ABD’nin yönlendirmesi ile BM Güvenlik Konseyi Geçici üyesi Türkiye ve Brezilya’nın aracılığı ile 17 Mayıs 2010 tarihinde İran ile imzalanan Nükleer Takas Anlaşması”’nın ABD ve müttefiklerini tatmin etmemesi üzerine İran’a yeni yaptırım kararı üzerinde çalışmalar yeniden hız kazanmıştır. Aslında bu çalışmalar 17 Mayıs tarihli anlaşmadan önce başlamıştı. İlk önce 12-13 Nisan 2010 tarihlerinde ABD Başkanı Baracak Obama’nın düzenlemiş olduğu “Küresel Nükleer Güvenlik Zirvesi” ve Mayıs ayında yapılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın (NPT) Gözden Geçirme Konferansı ile İran’a karşı ilk defa bu kadar geniş bir koalisyon kurulmaya başlandı.

 

ABD’nin BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri Rusya ve Çin’i de ikna etmesiyle ilk defa bu kadar geniş bir koalisyona nail olması ABD’nin Türkiye üzerinden yürüttüğü çalışmalardan vazgeçmesine sebep olmuştur.İran konusunda ABD’nin açık bir şekilde Türkiye’yi kullandığı ve fakat arkasında durmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bunu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarında da görmekteyiz. Davutoğlu basın önünde ABD’li meslektaşlarına madem kabul etmeyecektiniz bizi neden kullandınız diye sormaktadır. ABD’nin Türkiye’yi yedek kuvvet olarak devreye soktuğu, diğer taraftan İran’a karşı geniş bir koalisyonu kovaladığı ve bunu gerçekleştirdiği anda da Türkiye ile başlattığı İran girişiminden anında vazgeçtiği görülmektedir.

 

ABD eğer Rusya ve Çin’i ikna edemeseydi ve geniş bir koalisyon oluşturamamış olsaydı bu takdirde Türkiye ve Brezilya ile sağlanan Nükleer Takas Anlaşması bir anda önem kazanacak ve ABD’nin gözünde Türkiye önemli bir iş aşarmış olacaktı. Ancak olmadı, tam tersi yaşandı. ABD Türkiye’yi yedek kuvvet, stepne olarak kullandı ve şimdi de Türkiye’yi soktuğu bu girdapta yalnız bıraktı.

 

ABD’nin bunu yapabileceği aslında öngörülebilirdi. Türk diplomasisinin son yıllarda soğukkanlılığını yitirdiği, birçok hadiseye hissi ve siyasal eğilimin etkisi altında baktığı görülmektedir. Türkiye’nin dış politikasında genel olarak hissiyatın ve romantizmin hakim olduğu bu dönemde kontrollü gerginlik politikası pek denenemiyor. Bu politikanın mimarı olan İran’ın başarılı bir şekilde uyguladığı göz önüne alınırsa Türkiye’nin adeta “kraldan çok kralcı” gibi davrandığı Ortadoğu’da ister istemez riskli ve sakıncalı adımlar içerisine çekildiği görülmektedir.

 

Bu akşam yapılacak oylamadan bir karar çıkması ihtimali yüksek gibi gözükmektedir. Böyle bir oylamada Türkiye’nin nasıl bir oy kullanacağı sorusu gündeme gelmektedir. İran’da nükleer santralları inşa eden, yüzlerce mühendisi hala İran’da çalışan ve bu ihalelerden milyarlarca dolar gelir sağlayan Rusya’nın bile yaptırımlar yönünde oy kullanacağı, Çin’in evet demese bile en azından çekimser kalarak kilitlemeyeceği oylamada Türkiye’nin oylama lehine tavır takınmayacağı çok açıktır. Ankara oylamada çekimser mi kalacaktır yoksa karşı oy mu kullanacaktır? Türkiye bu iki seçenekten birisini seçmek durumunda kalacaktır.

 

Türkiye bir taraftan İsrail ile sorunlar yaşamaktadır ve İsrail’e karşı uluslar arası destek bulma için ABD ile ilişkilerini bozmaması gerekmektedir. Diğer taraftan İran ile imzaladığı bir anlaşma vardır ve bu anlaşma üzerinde de ısrar etmektedir. Bu durumda ABD ile çatışmaması mümkün değildir. Türkiye’nin içerisinde olmadığı yaptırımların başarı şansı zayıftır. Yine Türkiye’nin karşı çıktığı bir müdahale seçeneği de çok başarılı olamaz. Bu takdirde Türkiye’nin bir şekilde ikna edilmesi gerekmektedir. Ama nasıl? Bu sorunun cevabı çok kolay gözükmemektedir. Uluslar arası alanda Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin bozulacağı, sıkıntı yaşayacağı yeni bir döneme giriyoruz. Türkiye’nin aynı anda hem İsrail ve hem de ABD ile çatışma sürecine girmesinin birçok alanda yansımaları olacaktır. Terör ve ekonomik ilişkiler başta olmak üzere bu bir çok alanda Türkiye’nin her türlü ihtimale hazırlıklı olması gerekmektedir.

 

Türkiye aslında son yıllarda bölgesinde gereksiz riskler almaktadır. Bu sorunlar öncesinde Türkiye’nin İran ile iyi ilişkileri vardı. Yine ABD ile de ilişkilerimiz de normal sayılırdı. Halbuki içerisine girdiğimiz Ortadoğu girdabında öncelikle ABD ve İran arasında tercih yapmak durumunda bırakılmaktayız. İran’ı seçtiğimizde ABD ile sorun yaşayacağız. ABD’nin yanında yer aldığımızda ise bu defa da hiç gereği yok iken İran ile sorunlu bir döneme gireceğiz. Aynı şekilde İsrail ile ilişkilerimizin bozulmasının hem batıda Türkiye’yi yalnızlaştıracağı, Ortadoğu halkları nezdinde Başbakan Erdoğan’ın popülaritesi artsa da Ortadoğu liderleri ve rejimleri nezdinde Türkiye’ye karşı giderek içten içe bir öfkenin de biriktiğini görmekteyiz. Tüm bunlara baktığımızda Türkiye’nin bu girdiği risklerin ve sorunların karşılığında neler kazandığı ve/veya neleri kazanacağının hesabı iyi yapılmalıdır. Attığımız taş acaba ürküttüğümüz kurbağaya değiyor mu?

 

Zorunlu bir not: Geçen hafta Kanal D ve CNN Türk’te yayınlanan 32 Gün Programına katılmış ve programda İsrail’in yaptığını şiddetle kınadıktan sonra bir Sivil Toplum Kuruluşu’nun Türkiye’yi savaşın eşiğine getirdiğini, İsrail gibi terörist bir devletin Türkleri hedef alarak ve öldürmek kastıyla saldırdığını, 9 Türkü öldürdüğünü, yaralılar dahil bütün gemi yolcularını esir aldıklarını ifade etmiş ve maalesef Türkiye’nin başına çuval geçirildiğini anlattık. Programa AKP Milletvekili Zeynep Dağı da katılmıştı ve bizim bu açıklamamız üzerine son derece sert ve saldırgan bir tutumla bize yönelik “Sinan bey siz kimin avukatlığını yapıyorsunuz” diye adeta saldırdığını gördük. Anlaşılan oydu ki, sağlıklı bir tartışma ortamına izin verilmek istenmiyor, aslında milletvekili seçilmeden önce bir akademisyen olan Zeynep Dağı’da hamaset yapmayı sağlıklı bir tartışma yürütmeye tercih etmekteydi. Bugün Zeynep Dağı’nın eşi akademisyen ve köşe yazarı Prof. Dr. İhsan Dağı’nın NTV’de katıldığı programda yukarıda bizim açıklamalarımıza benzer bir şekilde geminin farklı bir şekilde de gönderilebileceğini ve ölümlere sebep olunmayı tasvip etmediğini açıkladığında aklımıza eşi Zeynep Dağı’nın “siz kimin avukatısınız” sözü geldi ve şu soruyu da sormadan edemiyoruz. Zeynep dağı şimdi eşine ve Hoca efendinin Pensilvanya’dan açıklamalarına da aynı sertlikte ve “saldırganlıkta” cevap verecek midir? Siz kimin avukatısınız diyebilecek midir?