30 Mayıs 2010 tarihinde Gazze’ye yardım götüren Türk gemisine İsrail askerlerince baskın düzenlenmesi, bütün uluslar arası hukuk ve de insanlığı ayaklar altına alarak 9 Türkün yakın mesafeden ateş edilerek katledilmesi hiç şüphesiz ki bir devlet terörüdür. Hiç şüphesiz ki, bu İsrail’in sivillere karşı işlediği ilk terör hadisesi değildir. Daha önce bu baskınların onlarca örneğini Filistin’de, Lübnan’da görmüştük. Ancak söz konusu olan bu defa Türkiye ve Türk vatandaşları idi. Olayın ilk günlerinde haklı olarak bütün Türkiye ayağa kalkmıştı. İsrail’e karşı bir öfke patlaması yaşanıyordu. Bu hadiselerin yaşandığı ilk günlerde İsrail’in bu yaptığı vahşeti kınamakla beraber Türkiye’nin ve Türk vatandaşlarının bu duruma düşürülmemesi gerektiği yönündeki ifadeler “avukat” suçlamalarına maruz kalmıştı. O gün sağduyulu ve gerçekçi değerlendirmeler işitilmek, duyulmak istenmiyordu. Bir kesim bu yaşanan hadiseleri Türkiye’nin 11 Eylül’ü olarak algılıyor ve İsrail’in hesap vermek zorunda bırakılacağı tezi ileri sürülüyordu. Diğer bir kesim ise küresel ortamın İsrail’e hesap sormaya müsait olmadığı ve Türkiye’nin de İsrail ile bir savaşı göze alamayacağı, son tahlilde ile İsrail’in yaptığının yanına kar kalacağı ve bu hadisenin de 4 Temmuz’da ABD ile yaşanan “çuval” hadisesi ile benzeştiği ifade edilmekteydi. Bugün gelinen neticede aradan geçen süre zarfında maalesef İsrail’den hesap sorulamadığı gibi bu ülke ile gizli görüşmelerin başlatıldığı görülmektedir.

 

İnsani Yardım Vakfı (İHH) isimli bir Sivil Toplum Kuruluşu’nun (STK) Türkiye’yi İsrail ile savaşın eşiğine sürüklemesi Türk tarihinde yaşanan bir ilktir. Daha önce hiçbir STK sonuçları tahmin edilebilen böyle bir olayın içine girmemişti. Aslında bu süreç şimdiye kadar hiçbir siyasal eğilimin etkisine girmeyen ve Türkiye’nin bütün kesimlerince de en deneyimli kuruluşu olarak gösterilen, ancak Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından “Monşerler” olarak isimlendirilen Dışişleri Bakanlığımızın devre dışına çıkarılması ile hayata geçirilmiştir. Bu hadiselerden sonra anlaşıldı ki, Dışişleri Bakanlığı tarihinde ilk defa artık siyasal iktidarın etkisi altındadır. Stratejik Derinlik kitabı ile ün yapan ve ardından da uyguladığı romantizm kokan naif politikalarla kısa vadede kazanç sağlamış gibi gözüken ve/fakat orta ve uzun vadede diplomasinin gerçeklerine çarparak geri dönen Ahmet Davutoğlu politikaları Türkiye’ye mevzi kaybettirmeye başlamıştır.

 

İsrail’in saldıracağı bilindiği halde Mavi Marmara gemisi bütün uyarılara rağmen Gazze ablukasını kırmak için yola çıktığında buna engel olunmamış ve 9 Türk İsrail askerleri tarafından öldürülmüştür. Türkiye bunun karşısında İsrail’e hiçbir şey yapamadığı gibi, uluslar arası arenadan da aradığı desteği bulamamıştır. İsrail Ankara’nın istediği hiçbir şartı yerine getirmemiştir. Başbakan Erdoğan’ın “İsrail’in eline kan bulanmıştır” sözüne rağmen yine başbakanın bilgisi dahilinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu kanlı eli sıkmış” ve İsrail Sanayi Bakanı Binyamin Ben-Eliezer, Avrupa'da gizlice buluşmuştur. Öncesinde ise İHH Başkanı Bülent Yıldırım bir İsrail Televizyonu’na verdiği demeçte İsrail ile iyi ilişkiler kurmak istediklerini açıklamıştır.

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun son yaptığı açıklama ile İsrail’e karşı öne Ankara’nın öne sürdüğü üç şartın da ikiye düştüğü de ortaya çıkmıştır. Türkiye daha önce özür dilenmesi, tazminat verilmesi ve uluslararası komisyon kurulması şeklinde net bir tavır ortaya koyarken şimdi bu şartların ikiye düşürüldüğü görülmektedir. Davutoğlu’nun açıklamalarında ifade ettiği “Türkiye’nin temel beklentisinin özür ve tazminat, bunun hangi komisyon kararına göre yapıldığının önemi yok” şeklindeki açıklamanın ciddi bir mevzi kaybı olduğu söylenebilir. Türkiye’nin bu şarttan vazgeçme sebebi olarak da Toronto’da Başbakan Erdoğan’ın görüştüğü Baracak Obama’nın sözlerinin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Zira bir Arap gazetesine göre Obama Erdoğan’a “Böyle bir soruşturma komisyonu, Mavi Marmara gemisindeki birçok yolcu ve İHH üyeleriyle ilgili suçlamaların gündeme gelmesine neden olabilir. Türkiye talebinin çift taraflı bir kılıca dönüşebileceğini bilmeli” şeklinde bir ifadede bulunmuştur. Bunun üzerine ise Türkiye şimdi bu şarttan vazgeçmiş durumdadır. Geriye kalan iki şarttan özrün İsrail tarafından dilenmesinin çok zor olduğu ve soruşturma komisyonunun raporlar sonuçlarına göre de bir kısım tazminatın söz konusu olabileceği ve böylece de meselenin kapatılabileceğini öngörebiliriz. Elbette bunu en iyi senaryo olarak değerlendirebiliriz. Zira İsrail’in tazminat verme garantisi de mevcut değildir. Özür ve tazminat bir yana İsrailliler bu baskını su sporlarında malzeme bile yapmaya başlamışlardır. Zira son gelen haberlerde Tel Aviv’deki geleneksel su savaşına katılanlar, İsrail’in Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara Gemisi’ne düzenlediği kanlı baskını alay konusu yapmıştır. Üzerinde ay-yıldızlı kırmızı tişört ve elinde cezveyle süs havuzundaki oyuncak bota bindirilen bir kişiye, İsrail askeri kılığındaki birisi operasyon düzenliyor. Bottaki de bağıra çağıra suya düşüyor. Türkiye’nin itibarının düşürüldüğü durum budur maalesef.

 

En başından beri şunu ifade etmekteydik. Türkiye vatandaşlarını gaddarlıkta sınır tanımayan  İsrail askerlerinin önüne atmakla büyük hata yapmıştır. Türkiye gibi bir bölge devletinin gemisi basılmış, insanları öldürülmüş ve Türkiye buna karşılık hiçbir fiili adım atamamıştır. Büyük devlet öncelikle vatandaşını böyle bir duruma düşürmez. Eğer bir şekilde böyle bir durum yaranmışsa da o zaman gereğini yapar vatandaşını korur ve/veya korumada geç kalmışsa da hesabını sorar. Bugünkü görünen durum bu meselede İsrail’in pek bir şey kaybetmediği, ölen dokuz Türkün hesabının sorulamadığı ve Ankara’nın ciddi bir güç erezyonuna uğradığıdır. Görünen o ki, Hamas üzerinden hamaset bu defa geri tepmiştir. Bu yaşananlar ne dış politikada ve ne de iç politikada da bir karşılık bulamamıştır. Türkiye’de son yıllarda yaşanan kavram kargaşasının burada da açık bir şekilde yansıması görülmektedir. Zira Somalili korsanların bile yapmadığını yapan haydut devlet İsrail’in bu vahşeti görüntü itibarı ile Türkiye’nin 11 Eylül’ü olarak görülebilir. Ancak etkisi itibarı ile bu olay aslında Türkiye’nin 4 Temmuz’udur. Diğer bir ifade ile bu hadisede Türkiye’nin imajı açısından “çuval” etkisi yapmıştır.