Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasının (NPT) Mayıs ayı içinde bir ay gibi bir süre içinde Gözden Geçirme çalışmalarının yapıldığı dönemde İsrail’in sisler arkasında saklamaya çalıştığı, muğlak nükleer politikasının nihayet bir yerlerden çatlamaya başladığını görmek karşımıza yeni bir dönemin başlayacağı beklentisini getirmektedir.

 

NPT imzacıları arasında bulunmayan birkaç ülkeden biri olan İsrail, nükleer silaha sahip olduğu konusunda açık bir politika uygulamaktan kaçınmış ve bunu ABD ile zamanında yaptığı anlaşma ile her iki taraf tarafından da gizli tutulacağı konusunda mutabakata varmışlardır. Her ne kadar ABD Başkanı Obama yönetimi ele aldıktan sonra nükleer silahsızlanma konusunda yaptığı bir dizi girişim sırasında Arap ülkelerinin ilgisini çekmek için artık İsrail’in de NPT’i imzalaması zamanı geldi şeklindeki çıkışına rağmen, İsrail konuya duyarsızlığını sürdürmüş ve ABD bu konuda somut bir yaklaşım uygulamaktan kaçınmaktadır.

 

ABD’nin her türlü fırsatı İran üzerinde değerlendirerek, bu ülkenin nükleer madde ile oynamasına izin verilmemesi için elinden geleni yapmakta olduğuna, BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri’ni örgütlemeye çalıştığına gün be gün şahit olmaktayız. İran başlangıçta nükleer faaliyetlerini gizleme gibi bir hataya düşmüşse de, daha sonra her şeye rağmen barışçı bir nükleer program uygulamakta olduğu konusunu Dünya’ya ilan etmiştir. Son olarak, Türkiye ve Brezilya’nın girişimleri ile imzalamış olduğu takas anlaşmasını yürürlüğe sokmak için Uluslar arası Atom Enerji Ajansı’na bildirimde bulunmuştur. Bu İran’ın bir yerde kendisine uygulanmak istenen ambargodan kaçınmayı sağlayan bir mekanizma olarak görülebilir. Ancak, görüldüğü kadarı ile İran bir şekilde BM’in kontrolünü kabul etmiştir. Anlaşmanın hemen akabinde cılız bir şekilde yapmış olduğu nükleer faaliyetini sürdüreceğine dair açıklama, kendi iç kamuoyunu tatmine yönelik bir politika olarak değerlendirilebilir. Çünkü özellikle gençler arasında nükleer silaha sahip bir İran’ın bölge liderliğine soyunması hayali azımsanmayacak kadar kuvvetli bir gerçektir. Batı’nın kayıtsız şartsız teslimiyet talebine karşı yönetimin kendisini iç politikada koruma ihtiyacının bu tür çıkışlara neden olduğu şeklinde bir değerlendirme yapmak mümkündür. Sebebi ne olursa olsun şu anda İran’ın durumu muğlak değildir.

 

İsrail’in durumuna baktığımızda nükleer silaha sahip olduğunu açık bir şekilde ortaya koymadığından, gerekli NPT gibi, uluslar arası anlaşma ve UAEA denetimleri gibi, kontrol mekanizmalarının dışında yüzer gezer bir biçimde muğlak tavrını sürdürmektedir. İsrail’in bu silahı gerektiği zaman tereddütsüz kullanacağına dair örnekler; 1967’de 6 günlük Arap- İsrail ve 1973 Ekim’inde Yum Kipur savaşları sırasında yaşanmıştır. Yum Kipur’da İsrail bekasının tehlikeye düştüğünü değerlendirdiği anda 13 adet 20 Kt, nükleer bombayı hazır hale getirmiştir[1]. Bu durumda Ortadoğu’da İran tehdit teşkil eder de, İsrail etmez demek mümkün müdür?

 

1975 yılında ırkçı Güney Afrika lideri ile o zamanın İsrail Savunma Bakanı olan SimonPeres arasında imzalanan belgenin bir kitapta yer almasıyla artık İsrail’in nükleer politikası hakkında “takke düşüp kel göründe” ifadesini kullanmanın son derece uygun bir betimleme olduğu düşünülmektedir. Bu belgenin ortaya çıkmasını İsrail resmi bir şekilde yalanlamadığına göre, gerçek olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Bu durumda, o zamanki şartlarda bu konuda işbirliğine girmiş İsrail’in yine, gerektiğinde bu tür ilişkilere girmeyeceğini kim, nasıl taahhüt eder diye düşünmeden edemiyor insan. Bu nedenle, İran’la uzlaşma için kurulmuş olan BM 5+1 heyetinin artık yönünü İsrail’e çevirerek, Dimona ve benzeri tesisleri UAEA’nın denetimine açması için ikna etme zamanın geldiği ifade edilebilir.

 

Bu konuya ısrarla değinmemizin ana sebebi, bulunduğumuz ay içinde ABD\New York’ta yapılan NPT gözden geçirme konferansında ülkelerin artık, açık bir şekilde İsrail’in durumunu da içeren somut adımların atılmasının gerektiğini, aksi takdirde anlaşmanın kendi içindeki çelişkilerden dolayı çökebileceğini ileri sürmelerinden kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, yıllar önce Mısır tarafından başlatılan, “nükleer silahlardan arındırılmış Ortadoğu konferansı” fikri hem Türkiye ve hem de İran tarafından bir kere daha, bu toplantı sırasında gündeme getirilmiş ve İsrail’inde müdahil olması istenmiştir. Bu çıkışların ABD Başkanı Obama üzerinde bir baskı yaratacağını ve ABD’nin de İsrail’e baskı uygulayacağı şeklinde yansıması değerlendirilmektedir. Nitekim, Katar, ABD ile müşterek olarak barışçı nükleer program uygulamaktadır. Askeri alana geçilmesi an meselesidir. Suudi Arabistan fırsat kollamakta ve Suriye’ tarafından kabul edilmemesine rağmen, Kuzey Kore yardımıyla nükleer yetenek kazanma çalışmaları gündeme gelmiştir. Bu demektir ki bölgede nükleer ortam açısından bir güven eksikliği vardır. Bu güven tesis edilerek, gerekli kontrol sağlanmadıkça Ortadoğu’da ülkelerin nükleerizasyon çabalarının engellenmesi konusun da başarılı olunamayacağı görülmektedir. Bu sürecin yolunun ise öncelikle, İran’dan önce İsrail’in şeffaflığı ve nükleer silahsızlanmasıyla başlayacağı düşünülmektedir. 

 

Açıklanan belgenin de ışığında bundan böyle İsrail nükleer güç olarak muğlak konumunu yitirmiş olmakta ve sisin kalkarak berrak bir şekil aldığı her türlü geçiştirmeye rağmen bir realite olarak gözler önüne serilmektedir. Nükleer silahsızlanmada başı çeken ülkelerin bu gerçeği dikkate alarak, İsrail’i de oyuna dahil etmesi için oluşan bu uygun ortamı akılcı bir şekilde kullanmaları en büyük dileğimizdir.

 

Dipnotlar

 

[1] IsraelNuclearWeapons, http://www.fas.org/nuke/guide/israel/nuke/