Musul’u ele geçiren ve Türkiye sınırına kadar ilerlemeyi başaran IŞİD bir terör örgütü olmasının yanı sıra bölgedeki aktörlerin ihmal ve sorumluluğu altında gün yüzüne çıkan  ve karma ideolojilerden oluşan bir sistem niteliği taşımaktadır. IŞİD’i doğuran temel sebeplere bakıldığında:

 

1-         ABD’nin Suriye’deki iç savaşa zamanında müdahil olmaması ve Obama yönetiminin kamuoyu baskısıyla meseleyi ötelemesi,

2-         ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi ile meydana gelen otorite boşluğunun doldurulamayışı,

3-         Nur El Maliki yönetimi ile Sünni Arapların memnuniyetsizliği başta olmak üzere bölge ülkelerinde siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan memnun olmayan kişi ve grupların IŞİD içerisinde konuşlanması,

4-         IŞİD’in Erbil’e yürüdüğü ana kadar ABD tarafından örgütün hafife alınması,

5-         IŞİD’in büyüme evresindeki ilk dönemde bu boşluğu çok iyi değerlendirmesi ve etkili imaj çalışmaları ile örgütü bir çekim merkezi haline getirmesi şeklinde sıralanabilir.

 

Bu yönüyle büyük ve dinamik bir koalisyon özelliği taşıyan IŞİD, içerisinde farklı örgütleri barındıran ve Sünni yönü ağır basan bir içeriğe sahip. IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinin ardından elde ettiği ağır silahlar ve ekonomik kazanımların örgütün daha cesur ve hızlı adımlar atmasında rol oynadığı görülmektedir. Buna karşın ABD’nin başlattığı ve özellikle Irak’ta yoğunlaştırdığı operasyonların belirli düzeyde kayıplarla sonuçlansa da kısa vadede etkili sonuçlar vermesi beklenmemelidir.

 

Ayn El Arab veya Kobani Neden Önemli?

 

Etnisite ve mezhep üzerinden yapılacak bir yönetsel ve coğrafi tanzim bölgedeki kaotik durumun devamı açısından önemli kırılma noktalarından birisini oluşturmaktadır. Bu çerçevede Halep’in kuzeyinde yer alan Kobani bölgesine doğru hızla ilerleyen IŞİD güçleri bu bölgeyi ele geçirilen diğer yerleşim merkezlerinden daha fazla önemsemektedir. Türkiye sınırında bulunan Kobani IŞİD için Kürt nüfusunun psikolojik bakımdan sindirilmesi ve Suriye merkezli güç konumlanmasının etkili bir psikolojik ayağı olarak görülmektedir. 2012 yılında Rojava’da seslendirilen Demokratik Özerklik çıkışının sembollerinden olan Kobani Suriye’nin kuzeyindeki yerleşik Kürtlerin yeni coğrafya planlamasında alan dışına taşınmasının da adımlarından birisi kabul edilebilir. Geçtiğimiz gün IŞİD güçlerinin PKK’ya yönelik saldırı görüntülerini yayınlanması gerek bölgedeki Kürtlerin korku düzeylerinin artırılarak göçe zorlanması gerekse PKK üst yönetimine verilmiş bir mesaj olduğu çok açık. Her ne kadar PKK’nın Suriye kolu YPG Kobani’ye yapılan saldırının püskürtüldüğü yönünde bir açıklama yapmış olsa da (ABD destekli bir karşı saldırı olmazsa) bu bölgenin de her an IŞİD kontrolüne gireceğini söylemek zor değil.

 

Kim Dost Kim Düşman?

 

Dünyada teröre bakış açısındaki farklılıklar kimi olaylar karşısında “terörist” olarak nitelendirilen kişi ve örgütlerin başka devletlerce “özgürlük savaşçısı” şeklinde kabul görmesine neden olmaktadır. Bu derin ayrışma son dönemde Ortadoğu’da cereyan eden olayların nasıl bir anda farklı bir yöne evrildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Ortadoğu’da teröre bulaşmamış, karışmamış bir örgüt bulmanın zorlaştığı bir süreçte bazı bölge ülkelerinin teröre beklenen karşılığı vermemesi ve hatta bizzat üstlendiği düşünülürse bu coğrafyada “bizim bu işte bir payımız yok” diyebilecek bir irade göstermek oldukça zordur. Üstelik bölgedeki kaotik ve kaygan zemin dikkate alındığında dostluklar ve düşmanlıklar arasında ince bir çizgi olduğu söylenebilir. PKK, El-Kaide, IŞİD, Horasan ve daha birçok terör örgütü değişen dönemlerde küresel güç mücadeleleri açısından farklı bir konumlama içerisine girebilmektedir. “Yeni savaş alanı” açısından bu tarz örgütlerin sınırları söz konusu alanı meydana getiren ve yönlendiren güçlerin çıkarlarıyla çizilmektedir. ABD’nin günlerce “şuan bir tehlike arz etmiyor” dediği IŞİD karşısında bugün tüm bölgenin konuşlandırılmak istenmesi ya da Türkiye açısından binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olan PKK terör örgütünün yeni savaş alanının aktörlerince Türkiye’ye partner olarak sunulmaya çalışılması bu alanı kontrol eden ülkelerin menfaatleri ile ilişkilendirilebilir.

 

Dolayısıyla Türkiye’nin IŞİD tehlikesini bertaraf etmek isterken ortaya koyacağı stratejide PKK’nın da nihai olarak bir terör örgütü olduğunu unutmaması ve yine örgütün geçmişte kurduğu gizli ilişkileri gözden geçirerek hareket etmesi elzemdir. Bugün PKK terör örgütünün IŞİD üzerinden bölgeyi odaklamaya çalıştığı “korku inşası” örgütün yeni dönem hedef ve misyonu ile ilişkilendirildiğinde tartışmaya açık bir alan meydana getirmektedir.

 

Örgütün Nihai Hedefi…

 

PKK geçmişten bugüne faaliyetlerinin kapsam ve içeriğini uyarlayarak salt “terör” çizgisinin ötesinde farklı coğrafyalara da etkisi olan “terörizm” boyutuna taşımaya çalışmaktadır. İdeolojik temelleri kuvvetlendirilmiş ve ”hak ve özgürlükler mücadelesi” temelinde sunulan girişimlerle giderek daha belirgin biçimde gerilla gücü olarak tanımladıkları örgütün potansiyeli bölgenin yeniden dizaynı için kullanıma açık hale getirilmek istenmektedir. Ne yazık ki, dünyanın neresinde olursa olsun tüm terör örgütleri terörden beslenen büyüme stratejilerini, arka planda bir ya da birden fazla kurgulayıcı ülke ve kuruluşla genişletme eğilimi taşımaktadır. Bununla birlikte PKK’nın bir süredir devam eden eylemsizlik kararının da ifadesi anlamına gelen “çözüm sürecinden” ne beklediği ve Hükümetten ne istediği netlik kazanmış değildir. Bu süreçte “hak ve özgürlüklerin genişletilmesi” bağlamında elde edilen bir takım kazanımların PKK ya da onun siyasi uzantısı olan HDP tarafından hangi noktaya götürülmek istendiği belirsizliğini korumaktadır. Zira hükümetin PKK-İmralı-HDP çizgisinde uzun süredir yürüttüğü görüşmeler çatışmaları azaltmakla birlikte “demokratik özerklik” tartışmalarının odağında yer alması kaçınılmaz gibi gözükmektedir. İşte tam da bu noktada IŞİD ile ivme kazanan demografik ve sınır hareketlerinin dikkatle takip edilmesi gerekmektedir.

 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, oluşan fiili durum itibariyle ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalarak Türkiye’ye gelen sığınmacıların kabul edilmesi Türkiye’nin uluslararası sistemdeki duruşu adına doğru bir yaklaşımdır. Ancak özellikle IŞİD saldırılarının ardından yoğunlaşan sığınmacıların bölgede ne kadar süre kalacağı ve yerleşik bir hal alıp almayacağı tartışmalıdır… Hükümet yetkilileri de bu ihtimal dahilinde sık sık “sığınmacıların güvenli biçimde geldikleri yerlere uygun zamanda gönderilmesi” hususunu vurgulamaya başlamışlardır. Çünkü yüzbinlerle ifade edilen sığınmacı kitlesinin -gelecekte meydana gelebilecek bir özerklik hareketi de göz önüne alındığında – provokasyona açık bölgelerde konuşlandırılması Türkiye’nin önemli bir iç meselesi haline gelecektir. IŞİD’in Kobani başta olmak üzere Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerden Türkiye’ye bir göç dalgası başlatması IŞİD açısından bilinçli ya da bilinçsiz stratejik bir hamle haline dönüşmektedir.

 

Diğer bir mesele şudur: PKK ve Türkiye içerisindeki uzantılarının yakın geçmişte ortaya koyduğu davranış biçimi ve IŞİD’in olası bir kutuplaşma halinde Türkiye üzerinde yapacağı hamleler sadece sığınmacıların yoğun olduğu yerler değil tüm ülke genelinde provokasyona ve saldırı tehlikesine zemin oluşturmaktadır. Son günlerde basında yer alan “IŞİD’in bazı illerde örgütlendiği” iddiası bile örgütün ülke içerisinde çok çabuk zemin bulabildiğine yönelik işaretler vermektedir. IŞİD’e karşı oluşan koalisyon içerisinde Türkiye’nin belirgin ve etkili bir konum alması örgütün Türkiye’yi öncelikli hedef haline getirmesine neden olabilecektir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi, zaten sınır bölgesinde suistimallere açık bir alanla süreci yönetmeye çalışan Türkiye’nin içeride de olası terör saldırıları ile yavaşlatılmasını doğurur ki bu durum ülkenin yalnızca güvenliğine değil ekonomisine ve siyasi istikrarına da ciddi zararlar verecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM nezdinde yaptığı konuşmada “sadece IŞİD değil (PKK’yı kastederek) tüm örgütlerle mücadele edilmesi” gerektiğinin altını çizmesi PKK-IŞİD ikileminde meydana gelebilecek kırılgan ilişki alanına dönük bir tehlike belirtisinin de uzantısıdır. Belirtmek gerekir ki, bu kapsamda ülkenin en çok ihtiyaç duyacağı araçlardan birisi de proaktif bir istihbarat politikası olacaktır. Her ne kadar belirli düzeyde yıpratılmış olsa da yeni MİT yasası ile güçlenen ve rehinelerin kurtarılması ile moral bulan istihbarat sisteminin 6 ay öncesine göre daha stratejik hamleler yapabileceğini ileri sürmek mümkündür.

 

Son olarak belirtmek gerekir ki, ABD öncülüğünde meydana getirilen koalisyonun bütün yönleriyle ve her koşulda Türkiye’ye taahhüt edilen ilkeler çerçevesinde hareket edeceğini beklemek büyük bir yanılgı olur. Özellikle rehine krizinin aşılmasının ardından Türkiye’nin ön cephede ve görünür bir konumda yer alması istenmektedir. Türkiye bu süreçte hem sınır ötesindeki gelişmeleri kontrol altında tutmak hem de ülke içerisindeki olası tehlikeleri bertaraf etmek zorunda bırakılmaktadır. Türkiye katkısı açısından BM nezdinde oluşturulacak güvenli bölgelerin ve uçuşa kapalı alanların korunması ve sürecin her adımına yönelik istihbarat desteği verilmesi en iyi ihtimal olarak görülmektedir. Yukarıda da geniş bir şekilde ifade edildiği üzere Türkiye’nin IŞİD karşısında alacağı konum ve sürece nasıl dahil olacağı hususu ülke içerisindeki huzur ve istikrarın geleceği hakkında da ipuçları verecektir.

 

Kaynaklar:

Karagül, İ (2014), IŞİD değil yeni 'Sünni Arap Devleti' projesi.  http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/IbrahimKaragul/isid-degil-yeni-sunni-arap-devleti-projesi/54308, 13.06.2014

 

ORSAM (Eylül 2014) ABD’nin IŞİD Stratejisi ve Irak İle Suriye’ye Olası Yansımaları, Rapor No: 191, Erişim Tarihi: 25 Eylül 2014, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=5175