Yunan Darbesi ve BM Güvenlik Konseyi’nin Tarihî Toplantısı

 

BM Güvenlik Konseyi, bundan 37 yıl önce 16 Temmuz 1974 Salı günü Peru’nun BM nezdindeki Daimî Temsilcisi Büyükelçi Javier Pérez de Cuéllar[1] başkanlığında toplanmıştı. Toplantı isteği BMGS’den[2] ve sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Daimî Temsilcisi Rossides’den[3] gelmişti. Rossides, Konsey’in âcilen toplanmasını talep eden mektubunda “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tehdit eden ve bölgede barış ve güvenliği tehlikeye düşüren vahim bir dış müdahaleden” söz etmekteydi.

 

Rossides’in bu ifadelerle nitelediği olay, aslında, sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a karşı 15 Temmuz 1974 Pazartesi sabahı 08.30 dolaylarında Yunanistan tarafından gerçekleştirilen askerî darbeydi. Darbe dünyanın gözü önünde vuku bulmuştu. Makarios darbeden sağ salim kaçmayı başarmış; önce Baf’a geçmiş, oradan İngilizler tarafından helikopterle alınarak Ada’daki İngiliz askerî üssüne götürülmüştü. Daha sonra uçakla Malta üzerinden Londra’ya geçmesi ve nihayet New York’a ulaşarak BM Güvenlik Konseyi’nin 19 Temmuz 1974 Cuma günü yaptığı toplantıya “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı” olarak katılması sağlanmıştı.

 

Kıbrıs Rum Temsilcisi Rossides, Konsey’in 16 Temmuz 1974 tarihindeki toplantısında Ada’daki gelişmeler hakkında şu açıklamaları yaptı:

 

“Darbe, 1963 ve 1964’de yaşanan sorunların sonucu olarak teşkil edilen Kıbrıs Millî Muhafız Birliği’ni eğitmek ve bu birliğe komuta etmek üzere Yunanistan’dan gelmiş olan çok sayıdaki subay tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu subaylar, Kıbrıs Hükûmeti’nin talimatlarına uygun olarak Milî Muhafız Birliği’ne hizmet etmeleri gerekirken, fiiliyatta tamamen Atina’nın emirlerine göre hareket ediyorlardı. Sayıları 650’yi bulan bu subaylar giderek Kıbrıs’ta barış için ziyadesiyle zararlı hale gelmişlerdi. Bu sebeple. Başpiskopos Makarios Yunanistan Cumhurbaşkanı Gizikis’e 2 Temmuz 1974 tarihli bir mektup göndererek bütün bu 650 subayın Kıbrıs’tan çekilmelerini istemişti……Dünya basını Kıbrıs’ta nelerin cereyan etmekte olduğunu bilmektedir. Bu konuda burada ve Avrupa’nın bütün başkentlerinde haberler yayınlanmıştır……Güvenlik Konseyi’ne ulaşmış olan bilgiler çok kan dökülmekte olduğunu ve çatışmaların sürdüğünü ortaya koymaktadır……Cumhurbaşkanı (Makarios) halen Malta’dadır ve New York’a doğru yola çıkması beklenmektedir.…….Güvenlik Konseyi ateşkes yoluyla silâhlı çatışmanın ve kan dökülmesinin durdurulması; Kıbrıs’ın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne olan dış müdahalelerin önlenmesi amacıyla bu gün bir karar kabul etmelidir. Güvenlik Konseyi önünde duran olgulara göre hareket etme durumundadır.”[4]

 

Kıbrıs Rum Temsilcisi’nin talebine rağmen Konsey’in 16 Temmuz’daki oturumundan herhangi bir karar çıkmadı.

 

Makarios: “Kıbrıs’ta Yunan askeri bulunduğu sürece istilâ devam ediyor demektir”

 

Güvenlik Konseyi Ada’daki durumu görüşmeğe devam etmek üzere 19 Temmuz günü yeniden toplandı. Konsey Başkanı toplantıyı 15.30’da açtı. İlk sözü, 21 Aralık 1963’den sonra aslında sadece “Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Lideri” durumunda olan Başpiskopos Makarios’a verdi. Kendisini “Kıbrıs Cumhurbaşkanı” olarak takdim eden Makarios, sözlerine darbenin faillerini de açıklayan şu sözlerle başladı:

 

“Yunanistan tarafından organize edilen ve Kıbrıs Millî Muhafız Kuvveti’ne komuta eden Yunan subayları ve bu Kuvvet’de hizmet gören Yunan askerleri tarafından icra edilen darbeyle Kıbrıs’ta yaratılan kritik duruma gösterdikleri yakın ilgi dolayısıyla Güvenlik Konseyi’nin üyelerine hararetle teşekkürlerimi ifade ediyorum.”[5]

 

Makarios’un kuvvetli ifadelerle Yunanistan’ı hedef alan o günkü konuşmasında yer alan çarpıcı sözlerini beraberce hatırlayalım:

 

“Geçen pazartesi sabahından bu yana Kıbrıs’ta olanlar gerçek bir faciadır. Yunanistan’ın askerî rejimi Kıbrıs’ın bağımsızlığını umursamadan ihlâl etmiştir. Kıbrıs halkının demokratik haklarına zerre kadar saygı duymadan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına zerre kadar saygı göstermeden Yunan cuntası diktatörlüğünü Kıbrıs’a genişletmiştir….. Atina tarafından yönetilen EOKA-B terörist örgütü son haftalarda şiddet dalgalarını arttırmıştı. Ben bu yasadışı örgütün köklerinin ve ikmal kaynaklarının Atina’da bulunduğunu zaten öteden beri biliyordum…… EOKA-B’ nin Atina’daki rejimin yardakçısı olduğunu açıkça kanıtlayan belgeler Kıbrıs polisinin eline birkaç gün önce ulaşmıştı……..Bize Türkiye’den gelebilecek bir tehlikenin ölçüsünün bunlardan yönelebilecek tehlikeden çok daha küçük olduğunu hep düşünmüşümdür. Korkularımda haklı olduğum böylece ispatlanmış olmaktadır……(Darbede) ölenlerin sayısı yüksektir ve ağır maddî kayba uğramış bulunuyoruz. Darbe Kıbrıslı Rumları iç sorunu olarak değerlendirilebilecek koşullarda gerçekleşmiş değildir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin bariz biçimde ihlâl edildiği bir dış saldırı ve istilâ olayıdır. Sözde darbe Millî Muhafız Kuvvetimize komuta eden ve bu kuvvette görev yapan Yunan subaylarının işidir. İttifak Antlaşması uyarınca Kıbrıs’da bulunan 950 subay ve erden oluşan Yunan Birliği’nin Kıbrıs’a yönelik bu saldırı olayında başrolü oynadığı olgusunun da altını çizmem gerekir. Başkentin dışındaki havaalanının ele geçirilmesi, havaalanının yakınında konuşlanmış bulunan bu birlik tarafından gerçekleştirilmiştir…..Çatışmada ölenler arasında Yunan askerleri de vardı ve bunlar Yunanistan’a nakledilerek orada gömülmüşlerdir…….Darbede çok kan döküldü ve darbe çok cana mal oldu…….Darbeden sonra Yunan rejiminin Kıbrıs’taki ajanları katil olduğu bilinen Nicos Sampson’u Cumhurbaşkanı olarak atadılar ve O da terörist örgüt EOK-B’ nin unsurlarını ve destekçilerini bakan olarak atadı…….(Olay) Cumhuriyet’in bağımsızlık ve egemenliğini ihlâl eden bir istilâdır. Kıbrıs’ta Yunan askeri bulunduğu müddetçe istilâ devam ediyor demektir……Millî Muhafız Kuvveti’nde görev yapmaları için Yunan subaylarını Kıbrıs Hükûmeti’nin davet ettiği olgusuna işaret edilebilir. Esefle ifade edeyim ki onlara (Yunan subaylarına) inanmak ve güvenmekle hata etmiş bulunuyorum. Benim inancımı ve güvenimi kötüye kullanmışlar ve Ada’nın bağımsızlığının, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olmak yerine kendileri saldırgan olmuşlardır……Atina’daki rejim iki yüzlü bir politika uygularken müzakerelerde herhangi bir ilerleme olması beklenebilir miydi?…….Müzakerelerde ilerleme olmamasının temel sebeplerinden biri Yunan rejiminin iki yüzlü politikasıydı……Daha öncede belirttiğim gibi Kıbrıs’taki hadiseler Kıbrıslı Rumların bir iç sorunu değildir. Kıbrıslı Türkler de etkilenmişlerdir. Yunan cuntasının darbesi bir istilâ hareketidir ve bunun sonuçlarından Rum olsun, Türk olsun Kıbrıs’ın bütün halkı acı çekmektedir.”[6]

 

Makarios, sözleri üzerinde yorum yapılmasını gerektirmeyecek açıklıkla konuşmuş ve Yunanistan’ı “saldırganlıkla ve istilâcılıkla” suçlamıştı. Yunanistan’ın “İttifak Antlaşması’ndan” doğan haklarını kötüye kullandığını ortaya koyan açıklamalar yapmıştı. 1974’den önceki Kıbrıs müzakere sürecinde ilerleme sağlanamamış olmasının Yunanistan’ın oynadığı olumsuz rolden ileri geldiğini ifade etmişti. AKRITAS Plânı’nı uygulayarak Ada’daki Kıbrıs Türk halkının kökünü kazımaya acımasızca teşebbüs etmiş olan Makarios’un, konuşmasında “darbeden Kıbrıslı Türklerin de etkilendiklerini ve darbenin sonuçlarından acı çektiklerini” özellikle vurgulamasının, içinde bulunduğu koşullarda kurtarıcı olarak gördüğü Türkiye’yi 1960 Andlaşmalarından doğan haklarını kullanarak Ada’ya askerî müdahalede bulunmasını sağlama amacına yönelik olduğu aşikârdı.

 

Yunanistan Temsilcisi: Ada’nın bölünmesine Makarios sebep oldu

 

Konsey Başkanı, Makarios’dan sonra sözü Yunanistan Temsilcisi Panayotacos’a verdi. Yunan Temsilci inandırıcı olmayan görüş ve iddialarla Devleti’ni savunmaya çalıştı. Önce Yunanistan Başbakanı Adamantios Androutsopoulos’un BMGS’ne gönderdiği 16 Temmuz 1974 tarihli mesaja[7] atıf yaparak “Yunan Hükûmeti’nin Kıbrıs’taki son olaylara dair resmî pozisyonunu tekrar etmek istiyorum” dedi. Sonra Yunanistan Dışişleri Bakanı Kypriaios’un son bir demecini okuyarak “Kıbrıs’taki son olayların BM üyesi bağımsız bir Devlet’in iç işi olduğunu” öne sürdü. Yunanistan’ın “diğer ülkelerin iç işlerine karışılmaması” ilkesine saygı gösterdiğini belirtti. Yunanistan’ın Kıbrıs politikasının temelini “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve birliğinin korunması” olduğunu söyledi. Ada’daki son gelişmeler karşısında ilgili tarafların teenni (acelesiz iş görme, ağır davranma) göstermesi umudunu dile getirdi.

 

Yunan Temsilci, Makarios’un “Zürih’te ortaya çıkan anayasanın 13 hükmünü tadil etme teşebbüsünde bulunmak suretiyle 1963 Aralık ayında feci çatışmaların ortaya çıkmasına ve böylece Ada’nın yeşil hat boyunca fiilen bölünmesine sebep olduğunu” hatırlattı. Yunan Temsilci şöyle devam etti: Makarios “tutarsız kişiliği sebebiyle, bir taraftan bağımsızlığı desteklerdi, diğer taraftan da ne zaman popülaritesinde bir azalma hissetse mütevazı Kıbrıs halkını ENOSIS çağrısı yaparak kandırmaktan çekinmezdi…….1971 Aralık sonuna kadar (BMGS) U Thant’ın görüşmelerin (Türkiye ve Yunanistan’ın katılımlarıyla) genişletilmesi önerisine, Yunanistan’ın Kıbrıs’ı satmak için Türkiye ile gizli bir anlaşma yaptığı saplantısıyla, karşı çıktı.”

 

Yunanistan’ın, kuvvete başvurarak bir oldubitti ile “ENOSIS’i” gerçekleştirme teşebbüsünde bulunmasına Türkiye’nin, 1960 Antlaşmaları’ndan kaynaklanan “askerî müdahale hakkını” kullanmak dahil, gösterebileceği tepkileri bertaraf edebilme ümidiyle, olayı sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” bir “iç meselesi” olarak takdim etmeğe ve “ülkelerin içişlerine karışılmaması” ilkesinin arkasına sığınmağa çalıştığı belliydi. Yunan Temsilci, ayrıca, Ada’da 1963 sonunda başlayan kanlı olaylara Makarios’un sebep olduğu gerçeği hakkında Konsey önünde tarihe not düşüyor ve Makarios’un çözüm arama çabalarındaki olumsuz tutumunun altını çiziyordu.[8]

 

BM Güvenlik Konseyi Karar Almadı

 

Toplantıda bir karar tasarısı[9] ortaya çıktı. Tasarıda Yunanistan’a yönelik açık bir eleştiri veya kınama ifadesi yer almıyordu. Konsey Başkanı, Tasarıyı oylamaya koymadan “üyelerin metni incelemeleri gerekebilir; gelecek toplantımızda Tasarı üzerinde oylama yapılabileceğini umuyorum” dedi ve oturumu kapattı.

 

Yol Ayırımı

 

Yunanistan’ın attığı bu pervasız adım sonucunda Türkiye ile Yunanistan arasında 1960 Andlaşmalarıyla Kıbrıs adası bakımından kurulmuş olan hassas stratejik denge ortadan kalkmaktaydı. Kıbrıs “Millî Davamızda” bir kavşak noktasına gelinmişti: Ya Kıbrıs’ın bir Yunan Adası haline getirilmesi teşebbüsüne göz yumulacaktı veya kararlılıkla davranılarak Yunan oldubittisi sonuçsuz bırakılacaktı. İkinci yol, aynı zamanda, 1963 Aralık ayından sonra yaşanan Kıbrıslı Türklere yönelik soykırım teşebbüslerinin tekrarlanmasının mümkün olamayacağı koşulların Ada’da temelli biçimde yaratılmasını gerekli kılmaktaydı.

 

Barış Harekâtı ve Zafer

 

Türkiye’de o dönemde iş başında bulunan Bülent Ecevit’in Başbakan ve Necmettin Erbakan’ın da Başbakan Yardımcısı olduğu CHP ve MSP koalisyon hükûmeti, Kıbrıs’daki gelişmelerin vahim niteliğinin, Ada’nın Türkiye için taşıdığı stratejik değerin, Kıbrıs Türk halkına karşı olan tarihî ve ahdî sorumluluklarının, 1960 Andlaşmalarından kaynaklanan hak ve yetkilerinin tam bilinci içinde hareket etti. Türkiye’nin sebep olmadığı bir savaşın olası her türlü olumsuz sonuçlarını da göze alarak Kıbrıs Adası’na askerî müdahalede bulunma kararı aldı. Bu karar Ulusumuz ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kurum ve kuruluşları tarafından benimsenip desteklendi. Türk basını tek ses halinde destek verdi. Kahraman Silâhlı Kuvvetlerimiz, hazırlıklarını birkaç gün gibi kısa bir süre içinde tamamlayıp, 20 Temmuz 1974 Cumartesi günü şafakla birlikte başlattığı deniz aşırı harekâtı başarıyla icra etti ve zaferle sonuçlandırdı. Kıbrıslı soydaşlarımızı, 11 yıl boyunca içinde yaşamaya mahkûm edildikleri ve insan hakları ihlâllerinin en bariz örneklerinin cereyan ettiği, insanlık dışı koşullardan kurtardı. Bu parlak zaferin elde edilmesinde, Kıbrıs Türk halkının Millî Davamıza olan bağlılıklarının, 1963’den sonra yüzlerce şehit vererek, kahraman gaziler çıkararak, çok büyük maddî kayıplara uğrayarak gösterdikleri olağanüstü fedakârlıkların, efsanevî direnme gücünün ve “Anavatan Türkiye” ile sürdürdükleri dayanışmanın büyük payı oldu.

 

Barış Harekâtımız sırasında da yüzlerce vatan evlâdımızı şehit verdik; gazilerimizi bağrımıza bastık. Kazandığımız zaferin onların sayesinde olduğunu unutmadık. Kıbrıs Millî Davamız uğruna şehit verdiğimiz evlâtlarımızı bu vesileyle de minnet, şükran ve rahmetle anıyoruz. Gazilerimizi kazandığımız zaferin simgeleri olarak şerefle kucaklıyoruz.

 

BM Güvenlik Konseyi’nde Çifte Standart

 

Yunanistan’ın 15 Temmuz 1974 günü Ada’da gerçekleştirdiği darbe ve ENOSIS teşebbüsü üzerine, Makarios Yunanistan’ın bu hareketini “saldırı, istilâ” olarak nitelendirilmiş ve Ada’da çatışmaların sürdüğünü ve kan dökülmekte olduğunu beyan etmiş olmasına rağmen Güvenlik Konseyi Yunanistan’ın bu tecavüzüne tepki gösteren ve ateşkes çağrısı içeren herhangi bir karar kabul edememişti. Oysa, Barış Harekâtımızın başladığı 20 Temmuz 1974 günü Yunanistan’ın talebi üzerine âcilen toplanan Güvenlik Konseyi aldığı kararla ateşkes çağrısında bulunmuştur.[10] Bu kararın içeriği, daha önce Yunanistan’ın Ada’da gerçekleştirdiği darbe üzerine Konseye sunulan Karar Tasarısının[11] unsurlarından oluşmuştur.

 

Güvenlik Konseyi’nin bu tutumunun da, uluslararası toplumun Kıbrıs sorununu tarafsız bir yaklaşımla ele alma yeteneğinden yoksun bulunduğunun ibret verici örneklerinden biri olarak hatırlanmasında fayda vardır.

 

Avrupa Konseyi Parlâmenterler Meclisi’nin Kararı

 

BM Güvenlik Konseyi’nin bu gerçekleri görmezlikten gelen tutumuna mukabil, Avrupa Konseyi Parlâmenterler Meclisi 29 Temmuz 1974 tarihinde kabul ettiği 573 sayılı kararında “Yunan askerleri tarafından Kıbrıs’ta gerçekleştirilen askerî darbeyi kınamış” ve “Türkiye’nin müdahalesini, 1960 Garanti Antlaşması’nın 4. paragrafından kaynaklanan bir hakkın kullanılması” olarak nitelemiştir.[12]

 

Zafer Gelmeseydi Ne Olurdu?

 

Türkiye’nin Barış Harekâtı başarıyla sonuçlanmasaydı, Rumların ve Yunanistan’ın ve ayrıca uluslararası toplumun Rum yanlısı belli başlı aktörlerinin, Türkiye’yi cezalandırmak için ağır savaş tazminatı taleplerinde bulunmuş ve hattâ Sevr’i hortlatıp uygulanmasına tevessül etmiş olacaklarını ihtimal dışı tutamıyoruz. Şimdi Türkiye’de dahi bazı çevrelere abartılı gelebilecek olan böyle bir değerlendirmede bulunurken, Kıbrıs sorununun 21 Aralık 1963’den bu yana gösterdiği gelişmeler içinde uluslararası toplumun önemli üyelerinin, BM’ in, Türkiye’nin tam üyelik müracaatında bulunmasından sonraki dönemde AB’nin, AİHM ve ABAD gibi uluslararası yargı organlarının Kıbrıs konusunda Rum – Yunan ortaklığının tek yanlı iddialarına arka çıkan tutumlarını ve aldıkları Kıbrıs’taki gerçeklerle bağdaşmayan kararları gözönünde tutuyoruz. Soğuk savaş şartlarının devam ettiği yıllarda ABD’nin Barış Harekâtımızdan sonra, NATO müttefiki Türkiye’ye 1975-78 arasında üç buçuk yıl süreyle silâh ambargosu uygulamış olduğu vakıasını hatırlamağa devam ediyoruz.

 

Türkiye ve KKTC Tazminat Talep Etmelidirler

 

Kıbrıs Türk halkı Ada’nın toprağının yüzde 30’dan fazlasının tapulu sahibi olmalarına rağmen 1963 – 1974 arasında 11 yıl Kıbrıs adasının yüzde 3’üne tekabül eden ceplerde, BMGS’nin raporunda kullandığı deyimle “gerçek bir kuşatma”[13] altında çilelerle dolu olarak yaşamağa mahkûm edilmişlerdir. Silâhlı etnik temizleme girişimleri sonucunda yüzlerce soydaşımız katledilmişlerdir. Kıbrıs Türk halkının yüzde 35’i yaşayageldikleri 103 köyü terk etme zorunda bırakılmışlardır.

 

Kıbrıslı soydaşlarımıza, Rum – Yunan ortaklığının silâhlı ENOSIS girişimleri sonucunda 1963 – 1964 döneminde, 1967’de ve 1974’de uğradıkları çok ağır can ve mal kayıpları karşısında herhangi bir tazminat ödenmiş değildir.

 

Türkiye, Yunanistan’ın Ada’da yaptığı 15 Temmuz 1974 askerî darbesi üzerine gerçekleştirmek mecburiyetinde kaldığı Barış Harekâtı sırasında 500 civarında evlâdını şehit vermiştir. Gazilerimizin sayısı da yüzlercedir. Ayrıca, Türkiye çeşitli maddî kayıplara da uğramıştır. Temmuz 1974 gelişmelerinin sorumlusu Yunanistan’dır. Makarios’un BM Güvenlik Konseyi’ndeki beyanı bu sorumluluğu açıkça ortaya koymaktadır.

 

Türkiye’nin Yunanistan’dan tazminat talep etme hakkının bulunduğunu düşünmekteyiz. Türkiye’yi 1974’den bu yana kullanamadıkları mülkleri için Rumlara haksız ve mesnetsiz olarak tazminat ödemeye mahkûm eden AİHM nezdinde Türkiye’den Yunanistan aleyhinde davalar açılmasının hukuka ve adalet anlayışına uygun düşeceği görüşündeyiz.

 

KKTC vatandaşlarının da asgari 11 yıl boyunca uğradıkları can ve mal kayıpları için Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan aleyhinde uluslararası yargı mercileri nezdinde dava açmalarının hakları olduğuna inanmaktayız.

 

Bu şekilde dava açmak isteyen KKTC ve TC vatandaşlarına Devlet tarafından gereken hukukî desteğin verilmesinin ve ihtiyaç halinde davayla ilgili masraflarına katkıda bulunulmasının güdülen amaca ve işin icabına uygun düşeceğini mülâhaza ediyoruz. Bu konuda KKTC ve Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütlerine de önemli görevler düştüğü kuşkusuzdur.

 

İngiltere’nin Sorumluluğu

 

1960 Andlaşmalarına göre Kıbrıs’la ilgili olarak, Türkiye ve Yunanistan gibi belirli sorumlulukları ve yükümlülükleri bulunan İngiltere’nin bu sorumluluklarını ve yükümlülüklerinin yerine getirip getirmediğinin de incelenmesi gerektiği görüşündeyiz. 21 Aralık 1963’den sonra Ada’da yaşanan gelişmeler karşısında İngiltere’nin, özellikle, Garanti ve İttifak Andlaşmalarından doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçındığı görüşünü muhafaza etmekteyiz. İngiltere, 1963-64 döneminde, 1967’de ve 1974’de Rum – Yunan Ortaklığı’nın 1960 Andlaşmalarının lâfzına ve ruhuna aykırı tutum ve davranışları; işledikleri cinayetler ve yaptıkları insan hakları ihlâlleri karşısında Kıbrıslı Türklerin Garantör Devletlerden biri olarak kendisine yapmış olduğu yardım çağrılarını cevapsız bırakmış; Türkiye’nin ortak hareket etme tekliflerini de kabul etmemiştir. Günümüzde de, İngiltere’nin, Kıbrıs konusundaki politikalarında, 1960 Andlaşmalarına göre Ada’da egemen topraklar olarak sahip olduğu iki askerî üssün devamlılığını teminat altında tutabilmek için Kıbrıs Rum Yönetimine yaranma siyaseti güttüğü gözlenmektedir. Nitekim, Kıbrıs’taki müzakere sürecinde 23 Mayıs 2008 tarihinde Talât – Hristofyas arasında bir müzakere çerçevesi üzerinde mutabakata varılmasından hemen sonra İngiltere’nin o zamanki  Başbakanı Gordon Brown Kıbrıs Rum Lideriyle 5 Haziran 2008 tarihinde Londra’da bir Ortak Mutabakat Muhtırası imzalamıştır. Muhtıra’da, BM parametrelerine uymayan ve Ada’daki iki lider tarafından 21 Mart ve 23 Mayıs 2008 tarihlerinde varılan mutabakatın unsurlarını Rumların pozisyonuna uygun şekilde tâdil eden unsurlara yer verilmiştir.

 

Barış Harekâtımız Ada’da Güvenli Bir Ortam Yarattı

 

20 Temmuz 1974 Barış Harekâtımız, Kıbrıs’taki her iki halk için güvenlik şartlarını ortaya çıkarmış ve güvenli bir ortamı 37 yıldır istikrarlı kılmıştır. BMGS’nin Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporlarında “bütün ateşkes hattı boyunca istikrarlı bir sükûnetin hüküm sürdüğü” yıllardır belirtile gelmektedir. Meselâ, BMGS’nin  22 Haziran 1999 tarihli raporunda[14] “uzun zamandan beri devam eden ihtilâfa ve devam eden gerginliklere rağmen son 25 yıldır çatışmaların yeniden başlamamış olması Kıbrıs için bir talihtir” denilmektedir. 1999’daki bu rapordan 25 yıl geriye gittiğimiz zaman 1974 tarihi ile karşılaşmaktayız.

 

Bu durum, Ada’da güvenli ortamın asıl teminatının Türk askerî varlığı olduğu olgusunu inkâr kabul etmez biçimde göstermektedir.

 

BM Barış Gücü Yetersiz Kaldı

 

21 Aralık 1963’de Rum – Yunan ortaklığı Kıbrıs Türk halkına karşı etnik temizleme amaçlı AKRITAS plânını uygulamağa başladıktan sonra 7.000’ne varan bir asker sayısıyla Mart 1964’de Ada’da konuşlandırılmış olan BM Barış Gücü, Kıbrıslı soydaşlarımızı Rum – Yunan saldırılarından koruyamamış; Yunanistan’ın deniz yoluyla Ada’ya yaptığı 20.000 asker sevkıyatını görmezlikten gelmiş; Ada’ya o zamanki Çekoslovakya’dan çok sayıda silâh ve mühimmat getirilmesini önleyememiştir.

 

Garantör Yunanistan’ın Kendisi Saldırgan Olmuştur

 

Kıbrıs’ın garantörlerinden Yunanistan, Makarios’un 19 Temmuz 1974 günü BM Güvenlik Konseyi’nin önünde yaptığı tarihî konuşmasında kullandığı ifadeyle “Ada’nın bağımsızlığının, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olmak yerine, kendisi saldırgan olmuştur.”

 

Garantör İngiltere Rolünü Oynamamıştır

 

Garantör İngiltere’ye gelince, Garantörlük yetkilerini ve Ada’daki askerî varlığını sadece kendi egemenliği altındaki “Dikelya ve Agrotur” askerî üslerinin devamlılığını sağlamak için kullanmıştır.

 

Barış Harekâtımız Çözüm Arayışları İçin Elverişli Ortam Yarattı

 

Barış Harekâtımızın sağladığı istikrarlı güvenlik ortamından Kıbrıs Rum halkı da yararlanmış ve refah düzeylerini 1974 öncesiyle mukayese edilemeyecek düzeylere çıkarmışlardır.

 

Türkiye’nin Barış Harekâtı, Kıbrıs sorununun gerçekçi ve yaşayabilir bir çözüm şekline kavuşturulması için gerekli parametrelerin ada sathında fiilen oluşmasını sağlamıştır. Nüfus bakımından homojen iki ayrı coğrafî kesimin ortaya çıkması imkânını yaratmıştır.

 

1963 Aralık ayından sonra Ada’da ayrı varlığını sürdüren Kıbrıs Türk yönetimi, hudutları belli bir coğrafî zemin üzerinde önce 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin, daha sonra da 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ nin çatısı altında devlet yapısına kavuşmuştur.

 

Barış Harekâtımızın Ada’da yarattığı istikrarlı güvenlik ortamı Kıbrıs sorununa çözüm arama gayretlerinin devamlı olmasını sağlamıştır. Güvenlik Konseyi 12 Mart 1975 tarihli ve 367 sayılı kararıyla BMGS’ne çözüm arama çalışmaları için “iyi niyet görevi” vermiştir. 1975’de iki taraf arasında nüfus mübadelesi gerçekleştirilmiş; Kıbrıs’taki ki Taraf arasında çözümün temel ilkeleri üzerinde mutabakat sağlanmış; BMGS muhtemel çözüm şeklinin ana parametrelerine ilişkin ortak anlayışları geliştirmiştir. 1980’den itibaren başlayan görüşme sürecini her aşamasında baltalayan Rum tarafı olmuştur. Bu gerçeğin en son ve somut örneğini ANNAN Plânı üzerinde 24 Nisan 2004 tarihinde Ada’nın iki kesiminde yapılmış olan referandumların sonucu oluşturmuştur. Kıbrıslı Rumların eski Dışişleri Bakanlarından Nikos Rolandis, çeşitli vesilelerle, Rum Tarafı’nın bugüne kadar çözüm için ortaya konulan 15 plândan hiçbirini kabul etmediğini itiraf eden demeçler vermekte, makaleler yayınlamaktadır.[15]

 

1974 Öncesine Dönüşe İmkân Vermeyen Çözüm Şekli

 

Kıbrıs ulusal davamızın temel hedeflerinde bir sapma olmaması için 20 Temmuz 1974’de bir savaşın bütün risklerini göze almış bulunan Türkiye için Ada’da 1974’den önceki şartların geri gelmesini kesin biçimde önleyen; Ada’nın Rum – Yunan ortaklığının hakimiyeti altına girmesine yol açmayacak olan; Türkiye’nin 1960 Andlaşmalarıyla elde ettiği hak ve yetkilerin, Kıbrıslı Türklere sağladığı etkili ve fiilî garantinin zafiyete uğramadan muhafazasını temin eden; Kıbrıs bakımından Türkiye ve Yunanistan arasında tesis edilmiş olan hassas dengeyi koruyan, özellikle bu son noktayı sağlamak için de, kendisi AB’ne tam üye olarak katılmadan Kıbrıs Türk halkının, hangi çerçevede olursa olsun, AB’ne katılmasına yol açmayan   bir çözümden başka bir çözüm şeklini kabul etmemesinin tarihî yükümlülük olduğu düşüncesindeyiz.

 

Mülkiyet Konusunun Çözümü: Takas ve Tazminat

 

Bu çerçevede, KKTC’nin müzakerelerin gündemindeki “mülkiyet” konusunun takas ve tazminat yöntemleriyle halledilmesi üzerinde ısrar etmesi, Ada’da 1974’den sonra ortaya çıkan “iki kesimliliğin” korunması bakımından hayatî önem taşımaktadır. Tazminat uygulaması için gereken fonun, 1974’deki gelişmelerden sorumlu olduğu Makarios’un BM Güvenlik Konseyi’nin zabıtlarında yer alan açıklamalarıyla da tescil edilmiş bulunan; 1964’de de Ada’ya gizlice 20.000 asker sevk ettiği   eski Başbakanlarından Andreas Papandreou’nun yazdığı “Namlunun Ucundaki Demokrasi” (Democracy at Gunpoint)[16] isimli kitapta açıklanmış olan Yunanistan’ın 1960 Andlaşmalarından doğan hak ve yetkilerini kötüye kullanarak Ada’daki iki halka verdiği zararları tazmin etmek üzere yapacağı ödemelerden oluşmasının hakkaniyet icabı olacağını düşünmekteyiz. Yunanistan halen AB üyesi olduğuna göre, AB’nin de gereken katkıları yapması beklenir.

 

Rum – Yunan Ortaklığının Hedefi: AB Potasında ENOSIS

 

1963, 1967 ve 1974’deki girişimlerinin başarısız kalması üzerine “ENOSIS” hedefine şiddete dayalı oldu-bittilerle ulaşamayacaklarını idrak eden Rum-Yunan Ortaklığı, Yunanistan’ın 1981’de AB’ne üye olmasından ve özellikle de Türkiye’nin 1987’de AB’ne tam üyelik müracaatı yapmasından sonraki dönemde, “ENOSIS”i AB potasında gerçekleştirmeyi amaçlayan politikalar izlemeye başlamışlardır. 1974’den sonra ilân ettikleri “uzun vadeli mücadele” stratejisi uyarınca “ENOSIS”i AB potasında gerçek anlamında gerçekleştirinceye kadar da Kıbrıs konusunda “çözümsüzlük” politikasını sürdürmeğe kararlı görünmektedirler. Rum-Yunan ortaklığının stratejisine göre “ENOSIS”in AB potasında tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin AB dışında kalması gerekmektedir. 24 Nisan 2004 referandumlarında aslında içerik olarak kendi lehlerine olan ANNAN Plânı’nı reddetmiş olmalarının ana sebebi budur. Türkiye de AB’ne üye olduğu takdirde Rum-Yunan Ortaklığının AB potasında “ENOSIS” hülyası boşa çıkacaktır. Çünkü, AB üyesi olarak Türkiye Kıbrıs bakımından Yunanistan’la aynı konuma gelecek ve aynı statüyü elde etmiş olacaktır. Türkiye’nin 1974 müdahalesinin hukukî dayanağını teşkil eden 1960 Andlaşmalarından doğan etkili ve fiili garantisinin aşınmadan ve sulanmadan devam edebilmesi için de Kıbrıs Türk halkının Türkiye AB’ne tam üye olmadan AB’ne katılmama basiret ve fedakârlığını göstereceğine inanmakta ve bunu beklemekteyiz.

 

Barış ve Özgürlük Bayramı Kutlu Olsun!

 

Kıbrıs Barış Harekâtımızın yıldönümleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde “Barış ve Özgürlük Bayramı” olarak kutlanmaktadır. 37. yıldönümü münasebetiyle, Kıbrıs Türk halkının bu anlamlı Bayramı, Ada’daki gerçeklere uygun kalıcı bir çözüm çerçevesinde barış, huzur, refah ve mutluluk içinde ilelebet kutlamasını gönülden diliyoruz. Bu anlamlı Bayram bütün Türk Milleti’ne kutlu olsun!

 

Dipnotlar

 

[1] 1982-1990 yılları arasında iki dönem BMGS olarak görev yapmıştır.

[2] 16 Temmuz 1974 tarihli ve S/11334 sayılı BM belgesi.

[3] 16 Temmuz 1974 tarihli ve S/11335 sayılı BM belgesi.

[4] 16 Temmuz 1974 tarihli ve S/1779 sayılı BM Güvenlik Konseyi Zaptı

[5] 19 Temmuz 1974 tarihli ve S/PV.1780 sayılı Güvenlik Konseyi Zaptı.

[6] 19 Temmuz 1974 tarihli ve S/PV.1780 sayılı Güvenlik Konsey’i Zaptı

[7] S/11337 sayılı BM Güvenlik Konseyi belgesi

[8] 19 Temmuz 1974 tarihli ve S/PV.1780 sayılı Güvenlik Konsey’i Zaptı, para. 46-47.

[9] 19 Temmuz 1974 tarihli ve S/11346 ve S/11346/Rev.1 sayılı Karar Tasarıları

[10] Güvenlik Konseyi’nin 20 Temmuz 1974 tarihli ve 353 sayılı kararı  (S/11350);

[11] Bknz. Dip Not 8.

[12] Parliamentary Assembly, Resolution 573 (1974).

[13] Report of the Secretary-General to the Security Council, S/5950, 10 September 1964, para. 222,223. s.333.

[14] S/1999/707, para. 6

[15] A.A., 18.07.2009, Rolandis’in Rum Alithia gazetesinde çıkan makalesinden alıntı

[16] Andreas PAPANDREOU, Democracy at Gunpoint, Doubleday and  Co., New York, 1970,  s.132