Kıbrıs Müzakerelerinde ‘Ortak Metin’in Anlamı,Tarafların Stratejik Hedefleri ve Algısal Mesajları

 

Uzun bir aradan sonra Kıbrıs müzakereleri 11 Şubat 2014 tarihinde yeniden başladı. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreterliği’nin himayesinde başlayan yeni müzakerelere, tarafların uzlaşabilmesi için yeni bir momentum kazandıracağı açıktır. Ancak süreç analizi yöntemine göre değerlendirildiği zaman yeni olan veya olması beklenen bu sürecin, pek de yeni olmayan unsurlarla donatıldığı görülmüştür.

 

Örneğin Eroğlu-Anastasiades görüşme seremonisinde bile ortaya çıkan ilk kriz, “Ortak Metin”in nasıl olacağı ve içindekilerin nasıl kaleme alınacağı yönünde cereyan etmiştir. Bu yüzden taraflar, krizi aşabilmek için yaklaşık 5 ay gibi bir sürenin geçmesini beklemişlerdir. Aslında 1968 yılından beri cereyan eden toplumlararası görüşmelerin, hemen hemen yeni denebilecek hiçbir şeyin kalmadığı ortadadır.

 

Peki, taraflar ‘Ortak Metin’e neler koymak istemişlerdir ki, sürecin önünde ciddi bir engel oluşmuştur. Aslında buna ciddi bir şekilde bakmakta fayda vardır. Zira birtakım unsurlar, yeni gibi görünse de eskisinden mülhem alınarak gündeme getirildiği görülecektir.

 

Buna rağmen 18 ay gecikmeden sonra Türk tarafının iyi niyet misyonuyla bu süreç yeniden başlamıştır. Bu sürece ciddi katkı koyan taraflar ABD, İngiltere, AB, AP, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere olmuştur. Lakin başat rolü üstenen Amerikan, İngiliz ve Türk hariciyesi olduğu ortadadır. Diğer aktörler ise bu sürecin dışında kalmanın olumsuzluklarını gördükleri için bu sürece dahil olmak zorunda kalmışlardır.

 

İşin ana öznesi konumundaki Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının liderleri ise bu süreci, kuşku ile karşılayacak birçok argümanı görmelerine rağmen gelişen şartların dışında kalma şansları olmadığı için müzakere sürecine onlar da dahil olmuşlardır.

 

Her şeyden önce uluslararası ilişkilerde ve diplomaside ‘Ortak Metin’in yayımlanması, ilgili konuda müşterek mutabakata ulaşıldığının ilanı manası gelmektedir. Bir başka deyişle tarafların müzakere sürecinde takip edeceği yolun veya ana kriterlerin ne olacağının kabul edilmesi demektir. Bu yöntemle taraflar, kendilerini birtakım esaslar çerçevesinde bağladığının işaretidir. Genelde bu metinler ana ilkelere, ortak akla ve sağduyuya yönelik çağrıda bulunarak kaleme alınmaktadırlar. Bu minvalde değerlendirildiği zamana Kıbrıs müzakerelerini başlatan ‘Ortak Metin’, tarafların müşterek deklarasyonundan çıkmış, bir nevi görüşmelerin sınırlarını ve bağlayıcını belirleyen ilkeler haline dönüşmüştür. Bu yüzden Kıbrıs Türk tarafının birtakım çekinceleri olsa da Türkiye’nin telkinleri ile sıkıntılar aşılmıştır. Rumlar açısından ise bu metnin anlamı, taraflar arasında yapılacak görüşmelerin esasına ve özüne ilişkin temel kriterler olduğuna işaret etmesi demektir. Dolayısıyla bu metnin taraflar arasında kabul görmesi için beş aylık bir sürenin geçmesine neden olmuştur.

           

Buna göre ilan edilen ‘Ortak Metin’in analitik değerlendirmesi için şunlar söylenebilir:

 

1. Görüşmelerin İyi Niyet Misyonu Çerçevesinde Sürdürülmesi:

 

Her iki toplum lideri, 1968’den beri BM’nin iyi niyet misyonu (goods mission) çerçevesinde görüşmelere devam etmektedir. Bu nedenle bu durumun, müzakereler için yeni bir unsur olduğu söylemez. Ancak bu misyon, Annan Planı’ndaki süreçte değişmiş ve bir ölçüde arabuluculuk ve hakemlik unsurlarıyla yeni bir hal almıştır. Özellikle bu süreçteki misyondan büyük sıkıntı yaşayan Rum tarafının, yeni başlayan müzakere sürecinde, BM Genel Sekreteri’nin sadece iyi niyet misyonuyla devam etmesini istemiştir. Böylece bu misyon, eskiden olduğu gibi sadece gözlemci statüsüyle sınırlandırılmıştır. Ne var ki Türkiye, bu misyonun, 2004 yılında olduğu gibi gerekirse hakemlik süreci de dahil değişebileceğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla metinde bundan bahsedilmesi, Rumların büyük sıkıntı duyduğu hakemlik misyonunun önü kesilmiş oldu. Ancak bundan, Türk tarafının istediği sonucu elde edemediği manasına gelmemelidir. Özellikle Türk tarafı, her halükarda müzakerelerin BM şemsiyesi altında sürmesini, AB sistematiği altında sürmesinden her zaman için daha iyi olacağını düşünmektedir. Dolayısıyla taraflar arasında dengenin bir kez daha korunduğunu söylemek mümkündür.

           

2. Adada Mevcut Durum Kabul Edilemez İlkesi:

 

Adada mevcut statükonun kabul edilemeyeceği bir kez daha teyit edilmiştir. Aslında bu ifade, Türk ve Rum görüşlerini büyük ölçüde dengelemesi açısından önemlidir. Zira Rumlar, KKTC de dahil olmak üzere 1974 sonrasında Türk toplumunun kazandığı statüyü kabul etmemektedirler. Dolayısıyla bu ifadeyle, kendi görüşlerini savunacak bir unsur bulduklarını söylemek mümkündür. Ancak Türkler de 1963’ten beri süregelen Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kabul etmediğini belirterek, mevcut durumda Kıbrıslı Türkleri ve onun siyasal temsilcisi olan devletini temsil etmediği gerekçesiyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuken ve siyaseten ‘sakat’ olduğunu ifade etmektedirler. Her iki tarafın görüşleri bildik ve devamlı tekrarladıkları sözler olduğu için bu konuda da her hangi bir yenilik yoktur. Dolayısıyla metinde her iki tarafın görüşlerini cem edecek ve dengeli bir açıklama yapacak şekilde yazıldığını söylemek mümkündür.

           

3. Sürecin Her İki Tarafın Aleyhine Cereyan Etmesine Yönelik Tehdit Algısı:

 

Metinde, denebilir ki ilk defa olarak adada çözüm bulunmaz ise hem Kıbrıslı Rumlar, hem de Kıbrıslı Türkler için olumsuz sonuçlar doğuracağı belirtilmiştir. Daha önceki açıklamalarda bu durum, genellikle Türk tarafı için kullanılmış ve mağdur olacak kesimin Türkler olacağı ifade edilmiştir. Bu görüşün, muhtemelen havuz-sopa taktiği çerçevesinde Batılı müttefikler tarafından koyulmuş ve bu sürece, Türkiye’nin de destek verdiği tahmin edilmektedir. Bir kere Kıbrıs’ta sürecin uzaması, çıkmaza girmesi, kilitlenmesi vb. hususların tamamı artık tek bir tarafı değil, ilgili bütün tarafları da olumsuz etkileyeceğini göstermektedir. Dolayısıyla zarar kümülatif olursa, uluslararası ve bölgesel aktörlerin ilgili taraflara baskı yapması muhtemeldir. Bu baskının en çok hissedileceği yer ise Kıbrıs’taki tarafların olacağını veya bu sürece taş koyanları etkileneceğini belirtmek yersizdir. İşte bu ifadeyle, şayet zarar olacaksa sadece Kıbrıslı Türkler değil, Kıbrıslı Rumlar da kendilerine düşen hisseyi alacağının belirtilmesidir.

 

Bu düşünceye göre Türk tezi, uzlaşma olmaz ise uluslararası kamuoyu gerekli açılımı yaparak tanınma dahil diğer seçeneklerin devreye girebileceğini, Rum tezi ise Türklerin ‘hukuk dışı’ olduğunu iddia ettiği KKTC’nin aynen devam edemeyeceğini bir kez daha ispat etmiş olabileceğini düşünmektedir. Dolayısıyla mevcut durum, bildik pozisyonların tekrarından başka bir şey değildir. Ancak tehdit algısının bundan böyle tek taraflı değil, bütün taraflar için de olacağının belirtilmiş olması yeni bir durum olarak ortaya çıkmaktadır.

           

4. Uzlaşmanın Doğu Akdeniz’e ve Bölgesel Coğrafyaya Etkisi:

 

Olası anlaşmanın Doğu Akdeniz’e ve çevre kuşak ülkelere katkı sağlayacağı ilk kez ifade edilmiştir. Bu yönüyle önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Muhtemeldir ki bu ifade ABD, İngiltere, AB, AP, Türkiye ve Yunanistan tarafından da desteklenmiştir. Böylece sürece, uluslararası aktörlerin katkısı göreceli olsa da sağlanmıştır. Özellikle Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarının bulunmasıyla birlikte Kıbrıs meselesi, yeni bir boyut kazanmıştır. Bu durumda Kıbrıs’ın ister istemez, uluslararası enerji politikalarının ve küresel güçlerin çekim merkezine girmesine neden olmuştur. Bu faktörler o kadar güçlü ve önemlidir ki, Kıbrıs’ta taraflar için önemli olan unsurlar, küresel sistemde çok değersizleşebilmesine neden olabilecektir. Örneğin Rusya’nın Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’deki yeni eylem politikasıyla ciddi bir aktör olduğunun görülmesi, Batı ittifakının buna önlem almasını gerektirmiştir. Bu nedenle bu coğrafyada istikrar ve güvenliği sağlayabilmek için Kıbrıs’ın Batı sistematiğine uygun (ABD-İngiltere) bir çözümlemeye gitmek istemektedir. Pek tabiî ki bu sürecin, anlaşmayla sonuçlanması halinde AB güzergâhında ilerleneceğini, zaman içinde belki de NATO’nun güneydoğu kanadının küçük müttefiki durumuna gelebileceğinin emareleri görülebilir. Bundan dolayı bu sürecin ABD-İngiltere tarafından desteklenmesi boşuna değildir. Sürecin ilk gününden itibaren ABD Başkanı’nın, İngiltere hariciyesinin ve AB yetkililerinin yüksek ve kararlı bir tondan desteklemelerinin nedenlerinden birisi de budur.

 

5. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Kazanımı:

 

İlk defa olarak anlaşmanın olması halinde Kıbrıslı Türklere ve Rumlara, demokratik ilkelerinsan hakları ve temel özgürlükler getireceğine dair görüşlere yer verilmiştir. Bu görüşlerin, ABD ve AB tarafından gündeme getirildiği tahmin edilmektedir. Bundan hareketle Kıbrıslı Türkler, uluslararası sisteme entegre olabileceğine dair bir çıkarımda bulunulabilmesi mümkündür. Bu ifadeler, Türk tarafı için pek tatmin edici tanımlamalar olma da pek de itiraz etmedikleri görülmüştür. Zira bu görüşlerin KKTC’de cari olan sistemin hukuk dışı olacağına dair görüşlere güç kazandıracağını düşünmektedirler. Ancak Türkiye’nin Kıbrıslı Türk politikacıların bu tür hususlara çok takılı kalınmaması gerektiğini vurgulamasından dolayı itirazlarında direnmeye gerek görmemişlerdir.

           

6. Birleşik Kıbrıs’ın, AB Çıpasına Bağlanması:

 

2004 yılında Annan Planı’nda da teyit edildiği gibi iki toplumun oluşturtacağı yeni devletin gidiş güzergâhı, Avrupa Birliği’nin ortak geleceğidir. Böylece her türlü dış ittifak ve bloklaşmaya karşı kapılar baştan kapatılmış olacaktır. Dolayısıyla bu metin, herkesin ortak kanaatinin bir yansımasıymış gibi görünse de esas amaçlardan birisinin adada oluşacak yeni sistemin, AB ve ABD’nin blokajında olacağının bir garantisi olarak da değerlendirilebilir. AB’nin ortak değerler manzumesi içinde birleşen Kıbrıs’ta, hem Yunanistan ile ilhak siyaseti, hem Türkiye egemenliğindeki taksim tezi, hem de yeni sistemin parçalanması önlenmiş olacaktır. Hal böyle olunca Kıbrıs’ın çevresel ve yakın jeopolitiği de buna tâbi olacaktır. Buna göre Doğu Akdeniz coğrafyası, AB’nin stratejik egemenliği altına girecektir. Pek tabiî bu yöntemle küresel güçlerin belgesel irade beyanı ile karşılaşan Rusya’nın bir kez daha önü kesilmiş olacaktır. Zira Rusya’nın son zamanlarda Doğu Akdeniz’deki politik tavrı ve stratejik tercih algısı, Batı bloğu için tehdit oluşturur mahiyette gelişmiştir.

 

7. Ucu Açık Müzakerelerin Önlenmesi:

 

Adadaki her iki lider, sonuç alacak veya nihaî anlaşmaya varacak nitelikteki müzakerelerin devam etmesi için ciddi bir irade ortaya koymuşlardır. Bu görüş, ağırlıklı olarak Türklerin savunduğu teze oldukça yakındır. Zira Ankara, Kıbrıs müzakerelerin ilahi nahiye gitmesini istememekte, mümkünse takvimli çalışma tekniğine göre müzakerelerin devam etmesini arzulamaktadır. Buna göre Türk tarafının savunduğu asıl husus, takvimli müzakerelerin başlamasıdır. Ucu açık ve zamanı kendi lehlerine kullanma imkânını elde etmek isteyen ise Rum tarafıdır. Rumların bundaki amacı belli bir takvime bağlı kalmaktan ve buna bağlı olarak hakemlik sürecindeki cendereden kurtulmak için bu engelden kurtulmak istemektedir.

 

Dolayısıyla adadaki liderler, en erken zamanda anlaşmaya varma niyetinde olduklarını ve zamana karşı oynamayacaklarını teyit etme yoluna gitmişlerdir. Bundan en büyük sıkıntıyı Rum tarafının yaşayacağı açıktır. Bu yüzden bu ifadenin girmesi, Türklerin başarısı gibi görünse de nihaî kararın adadaki halkların vereceğinin belirtilmesi bu görüşü, kısmen olsa da dengelediği görülmüştür.

 

Görünen odur ki, Rumlar bu hususta başarıya ulaşsalar da Türklerin istediğini tatmin etmek için müzakerelerin ‘sonuç alıcı’ olmasına vurgu yapılması gerekmiştir.

           

8. Anlaşmaya Yönelik Kararlılığın Güçlü Olması:

 

Her iki liderin kararlı tutumu, nihai anlaşmaya ulaşılmasında büyük kolaylık sağlayacaktır. O yüzden Türk tarafı devamlı surette açıklamalarda bulunarak, kararlılık mesajları vermektedir. Aslında kararlık meselesi, o kadar desteklenmiştir ki, sürecin başladığı gün birçok devlet ve hükümet başkanları ve en üst yetkililer destek mesajı yayımlamışlardır. Böylece anlaşmaya yönelik uluslararası toplumun yapıcı desteği gündeme gelmiştir.

           

9. Müzakerelerde Ana Konuların Konuşulması:

 

Müzakere tekniği açısından uzlaşılamayan ana konuların masaya getirileceği ve bunlarla ilgili konuşulacağı ifade edilmiştir. Bu yönü ile müzakere tekniği açısından bir sıkıntı yoktur. Kaldı ki ana konu denilen hususlar, yaklaşık 40 yıldan beri karşılıklı olarak konuşulmaktadır. Ancak tarafların müzakere sırasında öncelik gösterdiği birtakım konular var ki, kendi düşünce stratejilerine göre mantıksal bir hiyerarşi dizini bulunmaktadır. Bu yüzden bu sistemde karmaşaya ve karşılıklı çekince koymaya yol açacağı için sürece müdahil küresel aktörlerin baskısı ve BM yetkililerinin yapıcı telkinleri ile müzakere edilecek esas konulara teker teker değinilmemiştir. Bu konuyu, daha çok hepsini kapsayan bir ifade ile geçiştirdikleri görülmüştür. Örneğin Türkler için anayasal haklar, garantiler, toprak ayarlamaları gibi konular öncelik sırasında önde iken, Rumlar için anayasal düzen, yetki paylaşımı, garantilerin kaldırılması, bütün göçmenlerin geri dönmesi, toprakların tekrar alınması gibi konuların önceledikleri bilinmektedir. Bu yüzden her iki tarafın iradesine gem vurmadan ortak bir ifade ile geçiştirildiği görülmüştür.

           

10. Kıbrıs’taki Anlaşma’nın İki Ana Unsura Dayanması:

 

Kıbrıs’ta bulunacak anlaşma, iki ana unsura dayanması esas olarak kabul edilmiştir. Buna göre birincisi BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarına, ikincisi ise 1977-1979 Zirve Anlaşmalarının esaslarına dayanacağı ifade edilmiştir. Dolayısıyla her iki tarafın önceden kabul ettiği esaslara göre bir anlaşmanın olabileceği esasa bağlanmıştır. Ancak burada dikkat çeken bir husus var ki buradaki bütün tanımlamalar ve kabuller, Soğuk Savaş öncesi dünya ve bölgesel konjonktür esas alınarak yapılan değerlendirmelerin olmasıdır. Oysa oluşan yeni dünya düzenindeki cari değişikliklerin hesaba katılması gerektiği ortadadır.

 

11. Anlaşmanın Şekil Olarak Üç Esasa Dayanması:

 

Buna göre adadaki toplumların siyasî eşitliğine, oluşacak yeni devletin iki toplumlu olduğuna ve egemenlik coğrafyasının iki bölgeli federasyona dayalı olacağına dikkat çekilmesi boşuna değildir. Bu görüşler, daha önceki resmi belgelerde de ifade edildiğinden, her iki tarafın çerçeve anlaşma metnine farklı yorumlar getirseler de ana eksinin bu olacağını kabul ettiklerinin göstergesidir.

           

12. Kurulacak Yeni Devletin Yapısı ve Oluşumu:

 

Devletin muhteva analizi daha önceden belirtilen ana ilkeler çerçevesinde şekil alacaktır. Buna göre Talat-Hristofyas’ın ortak deklarasyonunda ifade edildiği gibi uluslararası boyutta tek hukukî kimliğe sahip olacağı, tek egemenlikten söz edileceği, egemenliğin menşei Kıbrıslı Türklere ve Rumlara eşit düzeyde dağıtılacağı, tek ‘Birleşik Kıbrıs’ vatandaşlığı olacağı, Birleşik Kıbrıs’ın tüm vatandaşları ayrıca Kıbrıslı Rum Kurucu Devleti veya Kıbrıslı Türk Kurucu Devleti’nin vatandaşları olacağı, federal hükümetin yetkileri Federal Anayasa tarafından kesin bir şekilde verileceği, bunun dışındaki yetkilerin kurucu devletler tarafından kullanılacağı, kurucu devletlerin kullanacağı yetkilerin Federal Anayasa’da bizzat ifade edileceği, kurucu devletlerin tüm yetkilerini bütünüyle ve geri döndürülemez bir şekilde federal hükümetin müdahalesinden özgür olarak kullanacağı, Federal Yasalar kurucu devletlerin yasalarındaki yetkilerin alanına girmeyeceği, kurucu devletlerin yasalarının da federal devletin yasalarına müdahale etmeyeceği, çıkabilecek herhangi bir ihtilafın son karar merci olarak Federal Yüksek Mahkeme olacağı, hiç bir taraf, diğer bir tarafın üzerinde otorite ve idarî yetkiye sahip olamayacağı, Birleşik Kıbrıs Federasyonu, iki tarafta eşzamanlı yer alacak referandumlarla anlaşmanın onaylanmasının sağlanacağı, Federal Anayasa’da Birleşik Kıbrıs’ın iki eşit statüye sahip, iki kurucu devletten oluşacağı, Federasyonun, iki bölgeli, iki toplumlu yapısı ve Avrupa Birliği’nin üzerinde durduğu kurucu ilkelerin tüm adada korunup uygulanacağı, Federal Anayasa’nın adada en üst yasa olacağı ve başka bir ülke ile herhangi bir şekilde kısmi veya bütünlüklü birleşme veya herhangi bir bölünme, ayrılma veya kurulu düzenin tek taraflı değişiminin yasaklanacağı belirtilmiştir.

 

13. Müzakere Tekniği Açısından Değerlendirmesi:

 

Kıbrıs’ta toplumlararası müzakerelerde tarafların tâbi olacağı usul, genel olarak uzlaşma sağlanmadığı müddetçe, hiçbir konuda uzlaşma olmayacağı prensibine dayanmaktadır. Böylece taraflar hukukî bağlayıcılıktan kurtulmuş ve cendereye sıkışmamış olacaktır. Ancak teknik olarak bu böyle olsa da siyaseten kabul edilen bir husus, daha sonraki müzakere sürecinde de ilgili tarafın önüne geldiği çoğu kez görülmüştür. Bu yüzden taraflar, müzakere sürecinde itidalli davranmaya özen göstermektedirler.

 

14. Müzakere Sürecinde ‘Atanmış Temsilciler’ Yöntemi:

 

Belki de bu metinde en orijinal konunun bu olduğunu söylemek mümkündür. Zira ilk defa olarak toplum liderleri, bizzat kendilerinin atadığı temsilcileri vasıtasıyla görüşmeleri sürdürebilecekleri yönünde karar almışlardır. Liderlerin atadığı bu temsilciler, diledikleri her konuyu, zaman sınırlaması olmadan ve tüm ilgili taraflarla görüşme yetkisine sahip olarak görüşebileceklerdir. Ayrıca temsilciler, gerektiğinde ilgili taraflara ve paydaşlara paralel ulaşma imkânına da sahip olabileceklerdir. Belki de çok sıradan kriter gibi görünse de Kıbrıs müzakereleri için bu durum, çok önemli bir kırılma noktasıdır. Zira Rumların en büyük eleştirisi, “bizim muhatabımız sadece Kıbrıslı Türkler değildir; aynı zamanda Türkiye’dir” tezini savundukları için Ankara hükümetine baskı yapmaktadırlar. Türkiye de muhatapları, eşitleri ve paydaşları olan Kıbrıslı Türkleri yok saymamak kaydıyla Rumların elindeki bu argümanı almış ve muhatap olarak Rum temsilciyi Ankara’da muhatap kabul edebileceğini açıklamıştır. Aynı durum ve şart, Kıbrıslı Türk temsilci için de geçerli olacak ve Atina’da kabul görüp, muhatapları ile teşriki mesai yapabilecektir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, karşılıklı adım atılarak hem yeni bir durum oluşturulmuş, hem de taraflar arasındaki denklik/eşitlik ilkesi bozulmamıştır.

 

15. Nihaî Karar Verme Yetkisi:

 

Toplumlararası müzakereler esnasında liderlerin mutlak olarak nihaî karar verme yetkisine sahip olacağı kayda alınmıştır. Bununla zamana karşı oynama yerine, müzakere sürecinden sonuç alıcı bir tavır takınmaya ve ilgili konularda karar alma yetkisi ile başarıya ulaşmanın mümkün olabileceği dile getirilmek istenmiştir. O yüzden sürekli olarak müzakere sürecini kesip, “halkıma, anavatanıma, parlamentoma sormalıyım/danışmalıyım” gibi birtakım davranışlara girilmemesi istenmektedir. Özellikle taraflar, bunu sıkıştıkları zaman çok sık kullandığı bir husus olduğu için önlem alınmasında fayda görülmüş ve bu yöntemin kullanılmasına karar verilmiştir.

           

16. Referandum Sürecine Verilen Önem:

 

Kıbrıs’ta liderlerin ele aldığı konular, adada yaşayan halkları doğrudan etkilediği  için sadece toplum liderleri tarafından onaylanan bir anlaşmayla bu sürecin tamamlanması istenmemektedir. Olası bir anlaşmanın her iki halk tarafından da kabul edilip hayata geçmesi ve meşruiyet karinesi şeklinde hayat bulması için her iki halk nezdinde, eşzamanlı olarak yapılacak referandumlarla onaylanmasının önemine dikkat çekilmiştir. Aslında bu karar, eskiden beri kabul edilen bir husustur ve en son 2004 yılında Annan Planı ile her iki toplum tarafından da uygulanmıştır. Dolayısıyla bu görüşün veya uygulamanın yeni olduğunu iddia etmek pek doğru değildir.

 

17. Tarafların İyi Niyet Gayretleri:

 

Görüşmelerin başarılı olması ve kalıcı bir barışın olabilmesi için tarafların olumlu bir ortam oluşturması gerekecektir. Bir ölçüde tarafların iyi niyet çerçevesinde davranılması istenmektedir. Kaldı ki bu görüş, eskiden beri ifade edilen bir husus olduğu için herhangi bir yenilikten söz etmek mümkün değildir.

 

18. Tarafların Kamu Diplomasisine Dair Uygulamaları:

 

Liderler, müzakereler süresince, diğer tarafı suçlayıcı, aşağılayıcı, yok sayıcı söylem ve tavırlardan uzak durulmasına ve olumsuz kamuoyu açıklamalarının yapılmamasına özen göstermeleri istenmiştir. Özellikle müzakere sürecinde kamuoyu yaratmak, reaksiyon uyandırmak veya elini güçlendirmek amacıyla belirli konuşmaların, belgelerin, haritaların veya tezlerin basına/kamuoyuna sızdırılmaması çok önemli bir husustur. Zira daha önceleri buna benzer birçok açıklama ve belge sızdırma hadiseleriyle karşılaşıldığı için zaman, emek ve prestijin sarıldığı görülmüştür.

 

Bütün bu süreçten sonra denebilir ki, Kıbrıs’ta başlayan yeni müzakerelerin başarıya ulaşabilmesi ve kalıcı barışın tesis edilebilmesi için çetin görüşmelerin olacağı açıktır. Bu müzakere sürecinde konuşulacak hiçbir konu veya ileri sürülecek hiçbir tez yeni olmayacağı açıktır. Zira yaklaşık 40 yıldır süren görüşmelerde ileri sürülmeyen, ifade edilmeyen veya konuşulmayan hiçbir konu yok gibidir. Ama yine de başarıya ulaşması halinde adada ve bölgede barışa katkısı olacağı için bu sürecin desteklenmesine yarar vardır.

 


* Doç. Dr., Gazi Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü / Ankara, soyalp@hotmail.com