” olan Kırgızistan’da da göz açıp kapayıncaya kadar sivil devrim girişimi başarıya ulaşmıştır. Literatüre kısaca NGO (Non-governmental organizations) olarak geçen ve Türkçemize STÖ (Sivil Toplum Örgütleri) olarak tercüme edilen kuruluşların ve özellikle de Soros tarafından finanse edilen NGO’ların destekleriyle gerçekleştirilen devrimlerin sıradaki adresi Kırgızistan olmuştur. Son iki yıl içinde gerçekleştirilen Kadife, Turuncu, Sedir gibi devrim isimlerinde sonra Kırgızistan’da yaşananlar o kadar hızlı gelişmiştir ki, Kırgızlar devrimlerine henüz bir isim bile bulamadan Devlet Başkanı Askar Akayev’in ülkeden kaçmasıyla Kırgız devrimi herhangi bir direnişle karşılaşmadan gerçekleşmiş oldu.

 

Bu tür devrimlere “renkli” isimler takmayı seven Batı medyası Kırgız devrimine önceleri “Lale Devrimi” demeyi yeğledi. Daha sonra Soros’un Kırgızistan’a binlerce metre “sarı bez” gönderdiği yönünde basına haberler sızması üzerine bu defa da Kırgızistan için beklenen devrim “Sarı Devrim” olarak adlandırılmaya başlandı. Kanaatimizce bu devrime verilecek en uygun isim pek “renkili olmasa da” gerçekleşme biçmine uygun olarak “Güney Devrimi” olurdu. Ancak bununla beraber evrimin gerçekleşme biçmine bakar Kırgız devrimine “taşlı sopalı devrim” veya devrimden sonra yaşanan kaos veyağma haraketlerinden esinlenerek “Yağma Devrimi” demek te mümkündür.

 

Bir “Toplumsal Mühendislik Projesi” olarak gerçekleştirilen NGO devrimleri belirli bir “şablon” ile gerçekleştirilmektedir. ABD’nin etkinliğini yerleştirme projesi çerçevesinde Doğu Avrupa topraklarında başlatıp, daha sonra eski Sovyet coğrafyasına kaydırdığı, daha sonra Orta Doğu’da Lübnan’da denemiş ve şimdi de Kırgızistan’a sıçratmıştır.

 

Kırgızistan'da 13 Ekim'de yapılan parlamento seçimlerinde muhalefetin sadece birkaç sandalye kazanabilmesi üzerine Askar Akayev’in istifasını isteyerek ayaklanan muhalefetin Kırgızistan’ın güneyini kontrol altına amasıyla başlayan gösteriler başkente sıçramış ve güvenlik güçlerinin muhalefet saflarına geçmesiyle herhangi bir direnişle karşılaşmayan sivil hareket başarıya ulaşmıştır. Protesto eylemlerinde kuzey-güney ayırımı ve ekonomik sıkıntılar da önemli rol oynamıştır. İşsizlik, yolsuzluk, adam kayırma ve fakirlik gibi unsurlar da halkın ayaklanmasında önemli etkenlerden olmuştur.

 

Ülkenin coğrafi olarak yüksek sıradağlarla kuzey ve güney olarak ayrılması ve kuzeyin yönetimde temsil ve ekonomik refah seviyesine göre güneyden çok daha fazla imkanlara sahip olması fiilen ülkede kuzey-güney bölünmüşlüğünü ortaya çıkarmıştı. Bu sebeple de hareket güneyden başlarken talep edilen şey sadece daha fazla demokrasi değil, hem de daha fazla ekonomik eşitlik elde etmek olmuştur.

 

Kırgızistan’ın “güney” devirminin önünde oldukça önemli handikaplar bulunmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığa kavuşan Orta Asya Cumhuriyetleri halen özgürlüğü demokrasi ile bütünleştirememenin sancısını çekmektedirler. Kırgızistan daha önce devrimlerin yaşandığı Gürcistan ve Ukrayna’ya nazaran daha az demokratik geleneklere sahiptir. Bu sebeple de Kırgız muhalefeti genel görünümü itibariyle kontrolü zor “hareketli bir  kalabalık” görünümündedir. Kontrol edilemeyen bu kalabalığın Kırgızistan’da girişeceği “yağma” hareketleri bu devrimin belki de en önemli handikapı durumundadır. Bu ülkedeki önemli miktarlara ulaşan Türk yatırımları ve Türk vatandaşlarının varlığı konuyu Türkiye açısından daha da hassas bir konuma yükseltmektedir.

 

Bir diğer önemli çıkmaz ülkenin etnik yapısıdır. Bilindiği gibi Kırgız devrimi ülkenin güneyinde başlamış ve oradan başkente sirayet etmiştir. Güney ise etnik açıdan kritik konumdadır. Ülkenin bu kısımlarında Özbek ve Uygur etnik azınlıklar yaşamaktadır. Özbekler ülke genelinde yaklaşık yüzde 12,5’lik bir oranı teşkil ederken güneyde bu oran yüzde kırklara kadar ulaşmaktadır. Bu sebeple de 1990 yılının başlarında Kırgız ve Özbek halkları arasında kanlı çatışmaların yaşandığı çok etnikli bir ülke olan Kırgızistan'daki durum çığırından çıkacak olursa bunun, 'Orta Asya'nın tüm otoriter rejimlerinde civataları sıkmak için önemli bir gerekçe' olabilir. Diğer yandan Kırgızistan devrimine esas teskil eden Kuzey-Güney ekonomik ve etnik farklılıkları, ülkede daha önce '1992-97 yıllarında on binlerce kişinin ölümüne neden olan iç savaş dönemindeki Tacikistan’da yaşananlara benzer gelişmelerin yaşanması ihtimalini de gözardı etmemek gerekir.

 

Diğer yandan Kırgız muhalefetinde çok başlılık hala devam etmektedir. Bu çok başlılığın iç siyasete de yansıyacağı ve Askar Akayav’e karşı mücadele eden grupların muhtemel devlet başkanlığı için mücadeleye girişebilecekleri de beklenebilir. Nihayet Akayev’le ters düştüğü için muhalefet saflarına geçen ve hapse atılan en önemli muhalif liderlerden Feliks Kulov, göstericiler tarafından hapisten çıkarıldıktan sonra merak edilen devlet başkanlığı adaylığı için açıklamalarda bulunmuştur. Kulov açıklamasında “bu aşamada ülkede düzenin sağlanmasına öncelik verdiğini ve devlet başkanlığı ve/veya koltuk kavgasına girişmeyeceğini” ifade etmiştir.

 

Batılılar, Kırgızistan'daki olayları, otoriter rejimlerin elinde bulunan bu bölgede 'demokratik devrimin fitilini alevlendirecek bir kıvılcım' olarak görmektedirler. Kırgız devrimi Orta Asya’da domino etkisi yapabilir. Ancak bu sınavın başarıyla verilmesi gerekir. Ülkede yağmalama hadiselerinin kontrol altına alınamaması, ülkenin etnik çatışmalara kayması, muhalif liderler arasında siyasi çekişmeler gibi hususların bir ve/veya birkaçının gerçekleşecek olması Kırgızistan örneğini diğer Orta asya halkları gözünde örnek ama “kötü bir örnek” pozisonuna sokar ki, bu da Kırgızistan’da yaşanan hareketlerin Orta Asya’nın diğer cumhuriyetlerine de sıçramasını zorlaştırır. Ancak şuana kadar yaşanan gelişmelerden şu anlaşılmaktadır ki, “korkunun ecele aydası olmayacaktır” ve bu devrim hareketleri bütün eski sovyet kuşağı ülkelerini kapsayacaktır. Önümüzdeki dönemde devrimler açısından hassas ülkeleri sırasında Moldova, Ermenistan, Azerbaycan, Tacikistan ve Azerbaycan  bulunmaktadır.

 

1990'ların başında diğer Orta Asya cumhuriyetlerinde komünist liderler koltuklarını korurken,

 

Askar Akayev entelektüel bir profesör olarak Kırgızistan'da iktidara gelmişti. Yönetime gelmesinden sonra “Kırgızistan’ı bölgenin demokrasi adası yapacağı ve hatta Orta Asya'nın İsviçre'si yapacağı” yönünde sözler veren Akayev, Batılı ölçülerde olmasa da, demokrat bir liderdi; hatta belki de eski Sovyet coğrafyasındaki en liberal politikacılardan biriydi. Ancak zaman içinde ülkede liberal politikalardan giderek uzaklaşan, muhalefete karşı baskılar yapan ve kuzey ile güney arasındaki ekonomik uçurumu gidermeyen Akayev’in Batı destekli bir darbeyle uzaklaşırılması kaçınılmaz hale gelmişti.

 

Ekim ayında yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine katılmayacağını açıklasa bile kendisinin yerine kızı ve/veya oğlunu hazırladığı yönünde söylentilerin artması da Akayev’in sonunu hazırlayan önemli unsurlardan birisi olmuştur. Ama oğlu ve kızının da katıldığı son parlamento seçimlerine muhalefet liderlerinin, örneğin bir zamanlar Dışişleri Bakanı olan Roza Otunbayeva'nın girmesine izin vermeyen, muhalefeti parlamento ışında bırakan Akayev muhalefetin tepkisinin şiddete dönüşmesine sebep olmuştur.

 

Hem ABD ve hem de Rusya’nın askeri üsse sahip olduğu bir ülke olan Kırgizistan’da iktidara aday muhaliflerin daha önceki örneklerde olduğu gibi tamamıyla Batı yanlısı veya Rusya karşıtı olduğunu söylemek güçtür. Zira, muhalif liderlerin neredeyse tamamı daha önce Askar Akayev ile beraber çalışmış isimlerden oluşmaktadır. Bu isimler ne Batıya çok yakın ve ne de Rusya’ya fazla uzak isimler değildir. Ancak son tahlilde geleceği Batıda görecek olan bu liderlerin bir tercih karşısına klmaları durumunda bu tercihlerini Batıdan yana yapacakları da muhakkaktır.

 

Muhalif liderlerin aha önce Rusya ile olan ilişkilerine baktığımızda da Rusya ile ilişkilerinin “normal” düzeyde olduğu görülmektedir. Halk Birliği Koordinasyon Konseyi lideri Kurmanbek Bakiyev, Rusya Devlet Başkanı'na gönderdiği mektupta, 'Ülkedeki durum günden güne ciddi boyutlara varıyor ve gerçekten kontrolden çıkabilecek bir hale geliyor. Tüm Orta Asya'da barış ve istikrar için ciddi bir tehdit haline gelebilir' demişti. Kırgız muhalefetinin diğer üyeleri de, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e, Rusya'nın, her an kontrolden çıkabilecek bir duruma müdahale etmesi yönünde çağrıda bulunmuştu.

 

ABD'nin Kırgızistan Büyükelçisi Stephen Young, Amerikan CNN televizyonuna yaptığı açıklamada, Kırgızistan'daki durumun gelişmesi konusunda Rusya'nın 'çok önemli bir faktör' olduğunun altını çizerek, 'Bu noktada, Washington'da ve Moskova'da Dışişleri Bakanlığı'nda ve Amerikan yönetimindeki meslektaşlarımın, bu dosya üzerinde Ruslarla yakınlaşmış bir şekilde çalışacaklarından eminim' demiştir.

 

Çin, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan ile sınırdaş olan Kırgızistan, Sovyetler Birliği’nin olduğu gibi bugün de Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)nin en fakir ülkelerinden birisidir.  Diğer Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri gibi zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarından yoksun olmasına rağmen Kırgızistan’ın küresel aktörlerin yeni mücadele alanı olması ve NGO devrimlerinin Orta Asya’da Kırgızistan’dan başlatılmasının makul ve açıklanabilir sebepleri bulunmaktadır.

 

Kırgızistan Hazar bölgesi ülkeleri gibi zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip değildir. Ancak, günümüzde en az bu zenginlikler kadar önemli olan stratejik konuma sahiptir. Özellikle ABD için gelecek onyıllarda Çin, esas mücadele etmesi gereken ülke konumundadır. ABD bu ülkeyi Pasifik bölgesinden yeteri kadar kontrol altına almışken Rusya ve Orta Asya tarafından yeterli kontrol sağlayamamıştır. İşte Kırgızistan bu noktada ABD’nin “ileri karakol” konumuna oldukça uygun bir ülkedir. Zaten Afganistan operasyonları sırasında bu ülke ile sınırdaş olmamasına rağmen özellikle Kırgızistan’da ABD’nin askeri üs elde etmesi daha çok Çin’e yönelik bir girişim olarak algılanmıştı. Diğer taraftan ABD, “demokrasi projesi” (Democracy Project) çerçevesinde eski Sovyet kuşağı ülkelerinde ve Büyük Ortadoğu coğrafyasında yer alan ülkelerde büyük bir dönüşüm projesi hayata geçirmek istemektedir. Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra sıranın geleceği Orta Asya’da ise Kırgızistan “en zayıf halka” konumundadır. Bu sebeple de Kırgızistan’da diğer bölge ülkelerine göre daha kolay yapılacak bir hareketin Orta Asya’nın “katı” liderlerine karşı girişilecek halk hareketleri için iyi bir zemin oluşturabilir. Dolayısıyla ABD tarafından hazırlanan ve Soros gibi Sivil Toplum Kuruluşları tarafından icra edilen ve benzer şablonlara sahip NGO devrimleri bu defa Kırgızistan’da denenmektedir.

 

Konunun Türkiye açısında ayrı bir önemi ve hassasiyeti bulunmaktadır. Türkiye’nin etrafında cereyan eden bu devrimlerin şimdi Türk cumhuriyetlerine sıçraması Türk dış politikasını daha aktif politikalar gütmeye itmektedir. Oysa Türkiye daha önce Gürcistan ve Ukrayna’da yaşanan hadiselere karşı çok da net tavırlar sergilememişti. Ancak şimdi Türkiye’nin yanıbaşında yaşanan ve hele bir de etnik bağlala akrabalık ilişkisi içinde bulunduğu Kırgızistan’daki gelişmelere sessiz kalması beklenemez. Son yıllarda Avrasya coğrafyasının Tük dış politikasında hakettiği yeri alamaması ve dış politikanın sadece Irak, Kıbrıs ve AB/ABD ekseninde kilitlenerek kalması Türkiye’nin Türk cumhuriyetleri politikasını başarısızlığa mahkum etmişti. Türkiye’nin şimdiye kadar muhalefeti tamamıyla göz arı ederek sürdürdüğü ve buna rağmen çok da başarı sağlayamadığı Türk cumhuriyetleri politikası şimdi önemli bir handikapla karşı karşıyadır. Zira, Türkiye tarafından pek kaale alınmayan muhalefetin Türkiye’ye bakış açıları pek içaçıcı değilir. Bu sebeple düne kadar Türkiye tafaından dikkate alınmayan muhalefetin önümüzdeki yıllarda iktidara gelmesi durmunda yine başarısız bir Türk cümhuriyetleri politikası karşımıza çıkma ihtimali oldukça yüksektir. Bu sebeple Türk hariciyesinin vakit geçirmeden bu ülkelereki muhalif liderlerle gerekli diyalokları kurması gerekmektedir.

 

Nikaragua’da devrimin ardından yeni bir reçete hazırlatan ABD, bu tasarıya “demokrasi projesi” (Democracy Project) ismini verdi. Bu yeni projeyle demokrasi ihracını hedefleyen ABD, bu amaçla radyo, kitap, televizyon, fon, burs ve ödüllerle ülke aydınları kazanmaya yönelik faaliyetler içine girdi. Projeye göre bu çalışmalar “beyinde iktidar kurmak” anlamına geliyordu. Bu politikalar sonucu yeni bir aydın tipi ve yeni liderler yaratmaya çalışan ABD bir yandan uzun süredir yatırım yaptığı genç liderleri iktidara taşımanın yollarını ararken diğer yandan hedef ülkelerin iç dinamikleriyle sürekli oynamaya başladı.

 

İlk devrimler, daha SSCB dağılmadan önce Soğuk Savaş’ın en şiddetli olduğu dönemlerde Doğu Avrupa’da fiiliyata geçirilmeye başlanmıştır. Soğuk Savaş’ın  ekonomik yükünü kaldırmakta zorlanan Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini tetiklemek için, 1980’lerin başlarında Batı desteği ile Polonya’da Lech Valesa liderliğindeki “Solidarnost” isimli işçi sendikası gibi örgütler aracılığıyla Doğu Avrupa’da Batı lehine önemli kazanımlar elde edilmiştir. O dönemde Sivil Toplum Örgütü (STÖ-NGO) devrimlerinin amacı Sovyet rejiminin “en zayıf halkası” olarak görülen Doğu Avrupa’nın, zayıflatılarak Sovyet kuşağından çıkışına zemin hazırlamaktır. Ancak gelişmeler o kadar hızlı yaşandı ki, ortada ne Sovyet kuşağı kaldı ne de Sovyetler Birliği.

 

Sivil ayaklanma planının ilk aşamasında Sovyet İmparatorluğunun yıkılması hedef alınmış ve bunda da başarı sağlanmıştır. İkinci aşamada ise bu defa yıkılan eski Sovyet kuşağında, Sovyetlerin yasal mirasçısı Rusya’nın etkisinin kırılmasına yönelik yeni bir plan devreye konulmuştur. Öncelikle NATO operasyonlarının da yardımıyla Yugoslavya’da  Slobodan Miloşeviç rejimi devrilerek yerine Batı yanlısı bir iktidar getirilmiştir.

 

Dönemin Amerikan think-tanklarında Sovyetler Birliği’ne karşı hazırlanan “halk devrimleri yoluyla rejim ihracı modeli” aslında kaynağını bizzat Sovyetler Birliği ideolojisinden almaktaydı. Lenin’in ölümünden sonra Stalin tarafından sürülen Lev Troçki’nin 1929’da İstanbul Büyükada’da sürgünde yazdığı “Sürekli Devrim” kitabında ilk kez bahsettiği halk hareketleriyle gerçekleştirilecek devrimler şüphesiz ki, Amerikalıların en büyük esin kaynaklarından birisini oluşturmuştur.

 

Troçki’nin işçi sınıfı için düşündüğü “Proleter Devriminin” şimdi yeni versiyonu Soros tarafından finanse edilen ve Amerikan Hükümeti tarafından da siyasi ve diplomatik yollarla desteklenen “Hollywood yapımı renkli devrimler” olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Doğu Avrupa’da çeşitli halk hareketleriyle mevcut iktidarların yıkılışlarına şahit olunduğunda henüz bu devrimlere renkli isimler verilmemişti. 1989'da Çekoslovakya'yı parçalayan harekete 'Kadife Devrim' dendi. Ardından Baltık ülkelerinin SSCB’den ayrılışına şahit olundu ve dünya burada “şarkılı türkülü devrimlerle” bu ülkelerin Sovyetlerden ayrılarak Batı bloğuna girişini kutladı. O dönemde Estonya'da şarkılarla gelen değişime de 'Şarkı Devrimi' dendi. Ardından devrimler tarihinde uzun süren bir sessizlik dönemine girildi. Ancak bu fırtına öncesi bir sessizlikti. Nitekim SSCB’nin dağılmasından sonra eski Sovyet Cumhuriyetlerinde yaşanan geçiş süreci, bir çok yeni cumhuriyet açısından oldukça sancılı bir dönemdi. Bu ülkelerin bazıları etnik çatışmalar ve toprak sorunları yaşamaya başladı. Bazılarında ise iç savaş ve darbelere şahit olundu. Oldukça kanlı sahnelerin yaşandığı bu dönemde, Soros ve ABD iyi bir hazırlık devresi geçirdi ve kurulan “Açık Toplum Örgütleri” vasıtasıyla devrimlerin altyapısı oluşturulmaya çalışıldı.

 

Aradan geçen yaklaşık on yıllık süreçten sonra ilk kıpırdanmalar Gürcistan’da yaşanmıştır. Ardından eski Sovyet Cumhuriyetlerinden Gürcistan, sivil darbe girişimlerinin eski Sovyet coğrafyasındaki ilk önemli sınav yeri olmuştur. Gürcistan bölgede Rusya ile en çok sorun yaşayan ülkeydi ve Devlet Başkanı SSCB’nin son Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze, Ruslar tarafından SSCB’yi dağıtmakla ve Batı yanlısı olmakla suçlanmaktaydı. Gerçekten de Şevardnadze Batı yanlısı bir politikacıydı ancak, Batının çizdiği yeni “lider” tiplemesine uymamaktaydı. Bu sebeple 2003 yılının son günlerinde Şevardnadze, Batı (Soros ve ABD) tarafından yapılan bir devrimle yıkılarak yerine Batılı tiplemesine oldukça uyan genç bir lider Mihael Saakaşvili getirilmiştir. Amerika’da eğitim gören ve Hollandalı bir eşe sahip olan Saakaşvili ve taraftarları, uzun süre kuşatma altında tuttukları parlamentoya ellerinde güllerle girdikleri için Gürcistan’daki devrime “Gül Devrimi” dendi. Ancak literatürde bu devrim “Kadife Devrim” olarak da isimlendirilmiştir.

 

Gürcistan’da “Kadife Devrim” olarak adlandırılan rejim değişikliğinin birinci yıldönümünde, bu defa Batı ile Rusya arasında önemli bir tampon bölge olan Ukrayna’da tartışmalı bir seçim sonucunda halk ayaklanmaları gündeme gelmiştir. Bu halk hareketi sonucunda Ukrayna’da devrim gerçekleştirilmiş ve ülkede Batı yanlısı Viktor Yuşenko iktidara getirilmiştir. Yuşenko ve taraftarlarının turuncu kaşkollarla meydanlarda boy göstermesi sebebiyle Ukrayna devrimine “Turuncu Devrim” adı verildi. Rus medyası ise Kiev sokaklarında bolca bulunan kestane ağaçlarından esinlenerek, bu devrime 'Kestane Devrimi' denilmiştir. Eski Sovyet kuşağı ile beraber Orta Doğuda renkli devrimler dalgasının devam edeceği ve bu devrimlere yeni “renklerin” ekleneceği beklenmektedir.

 

Rejim ihracının eski Sovyet kuşağındaki yeni adresi Kırgızistan olarak karşımıza çıkmıştır. Kırgızistan’dan sonra sırada muhtemelen Ermenistan ve Moldova gelmektedir. Bu arada Beyaz Rusya’ya da dikkat etmek gerekmektedir. Azerbaycan ise 2005 yılı parlamento seçimleri öncesinde bir hayli karışacağa benzemektedir. BDT coğrafyasında Afganistan ile sınırdaş olan Tacikistan’da da sürpriz bir değişiklik beklenebilir.

 

Devrim dalgasının kısa vadede olmasa bile, orta vadedeki adresi Orta Asya olacaktır. Zira hem Batı ile olan coğrafi uzaklık, hem de bölgedeki demokrasi geçmişinin zayıflığı bu bölgelerdeki güçlü diktatör rejimlerinin elini güçlendirmektedir. Diğer yandan Orta Asya Cumhuriyetlerindeki muhalefetin genel itibariyle “İslamist” kökenli olması ve Batılı ülkelerle çok da iyi  ilişkileri olmayışı bu ülkelerdeki muhalefetin en önemli çıkmazlarındandır. Orta Asya ile beraber Kafkasya’da devrimlerin devam edeceği tahmin edilmektedir.

 

Ermenistan’da, özellikle de Rusya destekli bir darbe ile 1997’de koltuğundan uzaklaştırılan Levon Ter Petrosyan liderliğinde bir hareket Batıdan gerekli desteği alabilecek durumdadır. Zira Petrosya’nın da Saakaşvili ve Yuşenko gibi “Batılı standartlara” birçok parametreler açısından uyduğu görülmektedir. Her üç lider de liberal ekonominin hüküm sürdüğü Batı yanlısı bir iktidar örneği sergilemek istemektedir. Gürcistan devriminin lideri Saakaşvili’nin eşi Hollandalı, Ukrayna devriminin lideri Yuşenko’nun eşi ise Amerikan vatandaşıdır. Son günlerde Ermenistan siyasi yaşamında giderek aktifleşen ve bu çerçevede de ABD’ye giderek Beyaz Saray ile yakın ilişkiler içine giren Petrosya’nın eşi ise Yahudi asıllıdır.

 

Sivil darbelerin şimdiye kadar uygulandığı üç ülkede de aynı örgüt şemasının, aynı finans kaynaklarının ve hatta benzer sloganların kullandıkları görülmüştür. İlk NGO devriminin gerçekleştirildiği Yugoslavya’da, devrimin motor gücünün “Otbor” (direniş) isimli bir gençlik örgütü olduğu görülmüştür. Benzer yapılanmanın Gürcistan’daki ismi “Kmara” (yeter) ve Ukrayna’daki fikirdaşları ise “Pora” (zamanı geldi) ismiyle boy göstermiş ve devrim liderlerinin yanındaki en önemli güçlerden birisini oluşturmuşlardır.

 

Otbor, Kmara ve Pora gibi gençlik örgütleri başta Geoge Soros'un Open Society Institute’u olmak üzere National Endowment for Democracy (NED), U.S. Agency for International Development (USIAD), National Democratic Institute ve International Republican Institute gibi Batı menşeli sivil toplum kuruluşları (NGO) tarafından desteklendikleri görülmektedir.

 

Afganistan ve Irak’ta askeri usullerle yapılan rejim değiştirme yöntemi, sivil metotlarla Orta Doğu ülkelerinde uygulanmaya konulmaya çalışılmıştır. NGO devrimlerinin Orta Doğu’ya sıçramasıyla devrim senaryosunda yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu aşamanın ilk merhalesine Orta Doğu’nun “en zayıf halkası” olan Lübnan’da “start” verilmiştir. Lübnan’da eski Başbakan Refik Hariri, konvoyuna düzenlenen saldırı sonucunda hayatını kaybetmiş ve ardından da hükümetin istifasına kadar giden gösteriler zinciri başlamıştır.

 

Lübnan’da üzerinde ‘sedir’ ağacının bulunduğu ulusal bayrakla Beyrut’un Şehitlik Meydanı’nda binlerce muhalif toplanmıştır. Göstericiler Suriye, askerlerini çekinceye kadar protestoya devam kararı almış ve neticesinde Suriye kısmi çekilmeyi kabul etmiştir. Bunun ardından ise hükümet istifa etmiştir. Şimdi, Suriye yanlısı olarak bilinen devlet başkanının da istifa etmesi beklenmektedir.

 

Özgürlükleri ve demokrasiyi yaymayı ikinci Bush döneminin öncelikleri arasına koyan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan haklarından sorumlu müsteşarı Paula Dobriansky, ‘Gürcistan’da gül, Ukrayna’da turuncu, Irak’ta mor devrimden sonra simdi de Lübnan’da ‘sedir devrimi’ için halkın gücünü bir araya getirdiğini’ söylemiştir. Ancak Lübnan devriminde de literatür tartışması yaşanmaktadır. Zira, burada yaşanan devrime verilecek isim konusunda tam bir mutabakat sağlanamamıştır. ABD basınına göre Lübnan’da yaşananlar “Sedir Devrimi”dir. Araplara göre “Bağımsızlık intifadası”, Avrupalılara göre ise klasik “Kadife devrim”dir. Lübnan muhalefeti ise ilginç bir benzetmeyle ve biraz da romantik bir tavırla Lübnan’da yaşananlara “Beyrut ilkbaharı” demeyi yeğlemektedir.

 

Suriye'nin dünya tarafından, Orta Doğu'da demokratik değişimin önünde engel olarak görülmeye başlandığını söyleyen Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Şam'ı Iraklı direnişçilerin topraklarını kullanmasına izin vermekle suçlamıştır.

 

Gelişmelerin ve yapılan açıklamaların ışığında, Lübnan’dan sonra NGO devrimlerinde sıranın Suriye’ye geleceği oldukça net bir şekilde görülmektedir. Ancak Suriye’de devrimin kendiliğinden gelişmesi sorunlu olabileceğinden ABD bu ülkede diplomasinin açacak küçük çaplı bir operasyon dahi düzenlenebilir. Giderek büyüyen tehlikeyi ensesinde hisseden Şam Yönetimi, ABD ile bozulan ilişkileri toparlamak için çeşitli çabalar içine girmiştir. Şam Yönetiminin, geçen hafta Sebavi İbrahim el Hasan el Tikriti'yi teslim etmesi bu kapsamda bir girişim olarak değerlendirilebilir. Saddam'ın üvey kardeşi olan el Tikriti Irak’taki direnişin önemli isimlerinden biridir. Ancak bu girişimlerin Suriye’yi kurtarmaya yeteceği düşünülmemektedir. Zira ABD, Irak’taki direnişçilerin Suriye’den destek aldığı konusunda hiçbir şüphe taşımamaktadır. Bunun dışında Irak’ın işgaliyle Sünnilerin iktidarına son veren ABD, hiç istemediği halde Irak’ı Şiilere teslim etmiş gözükmektedir. Suriye’deki iktidarın da Şiiliğin bir kolu olan Nusayrilerin (Arap Alevileri) elinde olduğu düşünülürse, şimdi Orta Doğu coğrafyasında ABD’nin kendi eliyle bir Şii kuşak oluşturduğu görülmektedir. ABD’nin Suriye’de iktidarı değiştirmek istemesindeki bir diğer amaç da buradaki Sünnileri iktidara getirerek İran-Irak-Suriye Şii hattını parçalamak olabilir.

 

Lübnan’ın zapt-u rapt altına alınmasının bir diğer önemli sebebi ise İsrail’in hemen yanıbaşında bulunan ve Hizbullah gibi terör örgütlerinin İsrail’e saldırı için kullanıldığı bir alanı kurutmaktır. Böylece Suriye ve İran’ın Lübnan topraklarını kullanarak İsrail’e karşı saldırılarda bulunmaları da engellenmesi hedeflenmektedir.

 

NGO devrimlerinin şimdi de ABD-İsrail ittifakı tarafından uygulanmaya çalışılan Büyük Orta Doğu Projesi’nin emrinde olduğunu görülmektedir. Lübnan ve Suriye ile beraber, Orta Doğu’nun lider ülkesi Mısır için de aynı senaryoların gündeme gelmesi şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır. Bu arada bu plan içinde İran’ın oynadığı kilit rol gözlerden kaçmamalıdır. Zira İsrail’in Orta Doğu’da nükleer bir devlete tahammül edemeyeceği açıktır. Bu sebeple önümüzdeki dönemde ABD-İsrail ittifakı İran’daki nükleer tesislere “sınırlı” bir hava operasyonu düzenleyebilir. Ardından özellikle Güney Azerbaycan’daki yaklaşık 30 milyon Azeri Türkü vasıtasıyla İran devrimi tetiklenmeye çalışılacaktır. İran’ın, kuzeydeki Azerbaycan Devleti’nden askeri üs için baskılarını yoğunlaştırmasının boşuna olmadığı düşünülmektedir.

 

Her ne kadar Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, 'Demokrasinin bir bahçeden çıkarılıp diğerine dikilecek bir patates olmadığını' söylese de, Amerika’nın gözünde demokrasi ister sivil darbeler isterse de askeri metotlarla olsun mutlaka ihraç edilmesi gereken bir ürün olarak görülmektedir. Önümüzdeki dönemde “eski dünya” ABD’nin yeni NGO darbelerine sahne olacaktır. ABD NGO devrimleri için bir yandan eski Sovyet mekanında faaliyetlerini yoğunlaştırırken diğer yandan da bu bölgeden edindiği tecrübeyle devrimleri Orta doğuya yaymaya çalışmaktadır. Ancak burada ince bir ayrıntının olduğu da unutulmamalıdır. ABD BDT coğrafyasındaki devrimleri Sivil Toplum kuruluşları ve Think Tanklarla yapmaya çalışırken, Orta doğuda işin “Think” kısmına pek yer vermemekte ve “Tanklarla” yapma yolunu seçmektedir.

 

ABD’nin yeni dünya düzeni politikasının, ülkeler ve bölgeler için farklı enstrümanlarla devam ettiği görülmektedir. Bu yeni dünya düzeni eski Sovyet kuşağında sivil darbelerle hayata geçirilirken; Afganistan ve Irak gibi ülkelerde bizzat askeri müdahalelerle yapılmaya çalışılmaktadır. Yeni dünya düzeninin Türkiye gibi ülkelerdeki uygulama şekli ise bir sivil darbe veya askeri müdahaleden ziyade, sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla tetiklenmeye çalışılan içten devrim şeklindeki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Coğrafyayı iyi okuyabilmek çoğu zaman etrafımızda yaşanan ve yaşanması muhtemel hadiselere ışık tutabilmektedir. ABD’nin özgürlük ihracı politikası çerçevesinde başlattığı demokrasi ihracının izlediği coğrafyaya bakıldığı zaman da ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Zira Gürcistan’dan başlayan ve Ukrayna’yla devam eden ve şimdi de Lübnan’a sirayet eden NGO devrimleri hep Türkiye’nin komşusu ülkelerde ve yakın çevresinde cereyan etmektedir. Durum sadece bu ülkelerle sınırlı kalmış olsa buna belki çok zorlama bir ifadeyle “tesadüf” denilebilirdi ancak, Irak’taki askeri müdahale de dikkate alındığında, NGO devrimlerinin sıradaki adresleri olarak Suriye, İran, Ermenistan ve Azerbaycan’ın sıralanmış olması konunun hiçte tesadüf olmadığını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bütün sınırları boyunca Amerikan patentli devrimlerin yaşanması ve diğer ülkelerde de bu ihtimalin güderek güç kazanması akıllara ister istemez sıranın Türkiye’ye de geleceği ve/veya en azından bu devrimlerden Türkiye’nin mutlaka etkileneceği ihtimalini getirmektedir.

 

Türkiye için düşünülen “içten değişim” sürecinin ülkemizi çok tehlikeli mecralara sürükleyebileceğini göden uzak tutmamamız gerekir. Özellikle bu değişim ile beraber devreye sokulmak istenen “bölünme” senaryolarına karşı bilhassa dikkatli olunmalıdır. Ancak buna karşın Türkiye’nin kesinlikle bir bölünme psikozuna girmemesi de gerekmektedir. Bu tür senaryolar Türkiye için düşünülen seçenekler arasında olmakla beraber Türkiye’nin gelenekleri olan büyük bir devlet olduğu ve iç dinamikleri ile oynanan diğer ülkelerden ciddi farklarının bulunduğudur.