Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında yürütülen müzakere süreci, 1,5 yıllık aradan sonra 11 Şubat 2014 tarihinde yeniden başlıyor. Söz konusu müzakereler için KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile GKRY lideri Nikos Anastasiadis'in BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un Kıbrıs Özel Temsilcisi Lisa Buttenheim gözetiminde ara bölgede bir araya gelmeleri planlanıyor. İki liderin görüşmeler çerçevesinde, uzun süredir çalışmaları devam eden ortak metinle ilgili varılan noktayı kamuoyuna açıklamaları ve adada yeni bir sürecin başlangıcını ilan etmeleri bekleniyor. Müzakerelerde bugüne kadar üzerinde uzlaşı sağlanamayan yönetim ve güç paylaşımı, AB, mülkiyet, ekonomi, garantiler ve toprak gibi konulara öncelik verilmesi planlanıyor. İki tarafın görüşmeler sonucunda oluşturulacak kapsamlı bir çözüm planının öncellikle ada halklarına anlatılması, ardından da referanduma götürülmesi öngörülüyor.

 

Son olarak ABD’nin de sürece destek verdiğini açıkladığı Kıbrıs’ta çalışmalarına devam edilen barış müzakereleri hakkında 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsünden Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmalar Merkezi Başkanı Gözde Kılıç Yaşın TÜRKSAM için değerlendirmelerde bulundu:

 

“ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın Kıbrıs’a gelmesi bir anda bir yılı aşkın zamandır süren krizi çözmüş, uzlaşılması imkansız noktaları uzlaşılır hale getirmiş görünüyor… Nuland’ın son müdahalesiyle üzerinde uzlaşıya varıldığı ifade edilen ortak açıklama metni, tarafların çalışma metodunu ve anlaşmanın temel sınırlarını belirlediği için önemli ve üzerinde sonradan oynama yapılması çok zor. Bu nedenle müzakerelerin sınırları da çizilmiş durumda. Bu çerçevede Kıbrıs sorununun çözümü için görüşme süreci 11 Şubat’ta, saat 11.30’da Lefkoşa Uluslararası Havaalanı yakınındaki ara bölgede bulunan Birleşmiş Milletler Konferans Merkezi’nde başlıyor.

 

Basına sızan 8 maddelik ortak açıklama metnine baktığımızda Türk tarafının iki yıldır masaya koymaya çalıştığı takvim ve hakemlik kartlarının devre dışı bırakıldığı görülüyor. Halbuki KKTC ve Türkiye müzakerelerin başlatılması için ısrar ederken beklentileri, müzakerelerin bir takvime bağlanması; tarafların süreci belirli bir aşamaya getirmesinden sonra uluslararası konferansa gidilmesiydi. Temel hedef sürecin sonunda anlaşmaya varılamaması durumunda KKTC’nin kendi statüsü hakkında özgür bırakılmasını sağlamaktı. Nitekim bugüne dek yapılan açıklamalar ancak bu şekilde anlaşılabilir. Aslında bu yol daha önce de denenmişti. 2008’de başlayan müzakere sürecini bir takvime bağlama denemeleri sonuçsuz kalmış, Türkiye’nin tüm çağrılarına rağmen uluslararası konferansın toplanması yönünde BM Rumlar üzerinde baskı oluşturamamıştı. Şimdi ise bu ihtimaller tümüyle dışlanmış görünüyor. Bu durumda Türkiye’nin “görüşmeler ilanihaye süremez” tezinden vazgeçildiği söylenebilir…

 

Birleşme sonrasında ortaya çıkacak devletin “bakir doğum devlet” olacağı hususu 8 maddelik metinde yer almıyor. Halbuki Annan Planı’nın olumlu yanlarından biriydi. Esasen bir uzlaşı için gerçekten de “olmazsa olmaz” niteliğindeydi. Bu, “Birleşme yeni bir devlet mi ortaya çıkaracak yoksa mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti’ne anayasal bazı değişikliklerle Türkler de eklemlenecek mi? meselesidir. Aslında müzakerelerin niteliğini de belirleyicidir. Rumlar “bakir doğum devlet” koşuluna karşıydılar ve beklentileri bu noktada karşılanmış görünüyor.

 

Türk tarafının yeni devlette egemenliğin Türk ve Rum halklarından kaynaklanacağı, bir tarafın diğerine tahakküm edemeyeceği yönündeki önerisi 8 maddelik açıklama metnine göre kabul görmüş. Tahakküme karşı ne tür önlemler alınacağını müzakere sürecinde izlemek gerekir. Ancak bu aynı zamanda 1960 Anayasası’ndaki Rumlar için sorun yaratan “veto hakkı”nın da olmayacağı anlamına gelebilir. Keza bazen kazanım zannedilen bir maddenin altından kayıp anlamına gelebilecek başka yan anlamlarının çıktığı olmuştu. Hatırlanmalı ki 1963’de Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti devletine Türkleri yönetimden kovarak el koymasının nedeni Anayasa’nın Türklere tanıdığı “veto hakkını” tahakküm olarak değerlendirmeleriydi. Sürecin sonunda 1960’da Rumların talep ettiği anayasal değişikliğe ulaşılacaksa 60 yıllık mücadelenin ve sıkıntının hiç bir anlamı kalmayacaktır.

 

“Birleşik Kıbrıs, tek uluslararası kimliği, tek vatandaşlığı ve tek egemenliği bulunan bir devlet olacak” ifadesinin de bulunduğu 3 madde ise yeni değil; Talat-Hristofyas döneminin ürünü ve İngiltere tarafından da garanti altına alınmıştı.

 

Ortak Metin’deki “güven yaratıcı önlemlerle ilgili madde ise ucu açık kalmış görünüyor. Bu durumda Maraş’ın iadesi de askerin anlaşma öncesi çekilmesi de, garantörlük anlaşmasının artık gereksizliği gerekçesiyle kaldırılması talepleri de gündeme getirilebilir… Nitekim Rum tarafı 2008’de başlayan ilk tur görüşmelerde bu konu başlıklarını “güven yaratıcı önlemler” başlığı altında öne sürmüş, bir dönemde Fin Önerisi adı altında bir paket altında toplanarak Türkiye’ye sunulmuştu. Ne var ki, pakete Türk tarafının dahil etmek istediği yine “güven” ile ilgili öneriler Rumlar tarafından kabul edilmemişti.

 

Neden şimdi dersek de öncelikle Rum doğalgaz ve petrolünün çıkarılması sonrasında taşınabilecek en kârlı rotanın Türkiye’den geçiyor olması ve bunun bir anlaşmayı zorunlu kılması, Fransa’nın edindiği üs, İsrail’in enerji güvenliği için istediği üs ve en sonunda Rusya’nın da üs talebinde bulunması aslında yeter sebeptir. Öte yandan konjonktür Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir hareketlenmeyi, katılım sürecini canlandırmayı mecbur kılmıştır. Çok kısa sürede 12 faslı açıp 10 faslı kapatabileceğine inanan Türkiye’nin önüne de Kıbrıs yeniden konulmuştur. Kısacası Annan Planı’nın 10. yılında Kıbrıs’ta tarafların yeniden birleşme niyetiyle masaya oturtulması, hiç değilse bölünmüşlüğün kalıcılaşmaması için gerekliydi diyebiliriz. 2003-2004 süreci gibi hızlı ve birleştirme niyetli görünen bir müzakere süreci beklenebilir. Ancak bakalım İngiltere buna hazır mı?” olarak değerlendirdi.