Kudüs’ün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması ve büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının ardından Türkiye ile Yemen tarafından hazırlanan ve Birleşmiş Milletler’e (BM) üye tüm devletlere "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısı yapan karar tasarısının, BM Genel Kurulu'nda ABD’nin tüm tehditlerine rağmen 128 oyla kabul edilmesi, dünya üzerinde 1945 yılından beri süregelmekte olan küresel politik dengeleri bozulduğunun çok açık bir göstergesi. Aynı zamanda ABD’nin patronluğunun da son bulduğuna işaret ediyor bu oylama.

 

BM tarihi bir süreçten geçiyor. Bunun arkasından bir değişimin geleceği de kesin. BM Genel Kurulu’nda, ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki vetosuna rağmen "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısının onaylanması ve ABD’nin bu konuda yalnız kalmasının yaratacağı artçı dalgalar, özellikle oylamada “Evet” oyu kullanan ülkelerin canını belki biraz yakacak ama asıl zarar gören ABD Başkanı Trump olacak.

 

Bu olay bana 1963 Kasım’ında suikasta kurban giden ABD Başkanı John. F. Kennedy’yi hatırlattı. FED’i kapatması Kennedy’nin sonunu getirmişti. Aynı şekilde FED’in Yönetim Kuruluna ABD Devletinin bürokratlarını sokmak istemesi Trump’ın da -Kennedy gibi hazin olmasa da- sonunu hazırlıyor. Kendisine suikast yapılmadı ama “Biz senden daha güçlüyüz. Bizi dinlemezsen böyle dünyaya rezil olursun” mesajı verildi. Bu saatten sonra Başkan Trump’ın işi zor. Zira BM’deki bu oylamadan sonra ABD ile birlikte Başkan Trump’ın karizmasının çizildiği ve “Dünyanın Başkanı” sıfatının yara aldığı çok açık.

 

Elbette bunun arkasından ABD’nin karşı durması nedeni ile mazlum olan milletlerin mağduriyet yaşadığı birçok konu yavaş yavaş önce dünya gündemine düşecek, sonra da BM Genel Kuruluna gelecek.

 

Kıbrıs konusu da bunlardan bir tanesi. ABD’nin gizli devletinin, Pentagon’un ve CIA’nın bölgesel çıkarları, Akrotiri ve Dikelya askeri üsleri ile Trodos’lardaki Apollo tepesinde yer alan (Echelon) dinleme üssünün dünyanın diğer yerlerindeki ABD üslerinden çok daha önemli olması nedeniyle 1950 yılının Ocak ayında ABD eli ile tohumları ekilen Kıbrıs halen daha sürdürülebilir bir çözüme ulaşmış değil. Ulaşacağı da yok. Adadaki huzursuzluğun bittiği ve ada üzerinde yaşayan iki etnik toplumun barış içinde yaşamaya karar verdiği gün, her iki toplumun gözlerinin bu üslere çevrileceği ve boşaltılmaları isteneceği için, adaya çözümün gelmesi ABD’nin ve İngiltere’nin işine hiç gelmiyor.

 

Buna ilaveten Rum tarafının çözüm isteksizliği, Türk tarafını azınlık olarak görmesi/lanse etmeye çalışması ve Rum Üniter Devleti’nin kurulması için çaba harcaması, Federasyon tipi bir çözümün olamayacağını yıllar önce ortaya koymuştu. Crans Montana’da müzakerelerin, Rumların açgözlülüğü ve Bizans oyunları nedeniyle çökmesinden sonra taraflar, sürdürülebilir bir çözümün son 49 yıldır görüşülmekte olan “Eşit statüde iki devletten oluşacak federasyon” olamayacağı gerçeğini artık kavramış durumda.

 

Tüm bu gelişmeler, Türk tarafının kendisine yeni bir strateji çizmesinin ve yeni bir yol seçmesinin zamanının geldiğine işaret ediyor. Özellikle de BM Genel Kurulu’nda yapılan son Kudüs oylamasından sonra değişen dünyanın yeni politik dengesi içinde, mazlum ülkelerin benzeri konuları ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) son 34 senedir altında ezildiği insanlık dışı ambargoların kaldırılması konusu BM Genel Kurulu’na getirilebilir. Daha doğrusu getirilmelidir.

 

Türkiye bunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü ve liderlik vasıflarına sahip bir ülkedir. Arap ülkelerini ve dost ülkeleri Kudüs konusunda bir araya getirme başarısını gösterdikten sonra aynı tarzda bir arka çıkma girişimi, KKTC üzerindeki ambargoların kaldırılması için de yapılabilir. Bunun için hem Türkiye hem de KKTC, Azerbaycan ile birlikte, el ele yoğun bir siyasi çalışma başlatmalı, bu yolda her tür gayret gösterilmelidir.