İsrail, Gazze’ye kara harekatı başlattı. Hedef, İsrail sınırı altından kazılarak Hamas militanlarının İsrail topraklarına sızmalarını sağlayan tünellerin kontrol altına alınması, imhası ve İsrail halkının Hamas füzelerinin ve saldırılarının tehdidi olmadan güvenlik içinde yaşamalarını sağlayacak bir ortamın oluşturulması olarak görülmektedir. Yapılan harekata karşı, gerek BM’in ve gerekse batı dünyasının ilk tepkilerine baktığımız zaman, ince bir siyasi dille desteklediklerini ve onayladıklarını gösteren ifadeler kullandıklarına şahit olmaktayız. Hepsinde ortak nokta “İsrail’in sivil ölümlerinin tırmanması konusunda dikkatli olması” gerektiği yönündedir.

 

İsrail’in piyade ve tank birlikleri ile başlattığı askeri harekatın sınırlı bir temizlik operasyonu olacağına dair bir takım öngörüler vardır. Daha harekatın başında İsrail ordusunun zayiat vermeye başlaması onu daha dikkatli olmaya zorlamaktadır. Hedefi ne olursa olsun İsrail, başta ABD olmak üzere bütün batı devletlerinin desteğini alarak, harekatı istediği kapsamda icra etme serbestisine sahip bir konuma gelmiştir. Rusya açısından baktığımızda, son düşürülen Malezya uçağı ile birlikte Ukrayna ile çatışmakta olan Rusya’nın Filistin konusunda çok güçlü bir pozisyon alması ve hatta batıya karşı bir tavırla çıkması pek olası görünmemektedir. Rusya’nın İsrail ile olan ilişkileri buna benzer bir çıkışa elvermemektedir.

 

Arap dünyasına bakarsak, ortada paramparça olmuş, yarısı yanmış bir görüntü vardır. Aynı dine sahip ancak, muhtelif mezheplere bağlı insanları sınırları içinde barındıran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Bahreyn ve hatta İran gibi ülkelerde de mezhep kavgaları açısından ciddi çatışmalar mevcuttur veya en azından potansiyel bir çatışma ortamı baskıcı rejimlerin etkin olmasına ve birbirlerini hasım olarak görmelerine neden olmaktadır. Mezhep farklılıklarının getirdiği çatışma, acımasızca birbirlerinin boğazlarını kesmeye kadar varmaktadır. Bu durumda, birlik sağlayarak, tek bir yumruk halinde Arap milliyetciliğini bayrak yaparak İsrail’in karşısına çıkmaları mümkün değildir. Böyle giderse bu en az bir on yıl daha böyle gidecek gibidir. Avrupanın 17’nci yüzyılda bir kenara bıraktığı mezhep savaşları şu anda ülkemiz dahil bütün müslüman dünyasında şiddetli bir biçimde sürdürülmektedir. Böyle bir ortamda Araplar, Batının kendilerini organize etmelerinden medet ummaktadır.

 

Batı ve özellikle Hıristiyan ülkeler neden gelip de Müslüman ülkelerde birlik beraberliği sağlasınlar, başlarına bela olmaları için mi? Çatışmanın olduğu yerde güçlü olan üçüncü tarafın kontrol imkanı vardır. Bu zaten “böl yönet” prensibi ile asırlar önce bir strateji olarak ortaya konulmuştur. Bu nedenle Arap ülkelerinin artık şapkalarını önlerine koyarak, nasıl bir uzlaşma zemini oluşturabiliriz, çatışmaları sona erdirerek nasıl AB gibi bir birlik olabilirizi arama zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Bu şekilde birlikten uzak, çatışma ortamında ne Arap Birliği ne de İslam Birliği veya Örgütü işlev sürdürebilecektir. Bunlar ancak kadik olmuş bir kurumlar olarak litaratürde başarısızlıkları ile yer alırlar. Bu örgütler vasıtasıyla İsrail’in başlattığı operasyona Arap ve Müslüman dünyasının herhangi bir etki yapması beklenemez. Bu örgütlerin dışında birde Arap ülkelerinin münferit olarak sırf iktidara yönelik çıkarları için yöneticileri yoluyla uygulamakta oldukları dış politika dikkate alınırsa durum içler açısıdır. Nitekim, Mısır’da yeni başa geçen askeri uzantılı rejimin iktidarını sürdürebilmek için ABD’nin mutlak desteğine ihtiyaç duyduğundan, bu desteği sağlamak için kayıtsız şartsız İsrail’i destekleme siyasetini Filistin halkının sivil can kayıpları pahasına göze almıştır. Böyle bir ortamda Arap birliğinden söz etmek ne kadar doğru olacaktır. Ortada ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kucağına düşmüş bir Orta Doğu vardır.

 

Sonuç olarak; İsrail Orta Doğu’da mevcut siyasi ve çatışma ortamını son derece iyi kullanarak Gazze’de Hamas’ın kendisine sunduğu fırsatı sonuna kadar kullanma niyetindedir. Bu son derece ciddi bir şekilde planlanmış ve hedeflerine ulaşmadan sona erdirilecek bir operasyon değildir. Bu açıdan bakıldığında Filistin devletinin kurulması ile ilgili umutlar inisiyatifin İsrail eline daha fazla koz sağlamasıyla oldukça zora girmektedir. Buna ilave olarak Gazze’de halkın Filistin ile entegre olması umudu son derece düşük bir olasılık olarak gelişmektedir.

 

Konuya Türkiye’nin girişimleri açısından baktığımız zaman, Orta Doğu’da dış politika açısından herhangi bir etkinliği kalmayan ülkemizin yaptığı atılımların iç politikaya yönelik popülist yaklaşımlar olduğunu söyleyebiliriz. BM nezdinde yapılan girişimlerin hepsinde etken Güvenlik Konseyi olduğu için ABD vetosu karşısında herhangi bir kınama, İsrail’e karşı çıkış, harekatın durdurulması ve haksızlığı konusunda bir karar aldırmak hayal olarak görülmektedir. İslam Örgütü kapsamında bir karar bu ortamda nasıl alınır bilinmemekle birlikte, alınsa dahi ne kadar ciddiyetle karşılanır konusu şüphe götürmektedir. Arap Birliği ise bir hayal olarak ortadadır. Türkiye’nin İsrail ile olan ticaret hacmine ve ekonomik ilişkilerine göz attığımızda bir kalemde silinemeyecek büyüklükte olduğu tespit edilmektedir. Türkiye’nin İsrail ile ipleri her alanda tamamen atması düşünülemez. Bu açıdan İsrail hakkında bütün çıkışlar iç siyasette verilen mesajlar olarak ele alınmalıdır. İsrail’in bu söylemleri dikkate aldığını düşünmek kendi kendimizi aldatmaktan öteye gidemez.

 

Neticede, İsrail uzun zamandır planlamış ve hazırlanmış olduğu askeri harekatı en uygun konjonktürde uygulamaya başlamıştır. Sivillerin en az etkilenmesi için bir takım teknikler uygulamakta olduğunu ifade etse, gösterse de neticede bombaların, ateşli silahların kullanıldığı bu temizlik harekatında çok sayıda Gazzeli kadın ve çoçuğun etkilenesi kaçınılmaz olacatır. Sonuçta İsrail’in hedefine ulaşana kadar sürdüreceği kara harekatında ölen halk kayıtlara kağıt üzerinde geçerek bir tarih olarak anılarda yer alacaktır. Batı, ABD dahil üzüntülerini bildirecek fakat, İsrail’in kendisini savunma hakkı olduğunu ileri sürerek yapılan harekatın makul ve haklı olduğunu kabul edecek ve tarihi kayıtlara geçirerek dünyaya kabul ettirecektir.

 

Bu işe son vermenin tek yolu Arap ülkelerinin mezhep ve din çatışmalarını bir tarafa koyarak, ortak çıkarları konusunda uzlaşmaları ve “Birlik” oluşturarak kendi bölgelerinde kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmelerini sağlayacak ortak bir güce ulaşmalarından geçmektedir.