IŞİD’in (Irak-Şam İslam Devleti)AynEl-Arap bölgesindeki ilerleyişi ve Kobani merkezli çatışmalar koalisyon güçlerinin hava saldırılarına rağmen devam ediyor. Türkiye bu süreçte ilk olarak masum insanların en doğal hakkı olan “yaşam hakkı” için gereken seferberliği göstermiş ve adeta bu komşu halka kucak açmıştır. Gelinen noktada bu yaklaşım Türkiye’nin bölgedeki konumu ve insanların birlik ve beraberliğinin sağlanması bakımından çok önemli bir adım olarak kabul edilmelidir. Ancak bu süreçle birlikte özellikle son günlerde meydana gelen olaylar birçok soruyu da beraberinde getirmektedir.

 

  • Öncelikle IŞİD neden “Kobani”yibu kadar istemektedir?

 

  • Ve neden hedefinde PKK-PYD (YPG) bulunmaktadır?

 

IŞİD, meydana gelişi, yönelimi ve hedefleriyle birlikte değerlendirildiğinde tartışmasız bir terör örgütüdür. Kullandıkları dil, yayınlanan infaz görüntüleri ve dünyaya verilen mesajlar “11 Eylül” travmasından sonra en belirgin algı yönetimini temsil etmektedir. Bu kapsamda IŞİD üzerinden bir kez daha İslam’a yönelen terör yaftası örgütün arkasında kim ya da kimler olabileceği hususundaki tartışmaları alevlendirmektedir. Öyle ki ABD başta olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde İslam ile IŞİD arasında bir bağlantı kurulamayacağına yönelik açıklamaların artması küresel bir imaj çalışmasının netice verdiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bununla birlikte kendisine “İslam Devleti” diyerek hilafet gibi bir hedef koyan bu örgütün özellikle Irak’ta elde ettiği askeri ve ekonomik kazanımların ardından sıradan süreçler yaratması beklenmemelidir. Bugün IŞİD’inhangi ülkede nasıl sonuçlar doğuracağı belirsizliğini korumakta ve bu yönüyle bölge ülkeleri ve Avrasya coğrafyası için bütün bir tehdit oluşturmaktadır. Gelinen noktada hem stratejik hem de siyasal açıdan Ortadoğu’nun kilit noktası Irak, Suriye ve Türkiye arasında yer alan bölge ve tartışma alanı haline gelmiştir. Burası şuan farklı coğrafyaların söz ve çıkarlarının çarpışmaya hazırlandığı yeni savaş alanının işaretlerini vermektedir. Lübnan, Filistin ve Ürdün IŞİD açısından sonraki adımların hedef noktası durumundadır.

 

IŞİD için ilk olarak bu alanda etkili bir pozisyon alınması, sürecin içine bir belirleyici olarak girilmesi ve hatta daha uzak vadede kontrol altına alınması stratejik nitelikte adımlar olarak kabul edilebilir. Suriye’nin kuzeyindeki kantonlarda özerklik ilan edilmesi ve nihayet “Rojava” denilen fiili durumun gerçekleşmesi ihtimali IŞİD’in bölgedeki hedefleri içinbir engel olarak ifade edilebilir. Her iki örgüt açısından “Rojava” yaklaşımı zehir ve panzehir ilişkisi kadar belirgin durmaktadır.  IŞİD bu yaklaşımın tamamen ortadan kaldırılmasını gerekli bulmakta, PKK kanadı ise “Rojava”nınIŞİD’in ilerleyişi dahil olmak üzere bölgenin geleceği için vazgeçilmez kabul etmektedir. YPG güçlerinin IŞİD karşısında her türlü yol ve yöntemi denemesi, intihar saldırılarına girişmesi ve siyasi kanatta bunun “bütünleştirici bir başarı öyküsü” olarak değerlendirilmesi son olarak Barzani’nin de “Rojavalı kardeşlerimizin yanındayız” vurgusu Kobani’nin her iki taraf açısından artan ve derinleşen önemini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kürt yönetiminin kendileri açısından bu yaklaşımlarını zamansız belirginleştirmesi onlarında Türkiye gibi bölgede IŞİD odağında oluşan yeni durumu yeterince öngöremediği yönünde bir işaret olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte IŞİD açısından Irak, Suriye, Türkiye ve bu kapsamda PYD-PKK-YPG ekseninde gelişen yeniden tanzim çabalarının odak noktasında yer almak hem örgütün büyüyerek yaşamını sürdürmesi hem de küresel mücadele alanında herhangi bir kutbun etkileşimine ışık yakılabilmesi anlamına gelen bir hareket biçimini şekillendirmektedir.

 

IŞİD kendi durumu ve algısı bakımından Türkiye ve daha pek çok ülkeyi ideolojik yetersizlikle ve kendi dünya görüşlerine düşman görerek suçlamakta, bir anlamda gerektiği ölçüde radikal bulmamaktadır. Bu ideolojik konumlanma IŞİD’in insan kaynağı açısından büyümesi ve devamlılığın sağlanması için etkili bir sosyo-psikolojik zemin olarak kullanılmaktadır.

 

Diğer yandan IŞİD’in Suriye’nin kuzeyine saldırması ve Türkiye sınırına kadar dayanması PKK terör örgütünün Türkiye’deki durumu ve bu durumun ülke kamuoyunda oluşturduğu algının varlığı ile ilişkilendirilebilir.IŞİD’in “Kobani” saldırısı devam ederken ülke içerisinde özellikle sosyal medya üzerinde IŞİD destekli mesajların ortaya çıkmaya başlaması örgütün yaptığı “Kobani“hamlesinin Türkiye’deki PKK algısı ve karşıtlığı temelinde stratejik bir süreç meydana getirebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Kobani’deki çatışmalar sürerken PKK’nın Türkiye’de bazı eylem ve saldırılara girişmesi bazı siyasilerin “çözüm sürecine” aykırı sözler ortaya koyması algısal bakımdan IŞİD-PKK terazisinde değişimler yaratmaktadır. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “bizi PKK-IŞŞİD arasında bir tercih yapamaya kimse zorlayamaz” şeklindeki sözleri oluşan bu genel algının siyasi olarak da belirginleştiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş’ın da köşesinde ifade ettiği üzere devletin içerisinde IŞİD mi? PKK mı? sorusu sorulmakta ve farklı cevaplar ortaya konulmaktadır. Öyle görülüyor ki IŞİD’in orta ve uzun vadede neyi hedeflediği ve Türkiye için nasıl bir tehdit oluşturduğu konusunda tam bir mutabakat sağlanmış değil. Bu açıdan bakıldığında özellikle HDP-PKK kanadında tekrarlanan “Türkiye açık ya da örtülü şekilde IŞİD’i destekliyor” vurgusunun tamamen temelsiz olduğunu söylemek de imkansızlaşmaktadır.

 

Türkiye genel olarak PKK'ya ve Suriye kolu olan PYD'ye askeri destek sağlamak istememektedir. Bununla birlikte Kürt siyasal kanadının “Rojava” diyerek somutlaştırdığı ve aidiyet ya da vatan duygusu temelinde hedeflediği özerklik yaklaşımı Türkiye’nin olası bir askeri destek verilmesi durumunda kendi ayağına kurşun sıkmak şeklinde algılanmaktadır. Bu çerçevede IŞİD’İ böylesine uzun bir süre Suriye’nin kuzeyinde tutabilen gerekçeler “çözüm süreci”nin bölgedeki diğer gelişmelerden soyutlanması ve gelinen noktada karşılıklı oluşan güvensizlik sarmalıile açıklanabilir. Eğer böyle olmasaydı, yani Türkiye yürüttüğü bu sürece ilişkin olarak yeterli güvene sahip olsaydıve/veya buna karşın PKK-HDP-PYD kanadı yürütülen “çözüm süreci” neticesinde Türkiye tarafından kendi istek ve beklentilerinin tamamen karşılanacağına yönelik bir fotoğraf görebilselerdi Türkiye kendisini IŞİD-PKK tercihine daha cesur biçimde zorlayabilirdi. Zira PKK’nın en yetkili ağızları ve nihayet Öcalan Kobani’nin çözüm sürecinin akıbetini belirleyeceği şeklindeki açıklamalarının ardından Türkiye’nin hala sürece müdahil olmayışını karşılıklı oluşan bu güven eksikliğinde bulabilmek mümkündür. Öte yandan oluşan bu karşılıklı algı, Kobani’deki süreç atlatılsa bile önümüzdeki günler için Türkiye’de yürütülen çözüm sürenin nasıl hızlı ve keskin biçimde evrilebileceğini göstermesi bakımından da önemlidir.

 

Öte yandan Türkiye'nin Salih Müslim'le görüşmesinin ardından bölgeye lojistik destek sağlanacağının açıklaması özellikle 2 açıdan kayda değer bir durumdur. Birincisi Türkiye'nin bu sürece yönelik temel hedeflerinden birisinin ve belki de en önemlisinin Suriye olduğu bir kez daha belirginleşmiştir. Salih Müslim'in Türkiye'ye Esat yönetimi yerine Özgür Suriye ordusu ile daha yakın temas kucağı taahhüdünde bulunması diplomasi yönetiminin planlamasında Suriye'deki rejime yönelik ittifak veya müttefik kartının devreye konulabileceğini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.Meselenin ikinci yönü ise Türkiye'nin Kobani’ye destek açıklaması ki gerçekten bu kapsamda ve samimiyet temelinde ise IŞİD cephesinden yansımalar meydana getirecektir. Bunların şekli ve şiddeti Türkiye'nin iç güvenlik sorunlarını artırabilme potansiyeli taşımaktadır.

 

Öyle görülüyor ki bugün gelinen noktada Ortadoğu’daki Kürt unsurunun ve meydana gelen gelişmelerin sadece PKK ekseninde değerlendirilmesini imkansız kılmaktadır. Ortada hızla kendilerine “vatan” duygusunu içselleştiren bir kitlenin varlığı söz konusudur. Türkiye dışında Irak ve Suriye’de oluşan fiili durum ile Türkiye dışında ya da onu da içerisine alacak biçimde yeni bir sistemin kurulması düşüncesi salt bir örgütün amaç ve çıkarlarının ötesinde değerlendirilebilir. “Rojava” (Kürtçe batı demek) yaklaşımı ile yaklaşık 700 km’lik bir hat boyunca 3 kantonun özerk bir yönetime kavuşması, ardından Irak’ın kuzeyi ile bütünleşmenin sağlanması, bölgedeki diğer paydaşların bu merkezde güçlenmesi ve belki de nihayet Türkiye topraklarının bir bölümünün bu sisteme dahil edilmesi yönündeki iddiaları bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Ortada sahiplik ve aidiyet duygusuyla şekillendirilmek istenen bir “vatan” algısı; yaşanan olay ve gelişmeleri ortak bir değer ve inanç temelinde nesillere ve farklı coğrafyalara taşımak isteyen bir iradeden bahsetmek mümkündür. Bu sebeple sınırımızda yaşanan olaylara sadece PKK karşıtlığı üzerinden bakılması Ortadoğu’da gelişmelerin arka planının görülmesini engelleyebilir.

 

EN önemlisi son günlerde PKK’nın yoğunlaşan protesto ve saldırıların demokratik bir hak olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira bu ülkede kurallarına uygun biçimde düzenlenen demokratik eylemler için bir kısıtlama olamadığını belirtmek gerekir. Bu sebeple Güneydoğu illerimiz başta olmak üzere farklı illerde meydana gelen bazı olayların en hafif tabiriyle bir “Vandalizm” olduğu ileri sürülebilir. Sanki “Kobani”ye Türkiye saldırmışçasına ülke huzur ve barışını kolaylıkla hedef alabilen bu olaylar ve ardından yatan yaklaşım tarzı belli başlı soruları da beraberinde getirmektedir.

 

1.Türkiye’nin önce kendi sınır hattı boyunca sonra da daha geniş bir alansa savaşın içine miçekilmek istenmektedir?

 

2.Türkiye’de yürütülen (bu sürece ilişkin değerlendirmeler saklı kalmak üzere) “çözüm süreci” mi sonlandırılmak istenmektedir?

 

Aslında bu iki sorunun cevabında da aynı belirleyicilerin yer aldığı söylenebilir. Zira Türkiye’nin bölgede meydana getirebileceği etki alanı ile çözüm sürecinin gideceği yön arasında bir ilişki ortaya koyabilmek mümkündür. Türkiye içerisindeki olayların vahameti bir tarafa bugün özellikle PKK-HDP-İmralı çizgisindeki Kürtlerin “Rojava” düşüncesinden ve bu yöndeki gelecek planlamasından ayrı tutulması gerçekçi değildir.

 

Başka bir hareket tarzı ise halkın içten içe tartıştığı ama bir türlü seslendiremediği bir muhtevaya sahip. O da “Kürt kozu” ya da “Kürt kartı” olarak nitelendirilen Kürtlerle birlikte askeri süreçlerin yaratılması düşüncesi. Öteden beri çözüm sürecini bütünüyle destekleyen bazı çevrelerde Türkiye’nin IŞİD’e karşı PYD-PKK ile birlikte hareket edilmesi gerektiğini ortaya konulmaktadır. Bu konuda Türkiye’nin kısa ve uzun vadedeki çıkarları açısından sorulması gereken bazı sorular bulunmaktadır.

 

1.Kürtlerin Suriye’nin kuzeyindeki kanton bölgelerde özerk yönetimler kurması anlamına gelen “Rojava”  hedefine nasıl bakmaktadır. IŞİD’e karşı birlikte başlatılacak bir mücadele ya da kara harekatı sonrasında –farz edelim ki IŞİD püskürtüldü- Kürtlerin kendilerine “vatan” diyerek ortaklaştıkları bu bölgeden Türkiye çekilecek midir? Bu bölgenin yönetim ve yapısı hakkında nasıl bir anlaşma sağlanabilecektir.

 

2.Türkiye’nin IŞİD’e karşı PKK-PYD’yi çözüm ortağı olarak kabul etmesi durumunda ya silah ve tank gibi askeri destek sağlanacak ya da daha ileri adımda birlikte bir askeri ilerleme gündeme gelecek.Böyle bir durumda Türkiye’nin bir yandan IŞİD ile savaşırken diğer yanda PKK ile yeni bir cephe açılması ihtimali ne denli mümkündür? Muhakkak ki bu soruya normal şartlarda pragmatist ya da akılcı yaklaşabilen her kişi ve örgüt “hayır” şeklinde yanıtlayacaktır. Ancak karşımızda defalarca Türkiye’nin attığı olumlu adımlara rağmen bunu görmezden gelerek davranabilen bir strateji bakış belirmektedir. Bir anda Türkiye’yi yangın yerine çevirmek için düğmeye basabilen bu anlayış karşısında böylesine bir ihtimalin tamamen imkansız olduğunu ileri sürebilmek mümkün müdür?

 

Neticede Türkiye’nin “Kobani” başta olmak üzere sınır hattı boyunca uzanan riskli bölgelerde güvenliği sağlamak için bazı adımlar atması kaçınılmaz gözükmektedir. Temel bir değişken olarak bu adımların hızı ve ölçüsünü belirleyecek unsurların belki de en önemlisi PKK-PYD-İmralı kanadından gelecek söz ve eylemler olacaktır.