Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı John Kerry, 2014 yılının ilk günlerinde İsrail – Filistin sorunun çözümü için bölgeye giderek yeni iki tarafın liderleriyle de görüşmüş ve yeni yıl ile birlikte yeni bir mekik diplomasi süreci de başlamıştır. Orta Doğu’da yıllardır devam eden ve silahlı çatışmalarında devam ettiği Filistin – İsrail anlaşmazlığının çözüme kavuşturulması için iki tarafla da görüşen Kerry’nin İsrail’e bir yıl içerisinde 10. ziyaretini düzenlediği dikkate alındığında ABD için konunun ne denli önemli olduğu bir kez daha görülecektir.

 

Üç yıldır iki taraf arasında tamamen duran görüşmeler, 2013 yılının Temmuz ayında tekrar başlamış ve 29 Nisan 2014 tarihine kadar nihai statü anlaşması için dokuz aylık bir müzakere süreci planlanmıştır. Ne var ki, iki taraf da yaptığı açıklamalarla karşı suçu karşı tarafa yüklemeye devam etmektedir. Kudüs’ün statüsü, iki taraf arası sınırların neye göre belirleneceği, Filistinli mülteciler sorunu, Filistin’in bağımsız bir devlet olarak tanınması ve İsrail tarafından devam ettirilen yerleşim yeri inşaatları konusunda iki tarafı da tatmin eden kapsamlı bir çözüm bulunamamıştır. Amerikan yetkililerin bugüne kadarki söylemlerine bakıldığında, ABD’nin hazırlayacağı söz konusu taslakta genel anlamda çift devletli bir çözüm önerisi sunması beklenmektedir. Kerry, açıklamalarında iki tarafın zor seçimler yapması gerektiğini ve bu sefer barışa gerçekten çok yakın olduklarını belirtse de Filistin – İsrail barışı planlanan tarihte gerçekleşecek gibi gözükmemektedir. Bunun yanında ABD’nin uluslararası alanda, özellikle Birleşmiş Milletler’deki oylamalarda İsrail’in yanında yer alması görüşmelerde önceki zamanlarda olduğu gibi yine şüpheci bir tavrı beraberinde getirmektedir.

 

Kısaca ABD – İsrail İlişkileri

 

Obama’nın ilk dönemde, İsrail ile ilişkiler, özellikle İsrail’in inşasına devam ettiği yerleşim yerleri nedeniyle zaman zaman gerilmiş; ama iki devlet arasındaki “özel ilişki” statüsü hiçbir zaman kaybolmamıştır. ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerde son derece önemli olan bir nokta; ABD’deki İsrail lobisinin ülke içerisindeki etkinliği olarak öne çıkmaktadır. ABD’deki Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri üzerinde büyük etkisi olan Yahudi lobisi, maddi imkanlarının genişliği ile düşünce kuruluşları, akademik dünya, medya, finans, savunma sanayi ve siyaset alanlarında da azımsanmayacak ağırlık sahibidir. Yahudi Federasyonları Konseyi, Ulusal Yahudi Topluluğu Danışma Konseyi, Amerika – İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC), Büyük Amerikan Yahudi Başkanları Konferansı, Amerika’daki başlıca Yahudi örgütleridir. Bunların içerisinde gerek büyüklüğü gerek Amerikan seçimlerindeki çok aktif rolü ile Amerika – İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (American Israel Puclic Affairs Committee – AIPAC) özel bir konuma sahiptir.[1]

 

İsrail ve ABD ilişkileri için kritik bir başka nokta; İsrail’in Orta Doğu’daki konumudur. İsrail bağımsızlığını ilan ettikten 11 dakika sonra tanıma açıklaması yapan ABD, Soğuk Savaş döneminde İsrail’i Sovyet etkisine karşı bir müttefik olarak görmüştür. Soğuk savaş döneminde İsrail stratejik bir değer olarak görülse de 1. Körfez Savaşı (1990-91) İsrail’in bir stratejik yük olmaya başladığını göstermiştir. Birleşik Devletler, Irak karşıtı koalisyonu bozmadan İsrail üslerini kullanamamış ve Tel Aviv’in Saddam karşıtı ittifakı bozmaması için Patriot füzeleri gibi kaynakları başka taraflara yönlendirmiştir. Tarih, 2003’te tekerrür etmiştir.[2] Daha sonraki zamanlarda ABD’nin İslami terörü bir tehdit olarak belirlemesi ve demokrasinin eksik olduğu toplumların terör faaliyetlerine daha meyilli olduğu tezi üzerinden geliştirdiği politikalar karşısında İsrail de ABD ile düşmanının ortak olduğunu belirtmiş, ABD dış politikadaki ile ortak paydalarını bu şekilde belirlemeye çalışmıştır. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Kerry ile yaptığı son basın toplantılarında bu bağlamda, Filistin lideri Mahmud Abbas’ın terörle arasına mesafe koymadığına vurgu yapmış, Kerry de Abbas’ın teröristlerle kucaklaşmasını onaylamadığını belirtmiştir. Dolayısıyla Filistin ile ilişkilerde İsrail ve ABD’nin ortaya koyduğu “terör” konusu iki tarafın birleştiği nokta olmaktadır.

 

Orta Doğu’nun Durumu, İsrail – Filistin Diyaloğu, ABD’nin Arabuluculuğu

 

Selefi olan Hillary R. Clinton 4 yıllık dışişleri bakanlığı döneminde İsrail’i 5 kez ziyaret etmesine karşın John Kerry’nin bir yılda onuncu ziyaretini yapması, ABD’nin Filistin-İsrail sorununa verdiği önemi ve ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin ilk dönemi ile ikinci dönemi arasındaki farklılaşmayı göstermesi bakımından önemlidir. Bu dönemsel farklılığın arkasında önemli bir etken de Arap Baharı sürecidir.

 

Orta Doğu’da Tunus’ta yaşanan Yasemin Devrimi” ile başlayan Arap Baharı süreci de sorununun ne şekilde aşılacağını etkileyen bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Irak’ın Körfez Savaşı’nda aldığı hasar ve 2003’teki ABD işgali ardından meydana gelen dağınık siyasi atmosferi, Mısır’daki kargaşa ortamı, Suriye’deki iç savaş Orta Doğu’da yaşanan dönüşüm özellikle Filistin – İsrail arasındaki anlaşmazlıkta rol alabilecek ülkeleri daha çok içişlerine yönlendirmiştir. Bunun yanında, Türkiye ile İsrail arasında Davos’ta yaşanan “one minute” krizi ve Mavi Marmara’ya yapılan saldırı sonrası İsrail tarafından özür dilendiği belirtilse de Türkiye’nin arabuluculuk olasılığı zayıflamıştır. Ayrıca, Mahmud Ahmedinejad’dan sonraki İran’dan gelen gerginliğe davetiye çıkartan demeçlerin azaldığı da bu noktada belirtilmelidir.

 

Önceki yıllarda da ABD’ye rağmen sorunda bir ilerleme olmayacağı aşikardı ne var ki, şu anda ABD’nin yanında sorunun çözümünde Filistin’in yanında olacak önemli devletler daha da geride bir pozisyon almıştır. George W. Bush döneminde Orta Doğu’da çatışmacı bir üslup benimseyen ABD, 1. Obama döneminde bunu Obama’nın kişisel sempatisiyle yok etmeye çalışmış ve uzlaşmacı bir ton kullanmaya çalışmıştır. Arap Baharı sürecinde ABD’nin özellikle Suriye’de direk askeri müdahale yerine farklı yöntemlere başvurmasına diğer birçok faktörün yanında bu açıdan da bakılmalıdır. İsrail – Filistin sorununda toparlayıcı bir görüntü çizmeye çalışan ABD, savaş değil diyalog yoluyla en “özel” müttefiki İsrail’in çıkarları ekseninde bir çözüm planlamakta, bu yolla da bir “barış elçisi” algısını yaratmaya girişmektedir. Kerry, bundan dolayıdır ki, ABD’nin hazırlayacağı çözüm taslağının ABD’nin bir dayatmasından ziyade tarafların ortak beklentilerinden yola çıkılarak hazırlanacak bir metin olacağını vurgulamıştır. Öte yandan, Kerry’nin söylemlerinin satır araları analiz edildiğinde İsrail’e yakın olmayan bir çözümden bahsetmenin güç olduğu anlaşılmaktadır ki, bu durum da sürpriz bir durum değildir. Kerry’nin ziyareti sırasında İsrail’in ABD Füze Savunma Ajansı ile orta menzilli saldırı füzelerine karşı ortak geliştirdiği Arrow 3 Füze Savunma Sisteminin ikinci denemesinin yapılması, ABD’nin İsrail – Filistin anlaşmazlığındaki konumunu açıklaması bakımından da dikkatle incelenmelidir. Orta menzilli füzelerin İsrail’in çevre devletlerinden geleceği değerlendirildiğinde İsrail’in Orta Doğu ülkelerinden algılanan bir tehdit üzerinden ABD ile bu noktada ortak hareket ettiği anlaşılacaktır.

 

Kısa Vadede Barış Mümkün mü?

 

İki taraf arasındaki görüşmelerin kısa vadede sonuç getirip getirmeyeceğini anlamak için ilk olarak önceki yıllardaki görüşmelere bakmak gerekecektir. 1991’de George H. W. Bush’un Madrid Konferansı’nı toplama girişimi, İsrail – Filistin anlaşmazlığında rol alan ülkeleri bir araya getirmek açısından son derece önemli sayılmış ve sonrasında Bill Clinton dönemindeki Oslo Görüşmeleri, iki taraf arasında barış adına en heyecan verici süreç olmuştur. “Toprak karşılığı barış” ilkesine dayanan Oslo süreci beklendiği gibi yürümemiştir. Süreç, bölgede bir süre barış umudu estirdiyse de barış için gereken güveni sağlayamamıştır. Bunda, anlaşmanın her iki toplumdaki etkili kesimler tarafından benimsenmemesinin büyük rolü olmuştur.[3] Sonrasında 2006 Kasımından 2008 Eylülüne kadar İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Mahmud Abbas ile 36 kez bir araya gelmiş; ama bu zaman diliminde de beklenen sonuç alınamamıştır. 2010 yılında Netanyahu – Abbas arasındaki diyalog sürecinde bazı gelişmeler yaşansa da nihai sonuç vermemiştir.

 

Gelinen süreçte, İsrail hala İran ile HAMAS ve Hizbullah gibi örgütlerden direk tehdit algısına devam etmekte, Filistin ise ABD’yi İsrail’e yakınlığı nedeniyle tam anlamıyla samimi ve tarafsız olarak görmemektedir. İsrail’de dikkat çekici bir diğer gelişme birkaç gün önce İsrail meclisinde (Knesset) şu anda İsrail işgalinde bulunan bir Filistin toprağı olan Ürdün Vadisi’nin İsrail topraklarına dahil edilmesine ilişkin yasa tasarısı komitede onaylanmıştır. Benzer bir kararla Golan Tepeleri 1981’de İsrail topraklarına katılmıştır. Yasa tasarısı, Filistin ile bir barış anlaşmasına varıldığı zaman, İsrail’in bölgeden çekilmesini engellemek için hazırlanmıştır.[4] Diğer yandan, Likud Partisi milletvekili Miri Regrev tarafından verilen bu tasarıya karşı, gelecek hafta İşçi Partisi’nden milletvekili olan Hilik Bar, iki devletli çözüme ilişkin bir tasarı sunacaktır.[5] 2013 yılının Aralık ayında Mısır’ın başkenti Kahire’de düzenlenen Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısında, ABD’nin Ürdün Vadisi’ne İsrail askerlerinin yerleştirilmesini öngören teklifi reddedildiği de yine Ürdün Vadisi ile ilgili güncel gelişmelerdendir. Görüldüğü gibi, İsrail tarafı bir taraftan masaya otursa da arka planda Likud Partisi’nin başını çektiği bir grup kendi amaçları dahilinde çalışmaya devam etmektedir. Filistin tarafındakine benzer şekilde barışın ne şekilde tesis edileceğine ilişkin İsrail iç siyasetinde de birbirinden oldukça farklı görüşlerin olduğu bilinmelidir. Benyamin Netanyahu, bir taraftan muhalefetin eleştirileriyle başa çıkmaya çalışmakta öte yandan da barış görüşmelerinde masadan kalkan taraf olarak görünmek istememekte, bu nedenle de asıl barışı istemeyen tarafın Filistin olduğunu söylemektedir.

 

Filistinli mahkumların iade edilmesi, Kerry’nin ziyaretinde denk getirilmiş ve ABD arabuluculuğu sonucunda 26 Filistinli mahkum tutuklu serbest bırakılmıştır. Ne var ki, bu durum ilişkilerde bir yumuşamaya neden olmamış, Filistinli yetkililerin demeçlerindeki sertlik devam etmiştir. Aynı şekilde, John Kerry’nin son Filistin ziyaretinde Ramallah sokaklarında protesto edilişi de sürece hoşnutsuzluğun bir yansıması olmuştur.

 

ABD’nin konuya İsrail tarafına yakın bir şekilde müdahil olmasına rağmen ABD içerisinde bazı kesimler çeşitli olasılıklara uzak bir duruş benimsemiştir. Örneğin, konuşulanlara göre Filistin’deki işgal edilmiş topraklardan çekildiği İsrail askerlerinin çekilmesi ihtimali söz konusu olduğunda üzerinde konuşulan planlarda ABD askerlerinin de bu bölgelerde konuşlanacağı yer almaktadır. Ne var ki, geçmiş tecrübeler göz önüne alındığında ABD içerisinde askerlerini bir daha Orta Doğu “bataklığına” gönderilmesine sıcak bakmayan kimselerin sayısı oldukça fazla görünmektedir.

 

Değerlendirme

 

2. Obama döneminde, Arap Baharı’ndan ziyade İsrail-Filistin anlaşmazlığındaki ısrarı Dışişleri Bakanı Kerry’nin mekik diplomasisi ve bölgeye sıklaşan ziyaretleriyle net bir şekilde görülmüştür. Bill Clinton gibi, tarihi bir sorun olan İsrail – Filistin anlaşmazlığını çözerek tarihe geçmek isteyen Obama başkanlığında, ilerleyen günlerde bu sorunla ilişkin çabalar devam edecektir. Ne var ki, taraflar arasında ciddi problemler kolay çözüleceğe benzememekte, 1967 Savaşı öncesi sınırlara dönüşü istemeyen İsrail’in şu an lehine olan statükonun değişeceği beklenmemektedir.

 

İsrail, Kerry’nin ziyaretinden önce bin 400 yeni yerleşim yerinin yapımına başlayacağını belirtmiş, diğer yandan ABD ile ortak bir füze denemesi gerçekleştirmiş ve Ürdün Vadisi’nin İsrail topraklarına katılması için yasa tasarısı iç siyasette tartışmalar yaratsa da 8’e karşı 3 oyla komiteden geçmiştir. Uzun süredir varlığını sürdüren etraflı sorunların yanı sıra, bu olayların hepsi Filistin tarafında güvensizliği pekiştiren etmenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Obama yönetimi, ABD içerisindeki Cumhuriyetçi kanada göre İsrail konusunda daha ılımlı görünse de ilişkilerin özündeki yapı iki kanatta da aynıdır; ne var ki, Likud Partisi’nin iktidarda olduğu İsrail’de “iki devletli yapı” güven yaratmamaktadır. Bunun yanında liderlerin kişisel olarak ilişkilerine bakıldığında Netanyahu ve Obama arasındaki ilişkilerinde çok iç açıcı olmadığı görülmektedir. Netanyahu, Obama’nın seçimlerdeki rakibi Mitt Romney’i desteklemiştir. 2013 yılının Ocak ayındaki İsrail seçimlerinden önce de Amerikan basınında yer alan Obama’nın Netanyahu ile ilgili olumsuz ifadeleri de iki lider arasındaki ayrışmayı göstermesi bakımından geri plana atılmamalıdır; ama söz konusu gerilimin iki ülke arasında değil iki lider arasında yaşandığının da altı çizilmelidir. Bunlardan başka, ABD’nin ziyaretlerini sıklaştırması Arap Baharı sürecinde müzakerelere etki edebilecek Orta Doğu devletlerinin bir bakıma eskisi kadar itirazlarını yükseltemeyecek bir noktaya gelmesi de hesaba katılarak değerlendirilmelidir.

 

Sorunun adil bir şekilde çözülmesi, İsrail – Filistin arasındaki güven atmosferinin oluşturulmasının yanı sıra daha geniş çerçevede Doğu ve Batı medeniyetlerinin birbirine karşı olan güvensizliğinin ortadan kalkmasına olumlu katkı sağlayacaktır. Son olarak belirtmek gerekir ki, Kerry’nin çabaları kısa vadede sonuç verecek gibi gözükmemektedir. Son dönemde birçok kez Türkiye’ye de gelen John Kerry’nin İsrail’e düzenlediği onuncu ziyareti, görüldüğü kadarıyla sonuncu ziyareti olarak görülmemektedir.

 


[1] Kamer Kasım, Soğuk Savaş Dönemi Sonrası ABD – İsrail İlişkileri, Avrasya Dosyası ABD Özel Sayısı, Cilt 6, Sayı 2, s. 124.

[2] John Mearsheimer, Stephen Walt, The Israel Lobby and U.S Foreign Policy, Middle East Policy, Vol XIII, No: 3, Sonbahar 2006, s. 32.

[3] Selin Çağlayan, İsrail Sözlüğü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, s. 515.

[4]Knesset Committee OKs Bill Annexing Jordan Valley, http://www.jweekly.com/article/full/70469/knesset-committee-oks-bill-annexing-jordan-valley/, Erişim Tarihi: 4 Ocak 2013.

[5] Israeli Legislature Battles Over Jordan Valley, http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2014/01/labor-knesset-member-hilik-bar-two-state-solution.html#, Erişim Tarihi: 5 Ocak 2013.