Ortadoğu’da dengeler her geçen gün biraz daha değişmektedir. Irak operasyonu sonrasında özellikle de Hariri suikastı sebebiyle bütün dikkatler Suriye’ye yönelmişken İran ile yaşanan “nükleer kriz” Suriye’yi bir nebze de olsa gündem dışına itmiştir. Ancak dikkatlerin geçici de olsa Suriye’den uzaklaşması bu ülkeye karşı olabilecek bir müdahale seçeneğinin tamamıyla gündemden çıktığı manasına gelmemektedir. Zira, Suriye halen ABD’nin gündeminin ana maddelerinden birisi olmaya devam etmektedir. Bu ülkede rejimi değiştirmeye yönelik çalışmaların bir askeri müdahale ile mi, yoksa sivil devrim metodu ile mi gerçekleştirileceği konusunda net bir tavır takınılmamıştır. Ancak, sivil metotlara daha üstünlük verileceği yönündeki işaretlerin daha güçlü olduğu düşünülmektedir.

 

Irak operasyonunu başarısızlığa uğratmakla suçlanan Suriye’de yaşanan gelişmeler bu ülkedeki halk hareketlerini ve sivil devrim potansiyelini daha güncel bir hale getirmiştir. Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’dan sonra Lübnan’ın eski başbakanlarından Refik Hariri’nin öldürülmesi sonrasında bu ülkede yaşanan gelişmelere “Sedir Devrimi” isminin verilmesine sebep olmuştur. Yıllarca yaşanan iç savaşın ardından Suriye’nin kısmi denetimi altına giren Lübnan’daki Sedir Devrimi sıradaki adresin bu ülke ile organik bağları olun Suriye olacağı yönünde bir kanının oluşmasına sebep olmuştur.

 

11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak’a yapılan askeri müdahaleler Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) fiilen hayata geçirilmesi için tarihsel bir fırsatı ortaya çıkarmıştır. Başlangıçta BOP olarak ifade edilen ama daha sonra onun coğrafi kapsamı büyütülerek Kafkasya ve Orta Asya ile bazı Afrika ülkelerinin de bu kapsama dahil edilmesi ve isminin de Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi olarak anılması dikkatleri Ortadoğu bölgesi dışındaki gelişmelere de yönelmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede Karadeniz bölgesi, Kafkasya ve Orta Asya’da yaşanan sivil devrimler dikkatle takip edilmiş ve bu devrimlerin Ortadoğu’da uygulama imkanları tartışılmıştır. Başkan Bush’un konuşmalarında devrimlerin devam edeceğine yönelik işaretler ise konuyu daha da güncel kılmıştır. ABD’nin küresel hegemonyasını kurma projesi çerçevesinde Doğu Avrupa topraklarında başlatıp daha sonra eski Sovyet coğrafyasına kaydırdığı “renkli” devrimler şimdi de Orta Doğu’da deneme aşamasına gelmiş gözükmektedir.

 

Ancak, Ortadoğu coğrafyasının Avrasya’dan farklı yapısı sebebiyle eski Sovyet coğrafyasında kolaylıkla uygulanan sivil devrimlerin Lübnan ve Suriye’de kolaylıkla harekete geçirilemeyeceği ve bu ülkelere has bazı zorlukların olduğu düşünülmektedir

 

Afganistan ve Irak’ta askeri usullerle yapılan rejim değiştirme yönteminin askeri ve siyasi sonuçlarının giderek daha da ağırlaşması Suriye gibi ülkelerde ekonomik yükünden başka herhangi bir maliyeti olmayan sivil metotlara daha fazla ağırlık verileceği yönünde kanaatlerin ağır basmasına sebep olmaktadır. Sivil devrimlerin Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye düzenlenen suikastın ardından yaşanan gelişmeler ve Suriye’nin Lübnan’dan asker çekmek durumunda bırakılması, bölgede Suriye’yi de kapsayacak ve sonu bir rejim değişikliği ile neticelenme ihtimali olan bazı gelişmeler yaşanbmaktadır.

 

Orta Doğu’da rejim değişikliği çalışmalarına bu bölgenin “en zayıf halkası” olan Lübnan’da “start” verildiği düşünülmektedir. Her ne kadar Lübnan’da bu sürecin tamamlanmadığı gerçeği ile karşı karşıya olsak da (Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı halen iktidardadır) rejim değişikliği çabalarının Suriye’ye de sıçratılmaya çalışıldığı görülmektedir.

 

Uzun yıllar Hafız Esad ve ardından da oğlu Beşar Esad ile çalıştıktan sonra mevcut yönetimle ters düşen ve şu anda Paris'te yaşayan eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdülhalim Haddam Hariri suikastı ile ilgili olarak Suriye Devlet Başkan Esad'ı suçlamakta ve hatta daha da ileri giderek Esad rejimini devirme çağrıları yapmaktadır. Diğer taraftan da son dönemde Suriye içindeki Kürt unsurlara yönelik ABD desteğinin de giderek arttığı görülmektedir.

 

Hariri suikastını BM adına araştıran Alman Savcı Detlev Mehlis’in yayınladığı rapor çerçevesinde sorgulanmak istenen Suriyeliler listesine devlet başkanının da isminin eklenmek istenmesi, Haddam’ın muhalefeti örgütlemeye başlaması ve Kürt gruplara verilen desteğin artarak devam etmesi Suriye’ye yönelik sivil devrim senaryolarının işleme konulduğunu göstermektedir.

 

Lübnan ve Suriye ile beraber, Orta Doğu’nun lider ülkesi Mısır ve yine radikal hareketlerin destekleyicisi suçlamalarına her zaman maruz kalan Suudi Arabistan için de aynı senaryoların gündeme gelmesi şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır. Bu arada bu plan içinde İran’ın oynadığı kilit rol gözlerden kaçmamalıdır. Zira İsrail’in Orta Doğu’da nükleer bir devlete tahammül edemeyeceği açıktır.

 

Ortadoğu’da süregelen bütün barış çabaları içerisinde İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un komaya girerek siyaset arenası dışında kalması, Hizbullah’ın Lübnan’da kazandığı seçim başarısı ve Filistin’de ise Hamas’ın zafer kazanarak büyük bir ihtimalle de hükümeti kuracak olması Ortadoğu da dengelere yeni yönler vermeyi gerektirecek gelişmelerdir. Hizbullah’ın ve Hamas’ın seçim zaferlerinin Ortadoğu’nun diğer ülkelerine de sıçraması Ortadoğu’da yeni bir dönemin kapılarını zorlayabilir. Aynı şekilde ABD karşıtlığı zemininde İran ve Suriye’nin ilişkilerinin giderek canlandığı da görülmektedir.

 

Her ne kadar Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, “demokrasinin bir bahçeden çıkarılıp diğerine dikilecek bir patates olmadığını” söylese de, Amerika’nın gözünde demokrasi ister sivil darbeler isterse de askeri metotlarla olsun mutlaka ihraç edilmesi gereken bir üründür. Önümüzdeki dönemde “eski dünya” ABD’nin yeni Sivil Toplum Kuruluşları (STK) darbelerine sahne olacaktır. ABD, STK devrimleri için bir yandan eski Sovyet mekanında faaliyetlerini yoğunlaştırırken diğer yandan da bu bölgeden edindiği tecrübeyle devrimleri Orta Doğu’ya yaymaya çalışmaktadır. Ancak burada ince bir ayrıntının olduğu da unutulmamalıdır. ABD, BDT coğrafyasındaki devrimleri STK ve think tanklarla yapmaya çalışırken, şimdiye kadar Orta Doğu’da işin “think” kısmına pek yer vermemiş ve “tanklarla” yapma yolunu seçmiştir. Ancak, Orta Doğu’ya yapılan doğrudan askeri müdahalelerin radikal eylemleri daha da artırması ABD’nin bu bölgede sivil devrim metodunu yeniden değerlendirmeye almasına sebep olmuştur.

 

Bütün bu gelişmeler çerçevesinde Suriye’de şu senaryoların gündeme gelmesi olasıdır:

 

Birinci Senaryo: Mehlis Raporu ile iyice köşeye sıkıştırılan Suriye’ye karşı uluslararası baskılar yoğunlaştırılır. Buna paralel olarak dışarıda Suriye karşıtı muhalefet örgütlenmesine hız verilir.  İçeride de Sunni gruplar ile Kürtlerin de desteği ile bir iç karışıklık tetiklenir. ABD güçleri Irak’a terörist geçişleri öne sürerek Suriye-Irak sınırına yığınak yapar ve içeride silahlandırılan Kürt grupların ayaklanmasıyla başlayan olayların Şam rejimi tarafından şiddetle bastırılması yönünde adımlar atılması üzerine ABD bu ülkeye karşı sınırlı müdahalede bulunur. Esad rejimi devrilir ve Sunni-Kürt muhalefet yönetimde söz sahibi hale getirilir. Bu senaryoda Suriye’de Irak’a benzer bir kaderle karşılaşmaktadır. Suriye rejiminin yıkılması bu ülkede şu an bastırılmış olan Kürt grupların aktif siyasete dönmesiyle neticelenir. Bu durumda Irak’ın kuzeyinde petrol gelirleriyle zenginleşen Kürt özerk yönetimiyle diyaloglar sıklaştırılır ve sonuçta Irak Kürtleri ile Suriye Kürtleri fiili bir yakınlaşma içine girer. Kürtlerin Akdeniz’e çıkış arzuları giderek daha fazla şans kazanır. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin 15 Şubat 2005 tarihinde New York Times gazetesine verdiği mülakatta Suriye’yi “dünyada tiranlığın son kalelerinden biri” olarak tanımlaması bu açıdan dikkate değerdir.

 

İkinci Senaryo: Suriye’ye yoğunlaşan baskılar, değişimin zorunluluğunun Şam tarafından daha net şekilde anlaşılmasına yol açacaktır. Suriye yönetimi, 2000 yılında Hafız Esad’ın ölümü üzerine Beşar Esad’ın iktidara gelmesini takiben yaşanmaya başlayan siyasal, sosyal ve ekonomik değişime hız verme kararı alır. Ülkenin kritik konumu nedeniyle baskı politikasına son verilir, tam tersi olarak Suriye’yi uluslararası sisteme entegre edecek, ekonomik olarak rahatlatacak, güvenlik endişelerini azaltacak ve dolayısıyla reformcu kesimin elini güçlendirecek teşvik politikalarına ağırlık verilir. Böylelikle hem bölge ve Türkiye açısından istikrar ve güvenlik sorunlarının ortaya çıkması engellenmiş hem de Suriye’nin istenilen yönde bir değişim yaşaması sağlanmış olacaktır. Bu senaryoda Libya modeli uygulama alanı bulur.

 

Üçüncü Senaryo: Suriye’ye karşı yöneltilen baskılar Şam yönetimini daha radikal bir çizgiye iter. Irak’ta istediği başarıyı yakalayamayan ABD Suriye için bir müdahaleyi gündemde tutmasına rağmen uygulamaz. Rejimin değişmesine yönelik muhalefetin desteklenmesine devam edilir ancak önemli bir başarı sağlanmaz. Esad yönetimi iktidarını korur. Zamanla kendi istediği ölçüde değişim yapılır ve Batı durumu kabullenmek durumunda kalır.

 

Değerlendirme

 

Irak müdahalesi sonrasında bu ülkede ciddi bir Kürt varlığının ortaya çıkması ve ABD’nin himayesi altında yıllardır birbiriyle çatışma halinde olan iki grubun şimdi tek bir çatı altında buluşturulması bir devletleşme sürecine giden yolun en temel şartlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye’nin bir müdahale sonrası parçalanması ve/veya daha esnek bağlarla kurulu yeni bir yönetime kavuşması bu ülkedeki Kürt grupları aynı Irak’taki gibi bir yapılanmaya ve hatta komşu Irak’taki daha güçlü bir Kürt yapılanmasıyla birleşmeye doğru itebilir. Yine olası bir İran operasyonu da bu ülkedeki grupları benzer bir çaba içerisine sokabilir. Her ne kadar yıllardır bize karşı terör faaliyetlerini destekleyen Şam yönetiminin ABD tarafından cezalandırılması ilk bakışta sevindirici bir gelişme olarak görülse de Şam rejiminin yıkılması ve/veya zayıflaması sonucu ortaya çıkacak Kürt grupların Irak’ın kuzeyi ile birleşerek Akdeniz’e çıkış yönünde bir çaba içerisine girmesi Türkiye’nin bekasını doğrudan tehdit edecek bir gelişme olabileceğini göz ardı etmemek gerekir.